KARIŞIK DUYGULAR

1452 Words
✍🏻 Tenefüstü. Hilal kantinin önünde Ebru’yla sıra bekliyordu. Gürültü, kahkaha, çanta sesleri… her şey her zamanki gibiydi. “Hilal,” dedi arkasından tanıdık bir ses. Döndüğünde Yiğit’i gördü. Elinde küçük bir poşet vardı. Biraz çekingen duruyordu ama gözleri kararlıydı. “Şey…” dedi. “Annem sabah kurabiye yapmıştı. Fazla oldu. Ben de okula getirdim.” Poşeti uzattı. İçinden mis gibi kokan, ev yapımı kurabiyeler görünüyordu. “İstersen…” dedi hızlıca, “sen de alabilirsin. Yani… vermek istedim.” Hilal bir an şaşırdı. Sonra yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. “Gerçekten mi?” dedi. “Çok düşüncelisin.” Yiğit rahat bir nefes aldı. “Beğenmezsen sorun değil,” dedi. “Annem her seferinde aynı şeyi yapamıyor zaten.” Hilal güldü. Bir tane aldı. “Çok güzel,” dedi samimi bir şekilde. “Eline sağlık annenin.” O an Yiğit’in yüzü aydınlandı. Küçük bir şeydi. Ama onun için büyük bir cesaretti. Hilal kurabiyeden bir ısırık alırken, içinde hafif bir sıcaklık yayıldığını hissetti. Yeni… temiz… ve yormayan bir his. Ama tam o anda, Bir an önceki gecenin sesi geldi aklına. Sesini duymak istedim. Hilal’in içi karıştı. Yiğit’in yanındaki sıcaklıkla, Miran’ın telefondaki sesi birbirine karıştı. Dikkat et… Kendine iyi bak. Kalbi bir an duraksadı. Yiğit’in yanındaki sıcaklık, Miran’ın sesindeki derinlikle karıştı. Biri hafifti. Biri ağır. Hilal, elindeki kurabiyeye baktı. Sonra Yiğit’e. İçinde bir ikilem vardı. Hangisinin neden daha fazla yer kapladığını henüz bilmiyordu. Sadece şunu fark etti, Kalbi, ilk kez bu kadar kararsızdı. Hilal kantinden çıktığında Ebru çoktan yanına yapışmıştı. Gözleri Hilal’in elindeki poşete takıldı. “Hayırdır?” dedi masum bir sesle. “Yeni kantin ürünü mü çıktı da benim haberim yok?” Hilal hemen poşeti arkasına sakladı. “Saçmalama,” dedi. “Yiğit verdi.” Ebru bir an durdu. Sonra kaşlarını yavaşça kaldırdı. “Yiğit…?” dedi uzatarak. “Hani şu yeni taşınan, sessiz ama bakışları pek bir dikkatli olan Yiğit mi?” Hilal gözlerini devirdi. “Abartma ya. Annesi kurabiye yapmış.” “Tabii,” dedi Ebru ciddi ciddi başını sallayarak. “Annesi yapmıştır. Kesinlikle.” Sonra Hilal’e biraz yaklaştı. “Ee?” dedi fısıltıyla. “Nasılmış annenin kurabiyesi?” Hilal gülmemek için dudaklarını ısırdı. “Güzeldi,” dedi kısaca. Ebru’nun gözleri parladı. “Aaaa,” dedi. “Güzeldi diyor. Bak bak.” Hilal dirseğiyle dürttü onu. “Kes şunu.” “Tamam tamam,” dedi Ebru gülerek. “Şaka yapıyorum bebeğim.” Ama bir an sonra sesi yumuşadı. “Yalnız,” dedi dikkatlice, “sen son zamanlarda biraz dalgınsın.” Hilal başını çevirdi. “Yok ya.” Ebru ona yan gözle baktı. “Bak,” dedi, “iki saniyede hem kurabiye alıp hem iç geçiren biriysen, burada bir şey vardır.” Hilal durdu. Bir şey söylemedi. Ebru bu sessizliği fark etti. Şakacı tonu geri geldi. “Tamam,” dedi. “Ben sorgu memuru değilim. Sadece söylüyorum.” Sonra kolunu Hilal’in koluna doladı. “Kim olursa olsun,” dedi, “sen mutluysan gerisi hikâye.” Hilal gülümsedi. Ama içindeki karışıklık, gülümsemesini