✍🏻
Hafta sonu gelmişti ve Hilal sabah erkenden hazırlanıp üzerine hafif pastel tonlarda bir elbise giyip, saçlarını doğal dalgalarla açık bıraktı kalbi hem heyecanlı hem de hafif gergindi.
Yiğit ise çoktan buluşma noktasına gelmiş Hilal'i bekliyordu.
Hilal’i görünce gözleri parladı yüzündeki gülümsemeyle el sallayıp
“Merhaba Hilal,” dedi, sesi heyecanlıydı.
“Merhaba Yiğit,” dedi Hilal, hafif mahcup bir gülümsemeyle. Yiğit karşısında ona gülümseyen kızla içi kıpır kıpır olmuş kalbi daha da hızlanmıştı.
İkisi birlikte yürümeye başladılar.
Yiğit ilk kez baş başa vakit geçirecekleri için günü daha özel hale getirmeye çalışıyordu bu yüzden gittikleri kafede önceden rezervasyon yaptırmıştı. içeri gittiklerinde direkt onlar için hazırlanmış masaya geçtiler. masa birkaç minik atıştırmalık ve Hilal’in en sevdiği meyvelerle hazırlanmıştı
“Bunu sana özel getirdim,” dedi Yiğit, paketi Hilal’e uzatırken.
Hilal hafifçe utanarak gülümsedi
“herzaman böyle şeyler yapıyorsun, biraz mahçup oluyorum ama… mutlu da oluyorum,”
Yiğit gülümseyerek başını salladı
“Senin mutlu olman yeterli benim için,”
Hilal, onun gözlerine bakarken içindeki sıcaklığı fark etti.
O an, Yiğit’in yanında olmanın ne kadar güvenli ve samimi bir his verdiğini anladı.
Mahcubiyeti, mutluluğu ve heyecanı birbirine karışmıştı, kalbi hafifçe hızlanmıştı.
Gün boyunca yürüdüler, sohbet ettiler, eğlence merkezine gidip birlikte gülüp küçük oyunlar oynadılar.
Hilal, bir yandan Yiğit’in ilgisini ve yakınlığını hissederken, diğer yandan içten içe kalbinde bu samimi ilişkinin tadını çıkarıyordu.
O hafta sonu, Hilal için sadece bir buluşma değil, aynı zamanda küçük ama değerli bir mutluluk anıydı.
HİLAL
Gün akşama doğru iyice serinlemeye başlamıştı. Elbisemin ince kumaşı rüzgârla birlikte tenime değdikçe üşüdüğümü fark ediyordum. Kollarımı refleksle kendime doğru çekip kendimi ısıtmaya çalıştım. Üşüdüğümü belli etmemeye çalışsam da Yiğit’in gözünden kaçmamıştı.
Bunu fark eder etmez yanıma biraz daha sokuldu. Çok belli etmemeye çalışıyordu ama hareketi tamamen içgüdüseldi. Bir an ne yapacağımı bilemedim. Hem mahcup oldum hem de içim istemsizce ısındı. Hiçbir şey söylemedik ama o küçük mesafe bile bana yetmişti.Yiğit hafifçe bana dönüp yüzüme baktı. Gözlerinde o tanıdık, ilgili ifade vardı.
“Üşüyor musun?” diye sordu, sesi yumuşaktı.
Bir an duraksadım. Gözlerimi kaçırıp omuzlarımı hafifçe silktim.
“Biraz…” dedim, sesim farkında olmadan kısılmıştı.
Bunu söylerken yüzümün ısındığını hissettim. Hem söylemiş olmaktan utanıyordum hem de bunu fark etmesine içten içe sevinmiştim.
Yiğit üşüdüğümü söyleyince hiç düşünmeden ceketini çıkarıp bana doğru uzatırken yüzüme baktı.
“Al, giyin bunu, ben üşümüyorum,” dedi.
Sesi sakin ama itiraz istemeyen bir tondaydı. O an gerçekten hayır deme ihtimalim yokmuş gibi hissettim.“Gerek yok,” dedim hemen, hafifçe başımı sallayarak.
“Üşümüyorum aslında.”
Ama Yiğit beni pek dinlemedi. Elindeki ceketi yavaşça kaldırıp kendi eliyle omuzlarıma bıraktı. Hareketi aceleci değildi, aksine özenliydi. Ceket omuzlarıma değdiği anda aramızdaki mesafe iyice kapandı. Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim. O kadar yakındı ki, kalbimin hızlandığını hissetmemek imkânsızdı.
Montu omzuma iyice geçirirken farkında olmadan hafifçe gülümsedim.
“Teşekkür ederim,” dedim, sesim yumuşaktı.
Yan yana yürümeye devam ettik. Aramızda konuşulmayan ama hissedilen bir sessizlik vardı. Ne o bozmak istiyordu ne de ben. Ayak seslerimiz kaldırımda birbirine karışırken, omuzlarımdaki ceketin sıcaklığını hâlâ hissediyordum. Aslında üşümem çoktan geçmişti ama içimdeki o hafif heyecan gitmemişti.
Yiğit ara ara bana bakıyordu, bende ona arada kaçamak bakışlar atıyordum beni yakaladıkça hemen bakışlarımı kaçırıyordum. Gülümsediğini hissediyordum ama yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Kalbim sakinleşmiş gibi görünse de içimde tatlı bir kıpırtı vardı. O an, bu yürüyüşün nereye vardığından çok, onun yanında olmanın verdiği o huzurlu heyecanı düşünüyordum.Eve yaklaştığımızda adımlarımı yavaşlattım. Konağın bulunduğu sokağın başındaki korumaları görünce ister istemez durup Yiğit’e baktım. Burada daha fazla ilerleyemeyeceğimizi ikimiz de biliyorduk.
“Burada ayrılsak olur mu?” dedim, başımla evin önündeki korumaları işaret ederek.
“Evin önüne gitmeyelim…”
Ona dönüp teşekkür edecekken omzumdaki ceketi fark ettim, öyle sıcak tutmuştu ki varlığını unutmuştum. Ceketi yavaşça çıkarıp iki elimle Yiğit’e uzatıp
“Benim yüzümden yeterince üşüdün, Artık giyinsen iyi olur.” dedim, biraz mahcup bir sesle.
Gözlerine bakmamaya çalışıyorum ama yanaklarımın yine ısındığını hissediyorum.Yiğit ceketi elimden alırken parmaklarıma çok kısa bir an temas etti. Utanıp refleksle ellerimi hemen geri çektim. Bu halimi fark edince gülmeye başladı. Gülümsemesi öyle rahat, öyle içtendi ki içimdeki heyecan bir anda daha da arttı.
Ceketini giyerken,
“Sen beni merak etme, üşümedim ben,” dedi.
Sonra ceketi tamamen üzerine geçirip ellerini omuzlarıma koydu. Çok hafif, çok doğal bir dokunuştu. Yönümü eve doğru çevirirken,
“Hadi git,” dedi, sesi yumuşaktı.
“Burada kalıp daha fazla üşüme.”
O an kalbimin nasıl hızlandığını kendime bile itiraf edemedim.Eve doğru yürümeye başladığımda adımlarım yavaş ama kalbim hâlâ hızlıydı. Köşeye yaklaşırken istemsizce arkamı dönüp baktım. Yiğit hâlâ olduğu yerde duruyordu. Ellerini cebine sokmuş, gözlerini benden ayırmadan bakıyordu. Göz göze gelince gülümsedi. O gülümseme içimde kalan son gerginliği de alıp götürdü.
Köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar beklediğini biliyorum. Görmesem bile hissediyorum.
Kapıdan içeri girdiğimde annem avludaki çardakta oturmuş çay içiyordu. Geldiğimi fark etmemişti. Üzerime başıma şöyle bir çeki düzen verip sessizce yanına yaklaştım ve boynuna sarıldım.
“Selam sultanımmm,” dedim, yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurarak.
Annem irkilip sonra gülmeye başladı.
“Vay keçamin (kızım),” dedi, elini kalbine götürerek.
“Ödümü kopardın.”
Annem gülümserken kaşlarını da hafifçe çatmayı ihmal etmedi.
“Canê min (canım),” dedi, sesinde hem şefkat hem de o tatlı sitem vardı.
“Bu saate kadar kafede ne konuşulur, ha? İnsan bir haber verir.”
Elimi yanağına koyup tekrar sokuldum yanına. Başımı hafifçe yana eğip gülümsedim.
“Biraz uzadı sultanım,” dedim yumuşak bir sesle.
“Konuşa konuşa zaman nasıl geçti anlamadık.”
Annem gözlerimin içine baktı, sözlerime inanmak ister gibi. Elini elimin üstüne koydu, başını iki yana salladı.
“Canê min (canım),” dedi iç çekerek, “gençlik böyledir işte… Ama bir daha bu kadar geç kalma.” " tamam anne özür dilerim birdaha olmaz"
Annem gülümsemesini biraz toparlayıp bana şöyle bir baktı, bakışı hem şefkatli hem de klasik anne ciddiyetindeydi.
