✍🏻
Miran kafeden ayrıldıktan sonra işlerini halletmek için şehrin içine girmişti.
Bir iki görüşme, kısa telefon konuşmaları…
Ama aklı hâlâ gerideydi.
Tam arabasına bineceği sırada telefonu çaldı.
Ebru’ydu.
“Abi,” dedi her zamanki rahat sesiyle,
“Bir kahve içmeye gelir misin? Zaten yakındasın.”
Miran bir an duraksadı.
“Yanınıza mı geleyim?”
“Yok,” dedi Ebru,
“Biz Hilal’le takılıyoruz. Sen gel, iki dakika konuşalım.”
İki dakika…
Miran acı bir tebessümle başını salladı.
“Geliyorum.”
Biraz sonra Ebru’nun söylediği kafeye uğradı.
Ebru kapının önünde bekliyordu.
Onu görünce gülümsedi, yanına yaklaştı.
“Abi,” dedi koluna girerek,
“Yürü biraz.”
Miran şaşırdı ama ses etmedi.
Kafenin yanındaki sakin sokağa geçtiler.
“Ne oldu Ebru?” dedi sonunda.
“Hayırdır?”
Ebru durdu, ona döndü.
Ama bu seferki bakışı şakayla karışık değildi.
“Abi,” dedi yumuşak ama net bir sesle,
“Sen Hilal’i kırdın mı?”
Miran’ın yüzündeki ifade bir anlığına dondu.
“Ne diyorsun sen?”
“Abi,” dedi Ebru yine,
“Ben aptal değilim. Bugün aranızda bir şey vardı.”
Miran gözlerini başka yöne çevirdi.
“Bir şey yok.”
Ebru gülümsedi ama bu gülümseme tanıdıktı.
Miran’ın yalan söylediğini anladığı anki gülümsemesi.
“Abi,” dedi bu kez daha samimi,
“Bak, Hilal seni çok sever. Sana hayran. Sen onun için çok değerlisin.”
Miran’ın boğazı düğümlendi.
Ama sesini düz tuttu.
“Biliyorum,” dedi.
“O yüzden dikkatli olmam gerekiyor.”
Ebru kaşlarını çattı.
“Ne demek o?”
Miran derin bir nefes aldı.
“Ebru,” dedi sakin ama ağır bir sesle,
“Bazı şeyler doğru bile olsa… zamanlaması yanlış olabilir.”
Ebru bir an sustu.
Sonra yavaşça, sanki kendi kendine konuşur gibi,
“Yani diyorsun ki…” dedi,
“Bazen geri durmak en kolayı değil ama en doğrusu.”
Miran ona baktı.
Ebru’nun gözlerinde artık masum bir yakıştırma değil,
gerçek bir sorgulama vardı.
“Abi,” dedi Ebru daha yumuşak bir sesle,
“Ben Hilal’i üzgün gördüğümde dayanamam. O benim canım. Biliyorsun.”
Miran’ın yüzünde hafif bir acı belirdi.
“Biliyorum,” dedi kısaca.
“Ve tam da bu yüzden.”
Ebru bir adım yaklaştı.
“Abi,” dedi fısıltıya yakın bir sesle,
“Sen de kendini yakıyorsun ama farkındasın değil mi?”
Miran cevap vermedi.
Sadece başını eğdi.
Bu, Ebru için yeterliydi.
“Tamam,” dedi sonra gülümsemeye çalışarak.
“Ben bir şey demedim. Sadece… seni tanıyorum.”
Sonra kolunu Miran’ın koluna vurdu.
“Haydi,” dedi eski Ebru gibi,
“Git işlerini bitir. Bizi de unutma, tamam mı?”
Miran hafifçe gülümsedi.
“Unutmam.”
Ama arabasına bindiğinde,
Ebru’nun son cümlesi hâlâ kulaklarındaydı:
‘Sen de kendini yakıyorsun.’
Ve bu cümle,
onun bütün gecesini yakmaya yetmişti.
Kafede yan yana oturuyorlardı.
Hilal pipetle bardağındaki buzları karıştırıyor, Ebru ise onu sessizce izliyordu.
“Cimcime,” dedi Ebru bir anda,
“Bugün biraz garipsin.”
Hilal başını kaldırdı.
“Ne garibi kız? Gayet iyiyim.”
Ebru sırıttı.
“Tabii tabii… Ben de kraliçeyim.”
Hilal gülümsedi ama gözleri gülmedi.
“Yok ya,” dedi omuz silkerek,
“Sadece biraz yorgunum.”
Ebru ona biraz daha yaklaştı.
“Bak,” dedi alçak sesle,
“Bir şey olduysa bana söyle. Ben senin arkandayım, biliyorsun.”
Hilal bir an durdu.
Sonra dudaklarını ısırdı.
“Ebru…” dedi tereddütle,
“Bazen insan durup dururken yanlış bir şey mi yaptı diye düşünür ya…”
Ebru’nun kaşları hafifçe çatıldı.
“Kim sana böyle düşündürdü?”
Hilal hemen başını salladı.
“Kimse. Sadece… his.”
Ebru kolunu onun koluna doladı.
“Canım,” dedi yumuşak bir sesle,
“Sen yanlış bir şey yapacak biri değilsin. Hele hele farkında olmadan hiç.”
Hilal gülümsedi ama içinde bir boşluk vardı.
“Bilmiyorum,” dedi fısıltıyla,
“İnsan bazen kendini suçluyor işte.”
Ebru onu kendine çekti.
“Suçlanacak biri varsa,” dedi hafif şakayla,
“o kesin sen değilsin.”
Hilal başını Ebru’nun omzuna yasladı.
“İyi ki varsın,” dedi kısaca.
Ebru içinden geçirdi ama söylemedi
‘Keşke herkes senin kadar masum olsa.’
Miran arabayı boş bir sokakta durdurdu.
Motoru kapattı ama inmedi.
Direksiyona yaslandı.
Gözlerini kapattığında Hilal’in sesi, bakışı,
çekinerek söylediği o “rica” aklında dönüp duruyordu.
“Ne yapıyorsun sen Miran?” dedi kendi kendine.
Sesi sertti. Acımasızdı.
“El kadar kız,” diye fısıldadı,
“ve sen onu böyle acımadan kırıyorsun.”
Direksiyonun kenarını sıkıca kavradı.
Parmak eklemlerinin beyazladığını fark etti.
“Abisisin,” dedi dişlerinin arasından.
“Abi. Nokta.”
Ama kalbi bu kelimeyi kabul etmiyordu.
“Mesafe koyuyorsun diye doğru mu oluyor sanıyorsun?”
“Kırıyorsun… hem onu, hem kendini.”
Başını geriye yasladı.
Gözlerini açtığında gökyüzü kapkaranlıktı.
“Bu böyle devam edemez,” dedi kararlı bir sesle.
“Ya tamamen duracaksın…
ya da kendini daha da yakacaksın.”
Arabayı tekrar çalıştırdı.
Yola çıktı.
Ama bu kez kaçtığı şey,
yolun sonu değil,
kendi kalbiydi.
Altı Ay Sonra
Zaman, fark ettirmeden akmıştı.
Ne büyük kırılmalar olmuştu ne de hayat durup beklemişti.
Sadece herkes, kendi yerinde biraz daha sessizleşmişti.
Okullar ilerlemişti.
Hilal için günler artık dersler, sınavlar ve defter aralarında geçiyordu.
Sabahları erken kalkmak, akşamları yorgun dönmek sıradanlaşmıştı.
Ebru’yla hâlâ her fırsatta bir araya geliyor, aynı sırada oturup aynı anda gülüyorlardı.
Hayat, onların cephesinde hâlâ hafifti.
Ama Miran’ın tarafında zaman daha ağır ilerliyordu.
Evde eskisi kadar görünmüyordu.
Bazen sabah çıkıyor, gece geç saatlerde dönüyordu.
Bazen de hiç uğramıyordu konağa.
Şirket işleri artmış, babası yavaş yavaş yükü onun omuzlarına bırakmıştı.
Kimse bunu yüksek sesle söylemiyordu ama herkes biliyordu:
Miran artık çocuk değildi.
Hilal bunu en çok Zerda teyzesi gil yemeğe geldiğinde yada onlar Kurtoğlu konağına yemeğe gittiğinde sofralarda fark ediyordu.
Miran’ın yeri boş kaldığında, kimse üstüne konuşmuyordu.
Sanki o boşluk kabul edilmişti.
Zamanla askerlik lafı da daha sık geçmeye başlamıştı.
Önce şakayla, sonra ciddiyetle.
“Bu sene gidiyor artık,” demişti bir gün Ahmet amca.
“Ertelemeye gerek yok.”
Miran bir şey dememişti.
Sadece başını sallamıştı.
Hilal o an çatalını tabağına bırakmıştı.
Nedenini bilmiyordu ama içinde hafif bir sıkışma olmuştu.
bir yıl, demişti biri.
bir yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer.
Ama o cümle, Hilal’in aklında bir süre daha kalmıştı.
Askerliğe Günler Kala
Son günler hızlı ama sessiz geçmişti.
Valiz hazırlanmıştı.
Gerekli evraklar tamamlanmıştı.
Evde garip bir düzen vardı, kimse fazla konuşmuyor ama herkes her şeyi biliyordu.
Hilal, Miran’ı en son avluda görmüştü.
Bir yerlere telefonla talimat veriyordu.
Yüzü ciddi, sesi sakindi.
Yanına gitmemişti.
Gitmek istemişti aslında ama…
bir an duraksamıştı.
Sonra kendi kendine kızmıştı.
Ne olacak ki?
Abi işte.
Ama içindeki o küçük duraksama, günlerdir yakasını bırakmıyordu.
Askerliğe gideceği günün geldiği artık saklanmıyordu.
Herkes bunu biliyor, ama kimse yüksek sesle dillendirmiyordu.
Ve Hilal, ilk kez fark etmeden bir şeye alışıyordu,
Miran’ın yokluğuna.