aşmıştı. ... Koğuş sessizdi. Miran yatağına uzanmış, tavana bakıyordu. Telefon hâlâ komodinin üzerindeydi. Ekranı kapalıydı ama varlığı yetiyordu. Niye aradın? diye sordu kendine. Cevabı biliyordu. Ama yine de sordu. Çünkü dayanamadın. Dudaklarını sıktı. “Kendine hâkim olamadın,” dedi içinden sertçe. “Gittin, aradın.” Elini alnına götürdü. Abi kelimesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu. “Doğru olanı yapıyorsun sanıyorsun,” dedi kendine. “Mesafe koyuyorsun ama her arayışınla o mesafeyi deliyorsun.” Bir an gözlerini kapattı. İçinde bir pişmanlık vardı. Ama tamamı o değildi. Çünkü bir yanıyla… sesini duymuştu. Ve bu, ona iyi gelmişti. “Bir kere,” diye mırıldandı. “Sadece bir kere sesini duymak istedin.” Derin bir nefes aldı. “Ve hayır,” dedi kararlı bir şekilde. “Buna pişman değilsin.” Ama hemen ardından ekledi: “Tekrarını kaldıramazsın.” Başını yana çevirdi. Gözlerini kapattı. Bu savaş, düşmanla değil, kendi kalbiyleydi. Ve Miran Kurtoğlu, hayatında ilk kez bu kadar hazırlıksızdı. Okul çıkışı bahçe her zamanki gibi kalabalıktı. Hilal çantasını omzuna takmış, Ebru’yla birlikte merdivenlere doğru yürüyordu ki arkasından gelen sesi duydu. “Hilal.” Durdu. Döndüğünde Yiğit birkaç adım gerideydi. Elinde bu kez bir poşet yoktu. Sadece kendisi vardı. Biraz da çekingenliği. “Şey…” dedi, boğazını temizleyerek. “Bugün… yürüyerek mi gideceksin?” Ebru, Hilal’den önce durumu çözdü. Kendini geri çekti. “Ben kantine uğrayacağım,” dedi gayet masum bir ifadeyle. “Sonra görüşürüz canım.” Hilal itiraz etmeye fırsat bulamadan Ebru uzaklaştı. Yiğit’le baş başa kaldılar. “Evet,” dedi Hilal. “Yürüyerek.” Yiğit başını salladı. “İstersen… beraber gidebiliriz.” Bu, kurabiye kadar masum değildi. Bu, netti. Hilal’in kalbi hafifçe hızlandı. Ama bu hız, tanıdıktı. Ve tanımadığı bir yere de aitti. “Olur,” dedi sonunda. Yan yana yürümeye başladılar. Aralarında bir boşluk vardı. Ne çok yakın ne çok uzak. “Geçen gün,” dedi Yiğit, “annemin yaptığı kurabiyeleri beğenmene sevindim.” Hilal gülümsedi. “Güzeldi gerçekten. Teşekkür ederim.” Yiğit cesaretini topladı. Gözlerini yere indirdi ama sözleri netti. “Ben… seninle konuşmayı seviyorum,” dedi. “Yanındayken daha rahatım.” Hilal’in içi ısındı. Gerçekten ısındı. Ama aynı anda, başka bir ses, başka bir his, başka bir sıcaklık kalbinin başka bir köşesinde kıpırdadı. Miran’ın sesi geldi aklına. Gece. Telefon. “Rahatsız ettim mi?” sorusu. Bir an durdu. Yiğit bunu fark etti. Hemen geri çekildi. “Yanlış anlama,” dedi aceleyle. “Sadece… bilmeni istedim.” Hilal başını salladı. “Yanlış anlamadım,” dedi yumuşakça. “Teşekkür ederim.” Yiğit gülümsedi. Küçük ama umutlu bir gülümseme. Hilal eve doğru yürürken şunu fark etti, Kalbi iki farklı yerde atıyordu. Biri alışık olduğu bir yerde. Diğeri ise yeni, ürkek ama gerçekti. Ve bu, onu korkuttuğu kadar düşündürüyordu da. Bir hafta geçmişti. Günler okul, ev, rutin… Ama bazı hisler hiç yerinde durmuyordu. Hilal odasında ders çalışıyordu. Telefonu masanın köşesinde sessizdi. Bir anda ekran yandı. Miran: İyi misin? Hilal’in kalbi duraksadı. Sonra hızlandı. Mesaj kısa, sade, fazlasızdı. Ama Miran’dı. Bir süre ekrana baktı. Parmakları klavyenin üzerinde bekledi. Sonra yazdı. Hilal: İyiyim Miran abi. Sen nasılsın? Bir dakika geçti. İki. Sonra cevap geldi. Miran: İyiyim. Merak ettim sadece. Hilal dudaklarını ısırdı. Merak ettim sadece. Bu cümle, ne kadar çok şey saklıyordu. Hilal: İyi olmana sevindim. Kendine dikkat et. Mesaj gitti. Bir süre daha ekran yandı ama cevap gelmedi. Hilal telefonu masaya bıraktı. Elini göğsüne koydu. Yiğit’in sesi geldi aklına. Yanındaki yürüyüş. Söyledikleri. Sonra Miran’ın mesajı. Kalbi yine ikiye bölündü. Ve Hilal, ilk kez şunu düşündü, İnsan aynı anda iki farklı sıcaklığı hissedebilir mi? Cevabı bilmiyordu. Ama hissettiği şey, çok gerçekti. Hilal odasında yatağın üzerine yayılmış, defterlerini karıştırıyordu. Telefonu başucundaydı. Ekranı kapalıydı ama varlığı hâlâ kalbini dürtüyordu. Kapı hafifçe tıklatılmadan açıldı. “Bebeğiiim,” dedi Ebru şarkı söyler gibi. “Yaşıyor musun, yoksa mesaj sonrası ruhunu mu teslim ettin?” Hilal irkildi. “Hangi mesaj?” dedi hızlıca. Ebru bir an durdu. Sonra sırıttı. “Hah,” dedi. “Demek mesaj var.” Hilal yastığı kaptığı gibi Ebru’ya fırlattı. “Saçmalama.” Ebru yastığı kolayca yakaladı, yatağın kenarına oturdu. “Bak,” dedi ciddiymiş gibi. “Az önce adını bile anmadım. Sen kendin ifşa oldun.” Hilal yüzünü buruşturdu. “Ebru…” “Tamam tamam,” dedi Ebru ellerini kaldırarak. “Yargı yok. Sadece merak.” Sonra Hilal’e doğru biraz eğildi. “Kim?” diye fısıldadı. “Yeni çocuk mu? Yiğit mi?” Hilal sustu. Bu sessizlik, Ebru için yeterliydi. “Yoksa…” dedi yavaşça. “Başka biri mi?” Hilal başını çevirdi. Bakışlarını kaçırdı. Ebru’nun sesi bu kez daha yumuşaktı. “Miran mı?” Hilal’in kalbi hızlandı. Ama inkâr etmedi. “Mesaj attı,” dedi kısık bir sesle. “Bir şey yok yani. Sordu sadece.” Ebru kaşlarını kaldırdı. “Sadece sormak ha…” Sonra hafifçe gülümsedi. “Biliyor musun,” dedi, “sen ‘bir şey yok’ dedikçe benim içimde koca bir roman yazılıyor.” Hilal gülmemek için dudaklarını bastırdı. “Abartıyorsun.” “Abartmıyorum,” dedi Ebru net bir şekilde. “Seni tanıyorum.” Bir an durdu, sesini alçaltarak ekledi, “Kalbin karışık.” Hilal derin bir nefes aldı. “Evet,” dedi dürüstçe. “Biraz.” Ebru elini Hilal’in elinin üzerine koydu. “Bu kötü bir şey değil,” dedi. “Sadece yeni.” Sonra o tanıdık, şakacı tonu geri geldi. “Ama şunu söyleyeyim,” dedi göz kırparak. “Eğer Miran abi bir cümleyle seni böyle yapıyorsa…” Hilal hemen araya girdi. “Ebru!” “Tamam tamam,” dedi gülerek. “Susuyorum.” Ama susmadı. “Yine de,” dedi, “kim olursa olsun… senin kalbin güzel. O yüzden karışması normal.” Hilal başını Ebru’nun omzuna yasladı. “Bazen anlamıyorum kendimi,” dedi. Ebru onu hafifçe sıktı. “Zaten kim anlıyor ki,” dedi. “Biz sadece yaşıyoruz.” Hilal gülümsedi. Ama telefonu tekrar eline aldığında, ekran hâlâ karanlıktı. Ve kalbi, bir cevabı bekler gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD