BİR YIL 🍃

1094 Words
✍🏻 Asker eğlenceleri, davetler derken sonunda o gün gelmişti. Sabah, her zamankinden daha erken uyanmıştı konak. Güneş daha avlunun taşlarına tam düşmemişti ama ev çoktan ayaktaydı. Sessiz bir telaş vardı, kimse koşturmuyor, kimse acele etmiyordu. Ama herkes ne olacağını biliyordu. Miran hazırdı. Asker çantası kapının yanına bırakılmış, üzerindeki kıyafetler özenle seçilmişti. Yüzü sakindi. Fazla konuşmuyordu. Bir yıldır bu ana hazırlanmış gibiydi ama yine de insan, gitmeye gerçekten hazır olamıyordu. Zerda Hanım mutfaktan çıkıp oğlunun yakasını düzeltti. Ellerinin titrememesi için kendini zor tuttu. “Üşüme,” dedi sadece. Başka bir şey söyleyemedi. Ahmet Ağa her zamanki gibi dimdik duruyordu. Ama gözleri, oğlunun yüzünde bir an fazla kaldı. “Vaktinde gitmek adamlıktır,” dedi. “Başın dik olsun.” Miran başını eğdi. “Merak etmeyin baba.” Avluda toplanmaya başlayan kalabalığın arasında Hilal de vardı. Üzerinde sade bir elbise, saçları topluydu. Sessizce bir köşede duruyordu. Miran onu fark ettiğinde, içinden bir şey geçti ama yüzüne yansımadı. Hilal yaklaşmak istedi. Ama adımları yarım kaldı. Kalbi, nedenini bilmediği bir ağırlıkla sıkışıyordu. Sonunda cesaretini toplayıp yanına gitti. “Abi…” dedi alçak bir sesle. “Güle güle git. Rabbim hayırlı tezkereler nasip etsin” Miran ona baktı. Bir an… sadece bir an durdu. Sonra başını salladı. “Sağ ol Hilal,” dedi. Sesi kontrollüydü. Mesafeliydi. Ama bakışları… bir anlığına yumuşadı. Hilal söyleyecek başka bir şey bulamadı. Zaten bulsa da söyleyebilir miydi, bilmiyordu. Vedalar hızlı oldu. Dualar edildi. Tezahüratlar yapıldı Arabaya binildi. Miran arabaya yönelirken bir kez daha arkasına baktı. Hilal hâlâ olduğu yerde duruyordu. Göz göze gelmediler. Araba hareket ettiğinde Hilal farkında olmadan elini sıktı. İçinde tuhaf bir boşluk vardı. Adını koyamadığı, ama geçmeyeceğini hissettiği bir boşluk. Bir yıl, dedi içinden biri. Bir yıl çabuk geçer. Ama Hilal bilmiyordu. O bir yılın içinde kendisinin değişeceğini, hayatına yeni insanlar gireceğini, bir çocuktan hoşlanacağını, on altı yaşına gireceğini, ... Askerlik, Miran’ın sandığından daha hızlı ama daha ağır ilerliyordu. İlk günler disiplinle geçmişti. Sabah içtimaları, sert komutlar, yabancı yüzler. Kendini meşgul etmeyi biliyordu. Zaten hep öyle yapardı. Zamanla alıştı. Herkes ona “Kurtoğlu” diye hitap etmeye başladı. Sözü dinlenen, ağırbaşlı, kavga çıkarmayan ama geri de durmayan biriydi. Komutanlar bile ona ayrı bir gözle bakıyordu. Geceler ise… En zoruydu. Koğuş sessizleştiğinde, ışıklar kapandığında, insanın aklı en çok kaçmak istediği yere giderdi. Miran bazen avluda yürürken Urfa’yı düşünürdü. Konağın taşlarını. Sabah erken saatlerdeki sessizliği. Bir de… adını söylememeye alıştığı birini. Telefonla konuşmalar kısa olurdu. Annesi her seferinde aynı cümleyi kurardı, “İyisin ya, gerisi önemli değil.” Babası daha az konuşur, “Dik dur,” derdi. “Yakışıyor.” Hilal’den hiç bahsetmezlerdi. Bahsedilmesine gerek yokmuş gibi davranırlardı. Miran da sormazdı. Sormamayı öğrenmişti. Aylar ilerledikçe takvim yaprakları azaldı. Yirmi bir yaşına girdiğinde koğuşta küçük bir kutlama yaptılar. Bir sigara, birkaç şaka… Ama Miran, pastanın mumlarını üflerken bir anlığına düşündü, Urfa’da olsaydım… Sonra düşünceyi itti. Askerlik, düşünmeye değil dayanıklılığa izin verirdi. Miran’ın yirmi bir olacağını… Ve hiçbir şeyin, bıraktıkları yerde kalmayacağını. Sadece şunu biliyordu, O sabah, bir şey gitmişti. Ne olduğunu henüz anlayamamıştı. .... Okulun ilk günleri her zamanki gibi kalabalıktı. Koridorlar gürültülü, sınıflar doluydu. Hilal artık lise ikinci sınıftaydı. Bu düşünce bile ona garip geliyordu. Bir gün sınıfa müdür yardımcısı girdi. Arkasında tanımadıkları bir çocuk vardı. “Arkadaşlar,” dedi öğretmen, “Bu sene aramıza yeni bir arkadaş katıldı. Adı Yiğit.” Çocuk utangaç değildi ama fazlasıyla sakin duruyordu. Yeşil gözleri, kumral saçları ve kendine emin bakışları ile ben buradayım diyordu. Bakışları sınıfı hızlıca süzdü. Sonra hilalin yan tarafındaki boş bir sıraya oturdu. Hilal ilk başta dikkat etmedi. Ama birkaç gün içinde fark etti ki, Yiğit en çok onun olduğu tarafa bakıyordu. Önce küçük şeylerdi. Düşen kalemini uzatması. Tahtaya kalktığında defterini tutması. Tenefüslerde aynı yerde durması. Bir gün kantinde Hilal’in önüne geçip, “Senin sıran,” demişti sadece. Ama Hilal o an gülümsediğini fark etmişti. Ebru hemen yakalamıştı durumu. “Bu çocuk sana bakıyor,” demişti fısıltıyla. Hilal omuz silkmişti. “Abartma.” Ama zaman geçtikçe, Yiğit’in varlığı alışıldık gelmeye başladı. Derslerde onu fark ediyordu. Gülüşünü. Sessiz ama kendinden emin hâlini. Bir gün eve dönerken, nedenini bilmeden aklına gelmişti. Bu düşünce Hilal’i ürkütmüştü. Ama aynı zamanda… garip bir sıcaklık bırakmıştı içinde. Henüz adına bir şey demiyordu. Sadece hissediyordu. Ve bilmeden, hayatına yeni bir sayfa daha açılıyordu. ... Geceydi. Koğuş sessizdi, sadece uzaktan gelen ayak sesleri duyuluyordu. Miran ranzasında doğruldu, cebindeki telefonu eline aldı. Uzun süredir yapmadığı bir şeydi bu. Hatta kendine defalarca yapma demişti. Ama o gece… İçinde biriken o ağırlığı bastıramadı. Rehbere girdi. İsmi ezbere biliyordu zaten. Bir an tereddüt etti. Sonra arama tuşuna bastı. Telefon birkaç kez çaldı. Hilal o sırada odasında ders çalışıyordu. Ekranda Miran’ın adını görünce kalbi aniden hızlandı. Bu saatte? Aceleyle açtı. “Miran abi?” Sesi farkında olmadan yumuşamıştı O kelime… Bir anlığına Miran’ın göğsüne oturdu. Abi. Kısa bir sessizlik oldu. Hilal bunu fark etmedi. “Şey…” dedi Miran, sesini toparlamaya çalışarak. “Rahatsız ettim mi?” “Hayır,” dedi Hilal hemen. “Ders çalışıyordum.” Kısa bir sessizlik oldu. O sessizlikte söylenmeyen çok şey vardı. Miran hafifçe nefes verdi. “İyi,” dedi. “Geç oldu diye düşündüm.” “Yok,” dedi Hilal yine. “Zaten ara vermiştim.” Bir an ikisi de sustu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Sanki ikisi de karşı tarafın nefesini dinliyordu. “Ben…” dedi Miran. Sonra durdu. “Sesini duymak istedim.” Hilal’in eli istemsizce telefonun kenarını sıktı. Kalbinin ortasında sıcak bir şey yayıldı. Tanıdık… ama adı olmayan bir sıcaklık. “Nasıl gidiyor?” diye sordu Hilal. Sesi yumuşaktı. “Zor mu?” Miran gülümsediğini hissetti. “Alışılıyor,” dedi. “Merak edecek bir şey yok.” Hilal dudaklarını ısırdı. “Yine de… dikkat et,” dedi. “Kendine bak. Üşütme falan.” Miran’ın içi o anda tuhaf bir şekilde sızladı. Bu kadar basit bir cümle, bu kadar ağır gelmemeliydi. “Sen de,” dedi. “Okuluna dikkat et. Kendini yorma.” Bir şey daha söylemek istedi. Ama söylemedi. “Tamam,” dedi Hilal. Sonra ekledi “Arada ararsan iyi olur.” Miran bir an durdu. Kalbi hızlandı. Ama sesini belli etmedi. “Ararım,” dedi kısaca. “Geç oldu,” dedi. “Uyuman lazım.” “Tamam abi,” dedi Hilal. “İyi geceler,” “İyi geceler Hilal,” dedi Miran. Telefon kapandığında Miran başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. Abi. O kelime, içini acıtmaya devam ediyordu. Hilal ise telefonu kapattıktan sonra uzun süre yerinden kalkamadı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. İçinde tanıdık bir sıcaklık vardı ama bu sıcaklık huzurlu değildi. Niye böyle oldum şimdi? diye düşündü. Sonuçta herzmanki Miran abisi… Ama göğsündeki sıkışma geçmedi. Tam aksine, daha da belirginleşti. O gece, Hilal kolay kolay uyuyamadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD