✍🏻
Aylar, kimseye sormadan geçti. Takvim yaprakları sessizce düştü. Hilal için hayat, artık daha doluydu. Okul sınavlar… arkadaşlar… Ve Yiğit. Yiğit Hilale karşı artık daha net daha açıktı, artık ne duygularını nede hissettiklerini saklamıyordu.
Ama acele de etmiyordu, çünkü korkuyordu Hilalin yanlış anlayıp kndan uzaklaşmasından kokuyordu, bu yüzden yavaş yavaş kıza yaklaşıp kalbine girmeye çalışıyordu. Yan yana yürürken elini Hilal’in eline yanlışlıkla değdiriyor,
geri çekmiyordu. Mesaj atarken geceleri özellikle seçmiyor, hem kız yanlış anlamasın hemde bu durumdan rahatsız olmasın diye ama her sabah mutlaka “günaydın” diyordu.
Hilal ise… alışmıştı. Artık yiğit'in attığı mesajlar bir sabah rutinine dönüşmüştü, birisi tarafından düşünülmek, merak edilmek hoşuna gidiyordu.
Diğer taraftan Miran’ın yokluğuna da alışmıştı, son konuşmasından sonra Miran birdaha aramamış, kızda adam gitmeden önce aralarındaki oluşan soğukluktan dolayı rahatsız etmek istemişti.
Bu bir unutmak değildi. Bu, kabullenmeye benzeyen bir sakinlikti. Ve tam da bu sakinliğin ortasında… O beklemediği haberi aldı.
....
O sabah KURTOĞLU konak alışılmadık bir telaş içindeydi. Zerda Hanım erkenden kalkmış, mutfağın altını üstüne getirmişti. Ahmet Ağa avluda volta atıyor,
hiçbir şey söylemeden her şeyi kontrol ediyordu. Ebru’nun gözleri sürekli saate kayıyordu. Ama asıl farkında olmayan biri vardı Hilal...
O, odasında ders notlarını toparlıyor, salı günü olan matematik sınavına çalışıyordu, herzaman ki gibi sıradan bir gündü onun için.
Hilal masasının başında, defterine eğilmişti. Kalemi satırların üzerinde dolaşıyor ama aklı tam olarak derste değildi. Bir süredir böyleydi zaten, dikkatini toplaması daha uzun sürüyordu.
Kapı hafifçe tıklandı.
“Hilal?”
“Gel anne.”
Turna hanım kapıyı açıp içeri girdi. Yüzünde alışıldık, yumuşak ama aceleci bir ifade vardı.
“Elini çabuk tut,” dedi.
“Hazırlanıyoruz, birazdan çıkıyoruz.”
Hilal kaşlarını kaldırdı.
“Nereye anne?”
“Ahmet Ağa’lara,” dedi Turna, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi.
“Zerda yengenlere.”
Hilal bıkkın bir nefes verip kalemini bıraktı, dudaklarını büzerek
“Anne bugün gitmesek olmaz mı?” dedi.
“Önemli bir sınavım var, çalışmam gerekiyor. Hem… her zaman gidiyoruz zaten.”
Turna bir an durdu. Normalde olsa Ebru için kızı hepsinden önce hazırlanıp koşa koşa giderdi, ama demekki sınavı gerçekten de önemliydi. Hilal’in yanına yaklaşıp, biricik kızının saçlarını okşayıp içten bir öpücük bıraktı.
“Bugün olmaz kızım, hem yarın hafta sonu rahat rahat çalışırsın sınavına” dedi net ama yumuşak bir sesle.
“Bugün gitmezsek olmaz unuttun mu Miran geliyor.”
Hilal’in nefesi, fark etmeden yarıda kaldı.
“Ne…?” dedi çok kısık bir sesle.
“Miran abin,” diye tekrarladı Turna.
“Askerden dönüyor. Bugün.”
O an odanın içindeki her şey yerinden oynamış gibi oldu. Duvarlar, masa, defter… Hepsi bir anlığına anlamsızlaştı.
Hilal’in kalbi hızlandı. Ama bu hız, panik gibi değildi. Daha çok… hazırlıksız yakalanmış bir duygu gibiydi.
“Bugün mü?” dedi, sanki yanlış duymuş olabilirmiş gibi.
Turna başını salladı.
“Bugün. Gitmezsek olmaz kızım. Ayıp olur.”
Hilal yutkundu. “Tamam,” diyebildi sadece.
Turna yüzündeki memmnun gülümseme ile “Çok oyalanma,” dedi kapıya yönelirken.
“Üstünü başını toparla, biz seni aşağıda bekliyoruz”
Kapı kapandığında, Hilal olduğu yerde kaldı bir süre.
Sonra derin bir nefes aldı. Elini göğsüne koydu. Kalbi… olması gerekenden hızlıydı. Neden şimdi böyle hissediyordu ki Kendine gel, dedi içinden. Ama içindeki ses ona itiraz ediyordu.
Sonra anı bir farkındalık la Hilal aynanın karşısına geçti. Saçlarına baktı. Yüzüne. Ben de değiştim, dedi kendi kendine.
O da… o da değişmişmidir acaba... Ve ilk kez, bu karşılaşmanın nasıl olacağını gerçekten merak etti.
YILMAZ ailesi, Kurtoğlu konağına vardıklarında ev zaten hareketlenmişti.
Mutfaktan gelen sesler, tepsilerin tıkırtısı, alçak sesle konuşmalar… Zerda yenge Hilal’i görür görmez gülümsedi.
“Hoş geldiniz,” dedi.
“İyi ki geldiniz, Miran oğlumda birazdan gelir.” dedi içindeki heyecanı dışa yansımış coşkulu haliyle etrafta resmen şakıyordu.
Hilal başını sallayıp " sizin adınıza çok sevindim Zerda yenge, sağ salim gitti, şimdide sağ salim geri dönecek inşallah" Zerda yüzündeki şefkatli gülümseme ile "ah güzel kızım inşallah" dedi.
Hilal etrafta gözlerini gezdirip " Ebru nerede, görmedim onu"
" Mustfakta abisi gelecek diye yerine sığmıyor oradan oraya koşturuyor" dedi Zerda hanım heycan ve gururla. Hilal kıkırdayarak " eminim öyledir, bende gidip yardım edeyim" diyip mutfağa geçti.
Ebru çoktan kollarını sıvamış, akşam hazırlıklarına başlamıştı hilali görünce
“Geldinmi,” dedi neşeyle. " kusura bakma heycandan ve telaştan seni aramayı unuttum" dedi heyecanlı ve mahçup bir şekilde. Hilalde arkadaşının yanına gidip sıkıca sarıldıktan sonra şakacı bir şekilde "ee Ebru hanım bununda bir kenara yazdım, yok öyle kolay kolay unutulmak"
"Aşk olsun Hilal sen beni bilmiyor musun?" Hilalin yanağından makas alıp "biliyorum şekerim ama yinede yazdım bir kenara" diyip mutfaktaki işlere göz gezdirdi,
“Birlikte yapalım, yoksa sen her şeyi tek başına üstlenecek gibisin şuan” Ebru hilele öpücük atıp "canım arkadaşım hep de düşünür dedi" alaycı bir şekilde.
Hilal ile Ebru tezgâhın başına geçip evin yardımcılarına yardım ederken zamanda şu gibi akmış akşam olmuştu
Hilalin elinde yaptığı iş vardı ama zihni kapıdaydı, akşam olmuştu ve Miran birazdan gelecekti, onu görünce ne diyecekti nasıl bir tepki verecekti bilmiyordu
Her kapı sesi, kalbinin ritmini bozuyor, o mu geldi diye dikkatini kapıya veriyordu.
Bir süre sonra dışarıdan araba sesi duyuldu. Bu sefer diğerlerinden farklıydı.
Avluda bir hareketlenme oldu.
Sesler azaldı, herkes heyecanla kapıdan içeri girecek olan kişi bekliyordu
Sonra… Kapı açıldı.
