MUTLUMUSUN

1465 Words
✍🏻 Çaylar dağıtılmış, herkes koltuklara yerleşmişti. Salonda yumuşak bir uğultu vardı. Kahkahalar kısa, cümleler ölçülüydü. Ebru koltuğun kenarına ilişmişti. Bir dizini altına almış, çay bardağını iki eliyle tutuyordu. Ama gözleri… hiç durmuyordu. Bir Hilal’e bakıyordu. Bir Miran’a. İkisi de konuşuyordu ama… birbirleriyle değil. Ebru kaşlarını hafifçe kaldırdı. Hımm, dedi içinden. Sonra sanki aklına o an gelmiş gibi, rahat bir sesle konuştu. “Hilal,” dedi. sanki bu konuları hiç konuşmamışlar gibi “ sınavlar nasıl gidiyor?” Hilal başını kaldırdı, sorduğu bu saçma soruya şaşırsada bozuntuya vermedi. “İyi,” dedi. “Yoğun ama güzel.” Ebru başını salladı. “Ben de öyle tahmin etmiştim,” dedi. “Zaten sen çalışkansın.” Sonra aniden Miran’a döndü. “Abi,” dedi. “Hilal bu sene bayağı değişti farkında mısın?” Salondaki hava bir an inceldi. Hilal hafifçe yerinden kimirdanirken Miran çayından bir yudum aldı. Zaman kazanmaya çalışır gibi. “Evet,” dedi sonunda. “Fark ettim.” dedi geçiştirmeye çalışır gibi, ama Ebru durmadı “Daha olgun, daha… kendinde.” dedi. Hilal Ebru’ya kaş göz yaparak ne yapmaya çalışıyorsun? der gibi bakarken biryandan da Mira'nın tepkilerini takip ediyordu. