HİLAL
Şaşkınlığım çok kısa sürdü. Kendimi hemen toparlayıp masaya doğru birkaç adım attım.
“Günaydın,” dedim, sesim her zamanki kadar sakindi. Annem beni görünce gülümseyip
“Günaydın kızım, gel otur kahvaltını yap,” dedi.
Ebru göz kırparak bana yer açtı. Onun yanına oturduğumda Miran başını hafifçe kaldırıp bana baktı. Kısa bir an göz göze geldik. Eskisi gibi… sessiz, sakindi ama bu kez bakışları daha bir anlamlı gibiydi.
“Günaydın Hilal,” dedi Miran, sesi yumuşaktı.
O an içimde ne bir heyecan ne de bir gerilim vardı. Daha çok, uzun zaman sonra tanıdık bir fotoğrafa bakmak gibiydi. Yerime otururken annem çayı uzattı, kahvaltı masasında sohbet sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etti. Ama benim aklım başka bir yerdeydi. Miran’ın neden bu kadar erken geldiğini, hem de Ebru’yla birlikte burada olmasını düşünmeden edemiyordum.
Annem çayı tazelerken Miran sandalyesinde hafifçe öne eğilip
“Bugün sizi ben okula bırakacağım,” dedi, doğal bir tonla.
Bir an duraksadım. Ebru hemen bana doğru döndü, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Gerek yok aslında,” dedim, nazikçe. “Her zamanki gibi korumalardan bi—”
Miran cümlemi tamamlamama fırsat vermeden, kararlı bir şekilde sözümü kesti.
“Erken geldim zaten. Yolumun üstü.”
Kısa bir an sustu. Gözlerimin içine bakarak ekledi
“Hem… artık daha dikkatli olmak lazım.”
Annem başını sallayıp onayladı.
“Miran oğlum haklı,” “Hem yolunun üstüymüş, geçerken sizi de bırakır.”
İtiraz edecek hâlim kalmamıştı.
“Peki,” deyip konuyu daha fazla uzatmadan kahvaltıma devam ettim.
Kahvaltıma devam ederken başımı çok kaldırmamaya çalışıp, çaydan küçük bir yudum aldım, bardağı masaya geri bırakırken çıkan ses bana bile fazla geliyor. Miran sessizce oturmuş ne acele ediyor ne de konuşuyor. Çatalını yavaşça tabağına götürüşü, omuzlarının dik ama rahat duruşu… Her hareketi kontrollü. Sanki burada bulunması bile başlı başına bir sorumluluk gibi.
Annem sofrayı toparlarken Miran ayağa kalkıp sandalyeyi sessizce geri itip ceketini aldı. Hareketleri sakin ama netti. O an anladım gerçekten bizi bırakıp gidecekti, laf olsun diye söylenmiş bir şey değildi bu.
Ben de yerimden kalkarken saçımı kulağımın arkasına atıp onu takip ettim.
Avlunun kapısına geldiğimizde Miran elini kapıya uzatıp açtı, bana yol verdi. Kısa bir an durup yanından geçtim, dışarı çıktım. Arkamdan kapıyı kapatırken çıkan ses avluda yankılandı. O sessizlikte Miran’ın varlığı daha belirgin gibiydi; konuşmadan da “buradayım” diyen bir duruşla.
Ebru hızla yanıma gelip
“Hadi ama, geç kalıyoruz,” dedi neşeli bir sesle, sanki sabahın bu hafif gerginliğini dağıtmak ister gibi. Koluma girip beni arabaya doğru çekti.
Miran anahtarları elinde tuşa basıp arabanın kilidini açtı. Ebru arka kapıyı açıp içeri geçti, ben de onun yanına oturdum. Koltuk biraz soğuktu, montumu dizlerime doğru çekip yerleştim. Kapı kapandığında çıkan tok sesle birlikte araba daha da sessizleşti.
Miran ön koltuğa geçip direksiyon başına oturdu. Aynadan kısa bir an bize baktı, sonra gözlerini yola çevirdi. Motor çalışırken Ebru hafifçe omzuma dokunup kulağıma eğildi.
“Bak,” dedi fısıltıyla, “VIP servisimiz hazır.”
Gülmemek için dudaklarımı bastırdım. O an, Ebru’nun varlığı ortamı biraz olsun yumuşatmıştı. Ama yine de Miran’ın direksiyon başındaki duruşu, omuzlarının gerginliği… her şey onun bu sabahı ciddiye aldığını hissettiriyordu.
Araba ilerlerken Miran uzun süre konuşmadı. Direksiyonu iki eliyle sıkı ama sakin tutuyor, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Okulun bulunduğu sokağa girdiğimizde hafifçe boğazını temizledi.
“aksam gelip ben alacağım, sakın kafanıza göre biryere gitmeyin ” dedi, sesi alçak ama netti. Ebru hafifçe öne eğilio
“Aaa Miran abi, biz zaten—”
Miran aynadan kısa bir bakış atıp sözünü kesti.
“Ebru lafımı ikiletme,” dedi.
Ben camdan dışarı bakarken omuz silktim, bunu çok da büyütmeden.
“Tamam,” dedim, hafif alaylı bir şekilde Miran'a dönüp "zaten yolunun üstü"
Miran bir şey demedi. Ama aynadan yansıyan bakışı, bu konunun onun için hiç de şaka olmadığını fazlasıyla belli ediyordu.
Araba okulun önünde yavaşladığında içerideki hava iyice yoğunlaştı. Miran frene bastı, motor sesi sustu. Kapının önündeki kalabalık her zamanki gibiydi öğrenciler, kahkahalar, koşturanlar… Tam o sırada gözüm istemsizce kapının yanına kaydı.
Yiğit’i gördüm. Çantasını omzuna asmış, arkadaşlarının arasından ayrılmıştı. Gözleri bir an etrafta gezindi, sonra arabaya takıldı. Bakışlarımız kısa bir an çarpıştı. Yüzünde beliren o tanıdık gülümseme, içimde hafif bir sıcaklık bıraktı. Farkında olmadan dudaklarım kıpırdadı, gülümsememi bastırmaya çalıştım.
Yanımda Ebru hareketlenirken Miran aynadan dışarı baktı. Yiğit’i fark ettiğinde omuzları bir an daha dikleşti, çenesini hafifçe sıktı. Hiçbir şey söylemedi ama o sessizlik, söylediği her şeyden daha netti.
Kapıyı açmadan önce Miran başını azıcık yana çevirip
“Okul bitince burada olacağım,” dedi, sert bir tonla. “Kalabalığa karışmayın.”
“Tamam tamam,” dedim aceleyle, yine alaya vurmak ister gibi. “Okuldan kaçmıyoruz sonuçta.”
Miran bu kez aynadan değil, doğrudan bana baktı. Kısa ama yoğun bir bakıştı. Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe sallayıp tekrar önüne döndü.
Ebru kapıyı açıp indi, ben de peşinden. Ayaklarım yere değer değmez arkamı dönüp baktım. Miran eli direksiyonda, bakışları üzerimdeydi. Sanki biz kapıdan içeri girene kadar gözlerini ayırmayacak gibiydi.
Ebru koluma girip beni kalabalığın içine doğru çekti.
“Fark ettin mi?” diye fısıldadı.
“Neyi?” dedim, gerçekten neyi kastettiğini anlamamıştım.
“Hiçbir şey,” deyip gülerek yoluna devam etti.
Okulun kapısından içeri girdiğimizde yiğitte yanımıza gelip yumuşak bir sesle " günaydın" dedi. önce Ebruya sonra bana baktı " günaydın" dedim bende daha kısık bir sesle. bana bakarken gözleri parlıyordu çocuğun belli o da dünün etkisinden hala çıkamamış. O an, okulun ortasında, herkesin içinde olmamıza rağmen, sanki etrafımız biraz sessizleşmişti. Ve ben bunun farkında olmadan, o tanıdık hisse bir kez daha teslim olmuştum. birlikte kolidorda ilerlemeye başladık. koridor her zamanki gibi kalabalıktı. Ayakkabı sesleri, konuşmalar, kahkahalar… her şey normaldi. Ama içimde hâlâ sabahın bıraktığı o hafif ağırlık vardı. Miran’ın bakışı, arabada kurduğu cümleler… Hepsi sanki üst üste binmişti. Omuzlarımı silkip Ebru’ya doğru dönüp, “biz yiğitle sınıfa geçiyoruz, tenefüste görüşürüz” dedim,
Ebru kaşlarını hafifçe kaldırıp anlamlı bir gülümsemeyle başını salladı, hiçbir şey demedi. Ben Yiğit’le yan yana sınıfa doğru yürürken, içimdeki o ağırlığın yerini yavaş yavaş daha tanıdık, daha yumuşak bir his alıyordu.
----
Okul çıkışı zil çaldığında koridor bir anda boşaldı Yiğitle vedalaşıp, Ebru’yla birlikte merdivenlerden inip bahçeye çıktığımızda kalabalık her zamanki gibiydi. Herkes bir yerlere dağılıyor, sesler üst üste biniyordu. Kapıya yaklaştığımız anda Ebru kolumu hafifçe sıkıp
“Hilal…” dedi, başıyla biraz ileriyi işaret ederek.
Başımı kaldırıp baktığımda Miran’ı gördüm. Araba okulun biraz ilerisinde park etmişti. Miran arabaya yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Üzerinde koyu renk ceketi vardı, duruşu rahat ama netti.
Etrafımızdan geçen bazı kızların bakışları hemen ona kayıyordu. Kimi yavaşlayıp bakıyor, kimi arkadaşına bir şeyler fısıldıyordu. Miran bunların hiçbirini umursamıyor gibiydi. Başını hafifçe eğmiş, gözlerini okul kapısından ayırmadan bekliyordu. O hâli… fazla dikkat çekiciydi. Sessiz ama baskın.
Bizi fark ettiğinde doğruldu. Omuzları biraz daha dikleşti, bakışları doğrudan bana geldi. O an kalabalık sanki bir anlığına silinmiş gibi oldu. Yanımdaki Ebru nefesini tutup kulağıma eğildi.
“Cidden… bekleyiş şekline bak,” dedi fısıltıyla.
“Abi resmen film sahnesi gibi bekliyor,”
Gözlerimi devirip gülmemeye çalıştım ama içimde tuhaf bir his kıpırdadı. Miran arabayı açmak için anahtara bastı, kapılar kilit sesiyle açıldı. Hiçbir şey söylemeden, sadece bakışıyla “hadi” der gibiydi.
Ebru’yla yan yana arabaya doğru yürürken arkamızdan hâlâ bakan gözleri hissediyordum. Ama Miran’ın bakışı… onlardan çok daha farklıydı. Daha ciddi, daha sahiplenici.
✍🏻
Okulun önü her zamanki gibi kalabalıktı. Günün yorgunluğu herkesin omuzlarına çökmüştü. Miran arabaya yaslanmış, kızların çıkmasını bekliyordu. Ne acele ediyordu ne de etrafla ilgileniyordu. Sakince duruyordu. Sanki beklemek onun için başlı başına bir görevmiş gibi.
Hilal ve Ebru kapıdan çıktıklarında Miran’ın bakışı çoktan üzerlerine kilitlenmişti. Etrafındaki kızların fısıltıları, gizli gizli atılan bakışlar fark edilmeyecek gibi değildi ama Miran hiçbirini umursamıyordu. Ne etrafındaki kalabalıkla ne de dikkat çeken varlığıyla ilgileniyordu. Gözleri yalnızca Hilal’deydi kalabalığın içinden onu ayırt etmiş, sanki başka kimse yokmuş gibi öylece izliyordu.
O sırada biraz ileride, okul kapısına yakın bir yerde Yiğit çantasını omzuna takmış, arkadaşlarıyla konuşuyormuş gibi duruyordu. Gülüyor, arada başını sallıyordu ama bakışları çoktan az ilerideki sahneye kaymıştı. Kalabalığın arasında arabaya yaslanmış duran Miran’ı ve kapıdan çıkan Hilal’i fark etmişti. Yüzündeki rahat ifade bir anlığına silindi bakışları istemsizce ciddileşti. Söylenenleri duyuyor gibiydi ama aklı bambaşka bir yerdeydi.
Hilal ve Ebru kol kola girmiş, gülerek bir şeyler fısıldaşıp Miran’a doğru ilerliyordu. Adımları rahattı, yüzlerinde günün yorgunluğunu unutturan o tanıdık neşe vardı. Ama Yiğit’in gözünden kaçmayan başka bir detay daha vardı. Miran’ın bakışı.
O bakış, kalabalığın içinden sıyrılıp yalnızca Hilal’e odaklanımış, ne etraftaki meraklı bakışlar ne de yanlarından geçen insanlar… Hiçbiri umurunda değilmiş gibiydi. Omuzlarını arabaya yaslamış, duruşu sakin ama dikkatliydi. Sanki bulunduğu yerden bir adım bile uzaklaşmadan her şeyi kontrol altında tutuyordu.
Yiğit, o an bunun sıradan bir “abi gözü” olmadığını hissetti. Miran’ın bakışlarında sessiz bir sahiplenme vardı, yüksek sesle söylenmeyen ama fazlasıyla hissedilen bir hâl. Hilal yaklaştıkça Miran’ın duruşu fark edilmeden değişti, biraz doğruldu, bakışı daha da keskinleşti.
Yiğit, istemsizce çantasının askısını sıktı. Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı ama içindeki o tanıdık huzur yerini belirsiz bir rahatsızlığa bırakmıştı. Bir şeyler değişiyordu… ve bunu yalnızca o fark etmiş gibiydi. Dudaklarını bastırıp derin bir nefes aldı. Sanki yanlış bir anda, yanlış bir kareye denk gelmiş gibiydi. Bir adım geri çekilip kalabalığın akışına kendini bıraktı, bakışlarını zorla başka bir yöne çevirdi.
Araba ağır ağır hareket ederken okulun önü yeniden gürültünün ve telaşın içine karıştı. Kahkahalar, vedalar, ayak sesleri… Her şey eski yerini bulmuş gibiydi. Ama o kısa an, fark edilmeden yaşanıp bitmiş olsa da, geride sessiz bir iz bırakmıştı.
Araba okuldan uzaklaşırken Miran bu kez sessiz kalmadı. Direksiyonu tek eliyle tutup diğer eliyle vitesi değiştirirken aynadan arka koltuğa kısa bir bakış attı. Sertliği yoktu bakışında, daha çok dikkatli ve ilgiliydi.
“Gününüz nasıl geçti?” diye sordu, sesi yumuşaktı. “Yorucu muydu?”
Ebru hemen öne doğru eğildi, her zamanki gibi lafa atlayan oydu.
“Off sorma Miran abi, iki ders üst üste deneme yaptılar. Beynim yandı resmen,” dedi abartılı bir iç çekişle. Sonra bana dirseğiyle hafifçe dokundu. “Hilal yine sessiz sedasız takıldı ama, değil mi?”
Omuz silktim, camdan dışarı bakmayı bırakıp hafifçe gülümsedim.
“Normaldi,” dedim. “Biraz kalabalık, biraz gürültü… bildiğin okul işte.”
Miran başını salladı. Kırmızı ışıkta durduğunda aynadan yine bana baktı, bu kez daha uzun.
“Bir şey oldu mu?” diye sordu, sanki gerçekten cevabı önemsiyormuş gibi. “Canını sıkan bir durum falan?”
“Yok,” dedim hemen, gereksiz yere büyütmek istemeden. “Her şey yolundaydı.”
Araba yeniden hareket etti. Miran’ın omuzları biraz gevşedi, direksiyon başındaki duruşu daha rahatladı.
“İyi,” dedi kısaca. “Akşam yemeğe kadar dinlenin. Gün uzun geçmiş belli.”
Ebru arka koltukta keyifle yayıldı.
“Bak bu servis işi hoşuma gitti,” dedi gülerek. “Devamı gelir mi acaba?”
Miran dudak kenarından belli belirsiz bir gülümsemeyle yola odaklandı.
“Bakacağız,” dedi.
Hilal fark etmese de, arabada ilerleyen o kısa yol boyunca Miran’ın aynadaki bakışı sık sık arka koltuğa kayıyor, her seferinde biraz daha sakinleşiyordu.
Hilal’in evi önünde araba yavaşladığında Miran düzgün bir hareketle kenara yanaştı. Motorun sesi kısıldı, kısa bir sessizlik oldu. Hilal emniyet kemerini çözerken kapıyı açmadan önce geriye dönüp ikisine baktı.
“İçeri gelmez misiniz?” dedi doğal bir tonla. “Annem evde, çay da vardır.”
Ebru hemen heveslenmiş gibi oldu ama Miran başını hafifçe iki yana sallayıp
“Başka zaman,” dedi sakin bir gülümsemeyle.
Hilal “Tamam o zaman,” deyip kapıyı açtı. Arabadan indiğinde Miran’ın bakışı yine onun üzerindeydi Hilal kapıyı kapatana, avlu kapısına doğru birkaç adım atana kadar gözlerini ayırmadı. Hilal içeri girince Miran sinyal verip yola çıktı.
Tam o anda Ebru arkada tek başına kalmış gibi hissetti. Bir an durdu, sonra arabanın içinde ön koltuğa geçip emniyet kemerini takarken Miran’a yan gözle baktı. Araba ilerlerken Ebru arada ona dönüp muzip muzip gülüyordu.
Miran fark etmemiş gibi yola devam ederken sonunda dayanamayıp kaşlarını kaldırıp yüzündeki gülümseme ile
“Hayırdır yer fıstığı” dedi.
Ebru omzunu silkip masum bir ifadeyle.
“Hiiç,” dedi, gülmesini zor tutarak.
Miran da kendini tutamadı, dudak kenarı kıvrıldı. Gözlerini tekrar yola çevirdi, araba sakin bir tempoyla ilerlemeye devam etti. Kısa süre sonra kendi evlerinin sokağına girdiler.
Evin kapısı kapandığında içeriyi sessizlik karşıladı. Gün boyu biriken sesler, araba motoru, okul önü kalabalığı… hepsi dışarıda kalmıştı. Miran anahtarları sehpanın üzerine bıraktı. ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı. Hareketleri her zamanki gibi düzenliydi ama omuzlarında günün yükü vardı.
Ebru ayakkabılarını çıkarıp salona doğru ilerlerken dönüp ona baktı.
“Ben odama geçiyorum,” dedi, sesi hafif tutulmuştu. “Uzun gündü.”
Miran başını salladı.
Ebru birkaç adım attı, sonra durup geri döndü. Miran’ın mutfağa yöneldiğini, su alırken bir an duraksadığını fark etti. Yüzünde, gün boyu kimseye göstermediği o düşünceli hâl vardı. Hiçbir şey söylemedi, sadece küçük bir gülümsemeyle başını eğip odasına geçti.
Miran salona döndüğünde ışığı yakmadı. Pencerenin önüne gidip perdeyi araladı. Sokak lambasının sarı ışığı içeri süzülüyordu. Dışarısı sakindi ama onun zihni öyle değildi. Günün sahneleri tek tek gelip geçiyordu gözünün önünden. Okulun önü… kalabalık… Hilal’in adımları… Yanında yürüyen Ebru… Ve o bakışlar.
Derin bir nefes aldı. Elini cebine sokup bir an öylece durdu. Sanki gün boyu taşıdığı bir sorumluluğu ancak şimdi omuzlarından indirebilmiş gibiydi. Ama yine de tam anlamıyla rahat değildi.