Ebru elindeki sıcak böreği avluda ki yemek masasına ilerlerken kapıdan içeri giren Mira'nı fark etti
“Elim yanıyor!” diye bağırıp tepsiyi bırakıp, koşarak abisine gitti
“Abiii!”
Miran içeri adımını atar atmaz Ebru boynuna atıldı. Miran gülümseyip, kollarını kardeşinesardı.
“Bırak da nefes alayım,” dedi gülerek.
Zerda yenge hemen yanlarına geldi.
Oğlunun yüzünü avuçlarının arasına aldı.
Gözleri doluydu ama güçlü duruyordu.
“Hoş geldin, oğlum Mira'nım” dedi kısık bir sesle. Miran ennsinin elini öptükten sonra sıkıca sarıldılar, Zerda hanım oğlunun omzuna boynuna öpücükler kondurup yavrumm diye hasret gideriyordu, uzunca sarılmanın sonunda anne oğul ayrılınca Mira'nın gizleri babasına ilişti
Ahmet Ağa bir adım öne çıktıp Miran’a baktı. Başını dik tuttu.
“Hoş geldin oğlum,” dedi gururla. Miran büyük adımlarla babasının yanına gidip elini öptü. Ahmet bey oğlunu Erkekçe, kısa ama sağlam bir sarılmayla onu kendine çekti.
“Adam gibi gittin, adam gibi döndün evlat.”
Miran başını salladı.
“Sağ ol baba.”
İşte tam o anda… Gözleri, istemsizce içeride gezindi. Ve durdu. Hilal.
Mutfakla salonun birleştiği yerde duruyordu. Üzerinde sade bir elbise vardı. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Bir an. Sadece bir an koşup sarılmak istedi.
Ama Miran’ın içinden geçen, aylarca susturduğu her şey o saniyeye sığdı. Büyümüş diye geçirdi içinden, Bu, fark etmeden söylenen bir kelime değildi. Bu, insanın kalbine saplanan bir tespitti.
Hilal zaten ona bakıyordu o anda bakışları buluşmuştu. Hilal ne diyeceğini nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu, ne gülümseye biliyordu nede bir adım atabiliyordu. kısa süren bakismanin ardından Hilal kendini gülümsemeye zorlayıp başını hafifçe eğdi. Kibar, ölçülü, yerinde. “Miran abi,” dedi. O iki kelime, Miran’ın göğsünde bir yerleri acıttı.
“Hoş geldin.” Miran yutkundu. Bakışlarını çok kısa tuttu. “Hoş buldum,” dedi. Sesi sakindi. Ama içinde fırtına vardı. O an anladı, zaman geçmişti.
Hilal artık küçük bir kız çocuğu değildi değildi. Ve o… geri dönmüştü.
Ama hiçbir şey, bıraktığı yerde değildi.
Miran, valizini yere bırakırken kalbi sıkıştı.
Bu dönüş, hayal ettiği gibi değildi. Ne bir koşu,ne bir heyecan.Sadece… sessiz bir kabulleniş.Ben yokken büyümüş, diye düşündü. Sadece yaşı değil… dünyası da.
Ve ilk kez askerlikten döndüğü gün,
şunu fark etti, Asıl sınav şimdi başlıyordu.
....
Sofra her zamankinden daha özenli kurulmuştu. Bakır tabaklar parlatılmış, ekmekler sıcak sıcak örtünün altına alınmıştı. Ama bütün bu ihtimamın sebebi yemek değildi. Miran masanın baş tarafına, Ahmet Ağa’nın sağına oturdu. Hâlâ askerliğin getirdiği o alışkanlıkla, omuzları dikti. Sessizdi. Dinliyordu. Hilal ise masanın karşı tarafında, annesi Turna’nın yanındaydı.
Sandalyeye oturduğunda eteğini düzeltirken fark etti, elleri hafifçe titriyordu. Saçmalama, dedi içinden.
Bu sadece bir akşam yemeği. Ama değildi. Çalışanlar çorbaları koyarken konuşmalar yavaş yavaş açıldı.
Ahmet Ağa askerlikten, düzenlerden, sabah içtimalarından bahsetti.
Erkekçe, gururlu bir sohbetti.
Miran kısa kısa cevaplar verdi.
“İyiydi.”
“Alışıyorsun.”
“Bitti geçti.”
Ama sesi, eskisi kadar rahat değildi.
Hilal kaşığını çorbasına daldırırken başını kaldırdı. Tam o sırada Miran da başını kaldırmıştı. Bakışlar yine… kaçamak.
Miran hemen önündeki tabağa döndü.
Hilal de su bardağına uzandı.
Ebru bu sessizliği fark etmemek mümkünmüş gibi davranıyordu.
Ama gözleri, ikisinin arasında gidip geliyordu.
“Abi,” dedi birden.
“Yemekleri özlemişsindir ha?”
Miran başını salladı.
“Özlemez olur muyum,” dedi.
“Özellikle annemin yemeklerini.”
Zerda yenge gururla gülümsedi.
“Ye o zaman, oğlum” dedi.
“Zayıflamışsın.”
Hilal o an fark etti. Gerçekten de zayıflamıştı. Yüzü daha keskin, bakışları daha derinleşmişti. Ana yemekler geldiğinde sohbet biraz daha dağıldı.
okuldan, sınavlardan bahsedildi.
Zerda, Hilal’e dönüp
“Lise bayağı zorluyor mu seni?” diye sordu.
Hilal tam cevap verecekken Miran’ın sesi duyuldu. Sakin ama dikkatli.
“İyi gidiyor mu?”
Soru basitti. Ama Hilal’in kalbi, o an bunu bilmiyordu.
“İyi,” dedi.
“Yoğun ama alıştım.”
Miran başını salladı.
“Güzel.”
Sadece bu.Ama o güzel kelimesi, Hilal’in içinden bir şeyleri yerinden oynattı. Yemek boyunca başka cümleler de kuruldu, başka kahkahalar da atıldı.
Ama herkes biliyordu.
Bu masa, aynı masa değildi artık.
Ve bu sofrada, en çok konuşan şey…
söylenmeyenlerdi.
Sofra yavaş yavaş toparlandı. Tabaklar kalktı, sandalyeler çekildi. Salonda daha sakin bir hava vardı artık. Zerda yenge çayı hazırlıklarını kontrol etmek için mutfağa yönelirken,
Turna Hilal’e döndü.
“Tatlıları sen getir kızım, yardım et” dedi.
Hilal başını sallayıp mutfağa geçti. Tepsiye çerez kaseleri yerleştirdi. Şerbetli tatlılar, birkaç dilim kek… Her şeyi özenle dizdi. Tepsiyi kaldırdığında kalbi yine hızlandı. Bunu kendine itiraf etmese de, ne zaman Miranla karşı karşıya gelse heyecanlanıyordu.. Salona girdiğinde herkes yerini almıştı. Çay bardakları doluydu. Hilal eğilip tatlıları bırakırken, sıra Miran’a gelmişti, Miran başını kaldırdı. Bir an. Ne fazla, ne eksik. Hilal’in eli tepsiyi tutarken hafifçe titredi.
Miran bunu fark etti. “Dikkat et,” dedi alçak bir sesle. “Dökme.”
Hilal başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
“Merak etme,” dedi.
“eskisi kadar sakar değilim daha dikkatliyim.”
Miran hafifçe başını salladı. yüzündeki yarım gülümseme ile
“Eskiden de öyleydin.” dedim
O cümle, ikisini de aynı anda susturdu.
Hilal tatlıyı bırakıp geri çekildi.
“Afiyet olsun,” dedi. Gözlerini kaçırarak. Miran ise tam aksine gözlerinin içine bakarak “Sağ ol.” dedi
Hilal tepsiyi alıp mutfağa dönerken, kalbinin ritmi değişmişti. Miran ise çay bardağını eline aldı. Ama içmedi. Çünkü fark etmişti Bazı anlar, geçmişi bugüne fazla yaklaştırıyordu.
Ve bu…
tehlikeliydi.