“Baban az sonra gelir kızım,” dedi, sesi yumuşak ama netti. “Git elini yüzünü yıka, üstünü başını bir toparla. Mirza’yı da al, aşağıya inin. Yemek hazır sayılır.”
Başımı sallayıp yine yanına sokuldum, bu kez daha uslu bir hâlle.
“Tamam sultanım,” dedim, yanağını bir kez daha öperek.
Annem elimi hafifçe sıktı,
“Hadi,” dedi, “çok oyalanmayın.”
İçimde günün o tatlı heyecanı hâlâ dururken merdivenlere yöneldim. Yiğit’ten kalan sıcaklık omuzlarımda değil artık ama kalbimde duruyor.
*
Akşam babam geldikten sonra hep birlikte sofraya oturduk, her zamanki günlük sohbetlerle yemeğimizi yiyorduk ama ben bir türlü yerimde duramıyordum. İçimde garip bir kıpırtı var, sanki kalbim göğsümde dar bir yere sıkışmış gibi. Yemek bitip annemle babam çaya geçerken fırsat bu fırsat deyip sessizce ayağa kalkıp.
“Ben odama çıkıyorum, iyi geceler güzel ailem,” diyip kimsenin cevap vermesini beklemeden, adımlarım biraz aceleli bir hâlde merdivenlere yöneldim.
Odamın kapısını kapatır kapatmaz sırtımı kapıya yasladım. Derin bir nefes alıp yatağıma doğru ilerledim. Günün başından beri içimde biriken her şey hâlâ yerli yerinde duruyordu. Yatağın kenarına oturup telefonumu elime aldım. Parmaklarım hiç düşünmeden direkt Ebru’nun adına gidip arama tuşuna bastı.
Telefonu birkaç çalmanın ardından Ebru açtı, sesi neşeli ve meraklıydı:
“selam bebek ne yapıyorsun?”
“Ebru!” diye atıldım heyecanla, sözümü kesmeden başladım.“Ebru! Hemen anlatmam lazım! Bugün Yiğit’le buluştuk ve hani… inanılmazdı! Sabah erkenden hazırlandım, elbisemi giydim, saçlarımı dalgalı yaptım… o da çok şekerdi, sanki bütün gün gözleri sadece benim üzerimdeydi! Ve… ve bana ceketini verdi, inana biliyor musun hem de hiç düşünmeden, omuzlarıma sarıp giydirdi! Aşırı kuğuldu. Üzerinden kaç saat geçti ama hâlâ kalbim deli gibi atıyor!”
Ebru içten bir kahkaha atıp
“Ha ha! Allah seni iyi etsin kız, senin yüzünden benim de kalbim hızlandı! 😆 Aaa, ceketini verdi demek! Oooo, kesin senin yanında kendi kendine de gülümsüyordur. Vallahi sana çok yakışmış olmalı!”
hafif surat asıp, alınmış taklidi yapıp
“Ebru! Dalga geçme be! Öyle heyecanlanmadım ki… Hiç önemli değil o ceket olayı!”
Ebru hemen gülmeye başladı,
“Ha ha! Aman kızım, saklamaya çalışıyorsun ama sesinden belli oluyor işte! 😆 O ceket olayı falan, vallahi sana çok yakışmış olmalı o koca oğlanın çuval gibi ceketi!”
Hilal burnunu çekip gözlerini devirirken içinden gülümsüyordu. “Ebru ya, sen hep böyle dalga geç günü geldiğinde senide göreceğim,” dedim.
*
Sabah okula gitmek için hazırlanıp alt kata doğru adımlarımı atarken, dünden sonra bugün Yiğit’i göreceğim için içimde kocaman bir heyecan vardı. Bir yandan da kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, “Saçmalama Hilal, her gün gördüğün çocuk sonuçta,” diye kendi kendime fısıldayarak salona girdim.Salona girdiğimde kahvaltı sofrasında Ebru ile Miran’ı görünce şaşırdım. Ebru her zamanki neşesiyle oturmuş, annemle sohbet ediyordu yanında ise Miran vardı. Şaşkınlığım heyecandan değil, uzun zamandır evimize gelmeyen Miran’ı birdenbire böyle görmekten kaynaklanıyordu heleki aramıza giren o soğuklukların ardından. Gözlerim bir an onu süzdü alışık olduğum sessiz, ağırbaşlı duruşu hâlâ aynıydı.