✍🏻
Miran o an Hilal’in yüzündeki çekingenliği fark etti.
Eskiden böyle bakmazdı.
Rahat, içten, korkusuz…
İçi burkuldu.
Ama bunu yüzüne yansıtamazdı.
“Ebru söyleseydi de olurdu,” dedi sakin bir sesle.
Ne sertti, ne yumuşak.
Sadece… mesafeliydi.
Hilal başını hafifçe eğdi.
“Ben söyleyeyim dedim,” dedi kısaca.
Miran başını salladı.
“Gideceğiniz yer neresi?”
Hilal adresi söyledi.
Miran içinden, Uzak, diye geçirdi.
Ama dudaklarından sadece şu döküldü,
“Hazırlanın. Birazdan çıkarız.”
Hilal’in gözlerinde anlık bir şaşkınlık, ardından küçük bir rahatlama belirdi.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Ve ekledi, “Gerçekten.”
Miran o kelimeyi fazla buldu.
Eskiden teşekkür edilmezdi.
Çünkü bu bir lütuf değil, alışkanlıktı.
Başını yana çevirip,
“Önemli değil,” dedi.
Ama içinden geçenler hiç de öyle değildi.
Bak, dedi kendi kendine.
Mesafe koymak işe yarıyor.
Artık senden çekiniyor.
Bu düşünce onu rahatlatması gerekirken,
kalbini daha da sıkıştırdı.
Kırılmıştı.
Üzülmüştü.
Ama Miran Kurtoğlu’ydu.
Bunu kimse görmemeliydi.
Araca bindiklerinde kimse konuşmadı.
Ebru ön koltuğa geçmişti, arka koltukta ise Hilal cam kenarına oturdu.
Kapılar kapandığında içeride garip bir sessizlik oluştu.
Miran kontağı çevirdi.
Motorun sesi, içlerindeki gerginliği bastıramıyordu.
Araba hareket ettiğinde Miran gözlerini yoldan ayırmadı.
İki eli direksiyondaydı, omuzları her zamankinden daha dikti.
Konuşmak istemiyor gibi değil, konuşmaması gerekiyormuş gibiydi.
Hilal camdan dışarı bakıyordu.
Gece ışıkları camda kayıp gidiyor, düşünceleri de onlar gibi birbirine karışıyordu.
Ben ne yaptım da böyle oldu?
Bu soru, kalbinin bir köşesinde durmadan yankılanıyordu.
Bir an Miran başını hafifçe yana çevirip dikiz aynasından arkaya baktı.
Hilal’in yüzü cama dönüktü.
Saçları omzuna düşmüş, bakışları dalgındı.
Onu bu kadar uzak görmek içini acıttı.
O sırada Hilal de istemsizce başını çevirip Miran’a baktı.
Ama Miran çoktan gözlerini tekrar yola çevirmişti.
Beni fark etmedi, diye düşündü Hilal.
İçi biraz daha burkuldu.
Birkaç dakika sonra birkez daha Hilal bakışlarını camdan çekti.
Miran’ın yüzüne baktı.
Ciddi, mesafeli, tanıdık ama yabancı…
Eskiden baktığında içi rahat ederdi.
Şimdi ise anlamlandıramadığı bir boşluk hissediyordu.
Miran ise tam o sırada yol çizgilerine kilitlenmişti.
Yan koltuktaki Ebru’nun nefesini, arka koltuktaki Hilal’in varlığını hissediyordu ama bakmıyordu.
Bakarsa… kendini kaybedeceğinden korkuyordu.
Böylesi daha doğru, diye tekrar etti içinden.
Böyle olmalı.
Ama kalbi bu karara hiç alışamıyordu.
Araba sessizce yoluna devam ederken,
üç kişi de farklı şeyler düşünüyordu.
Ama hiçbiri bunu dile getirmedi.
Ve o kısa yolculuk,
üçü için de beklenenden çok daha uzun sürdü.
EBRU
Aracın içindeki sessizlik ilk başta garibime gitmemişti.
Miran genelde konuşkan biri değildi, Hilal de yol boyunca camdan dışarı bakmayı severdi.
Ama bu… başkaydı.
Ön koltukta otururken gözüm dikiz aynasına takıldı.
Hilal arka koltukta sessizce oturuyordu.
Ne bana takılıyor, ne her zamanki gibi bir şeyler anlatıyordu.
Sadece dışarı bakıyordu.
Sonra Miran’a baktım.
İki eli direksiyonda, gözleri yolda…
Ama yüzünde tanıdık olmayan bir sertlik vardı.
Sanki kendini özellikle topluyordu.
Bir şey var, diye geçirdim içimden.
Kesin bir şey var.
Normalde böyle yolculuklarda Miran bana laf atar, Hilal araya girer, ben ikisine de takılırdım.
Şimdi ise üçümüz de kendi kabuğumuza çekilmiş gibiydik.
Bir an Miran’ın dikiz aynasından arkaya baktığını fark ettim.
Hilal’in yüzüne doğru…
Ama saniyesinde gözlerini kaçırdı.
Hilal de tam o anda başını çevirmişti.
Ama Miran yola bakıyordu.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Bunlar birbirine mi bakıyor… bakmıyor mu?
İçimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi.
Hilal’in bu kadar sessiz olması ona yakışmıyordu.
Miran’ın bu kadar mesafeli olması ise hiç.
Acaba bir şey mi oldu?
Yoksa ben mi büyütüyorum?
Ama hayır…
Ben Miran’ı tanıyordum.
O böyle durduk yere değişmezdi.
Bir de Hilal…
O biri tarafından kırıldığında içine kapanırdı.
Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Başımı cama yaslayıp derin bir nefes aldım.
Şimdilik bir şey söylemeyecektim.
Ama aklımın bir köşesine yazmıştım bile.
Bu işin peşini bırakmam, dedim kendi kendime.
Çünkü ikisi de susuyor ama bu sessizlik… çok şey anlatıyor.
Araba yoluna devam ederken,
ben artık sadece varacağımız yeri değil,
ikisinin arasındaki görünmez mesafeyi de izliyordum. var bu işte bir bit yeniği ama çıkar yakında kokusu
Ve içime doğan şey şuydu, bende Ebru'ysam bu sorunu çözerdim
HİLAL
Kafeye girdiğimizde içerisi kalabalık değildi.
Arka taraftaki cam kenarı masaya oturduk. Ebru her zamanki gibi enerjikti ama ben hâlâ arabadaki sessizliğin etkisinden çıkamamıştım.
Siparişlerimizi verdikten sonra Ebru bana dönüp,
“İyisin değil mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
“İyiyim,” dedim ama sesim pek de inandırıcı çıkmamıştı.
Ebru kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Bebeğim … sen bugün biraz fazla sessizsin. Bir sorun olmadığına eminsin değilmi. ha birşey varda bana söylemiyorsan valla çok kırılırım”
Omuz silktim.
“Yok ya, yorgunum sadece.”
Ebru kahvesinden bir yudum alıp beni süzdü.
“Peki,” dedi, “Miran abimle bir şey mi oldu?”
Kalbim aniden hızlandı.
“Ne alaka?” dedim istemsizce.
“Niye öyle düşündün?”
Ebru dudaklarını büzdü.
“Bilmiyorum… eskiden böyle değildiniz. Bugün aranızda garip bir mesafe var.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Masadaki peçetiyi parmaklarımın arasında buruştururken gözlerimi kaçırdım.
“O bana dedi ki…” dedim sonra yavaşça,
“Artık sadece Miran abi diye hitap etmemi istedi.”
Ebru’nun eli havada asılı kaldı.
“Ne?” dedi.
“Durduk yere mi?”
Başımı salladım.
“Ben de anlamadım. Yanlış bir şey mi yaptım diye düşündüm ama ‘hayır’ dedi.”
Ebru bir süre sustu.
Bakışları masanın üzerinde gezindi.
Sonra bana döndü.
“Hilal,” dedi dikkatle,
“Sen Miran abimi seviyor musun?”
Şaşırarak ona baktım.
“Ne diyorsun Ebru?” dedim hemen.
“Hayır tabii ki. O benim için… şey gibi.”
“Abi gibi,” dedi Ebru, cümlemi tamamlayarak.
“Evet,” dedim rahatlayarak.
“Sadece hayranlık. O kadar.”
Ebru başını yavaşça salladı.
“Tamam,” dedi.
“Merak ettim sadece.”
Ama gözlerinde hâlâ bir şeyler vardı.
Sanki cevabımdan çok, nasıl söylediğime dikkat etmişti.
Bir süre sonra Miran kafeye uğradı.
Masaya yaklaşıp ayakta durdu.
“Ben biraz işlerim var onları halledeceğim,” dedi sakin bir sesle.
“Şehrin içine girmem lazım.”
Ebru hemen atıldı.
“Tamam abi, biz burada takılırız.”
Miran bana baktı.
Göz göze geldik ama bakışı kısa sürdü.
“İşlerim bitince beni arayın,” dedi.
“Gelip sizi alırım.”
“Tamam,” dedim.
“Teşekkür ederim… Miran abi.”
Başını hafifçe salladı.
“İyi eğlenin.”
Ve arkasını dönüp gitti.
Onun ardından bakarken içimde garip bir boşluk oluştu.
Sanki bir şey yarım kalmıştı ama ne olduğunu bilmiyordum.
Miran gözden kaybolduktan sonra Ebru dirseklerini masaya dayayıp bana baktı.
“Hilal,” dedi yavaşça,
“Sen farkında değilsin ama…”
Sözünü yarım bıraktı.
“Neyin?” diye sordum.
Başını iki yana salladı.
“Boş ver. Belki ben yanlış hissediyorumdur.”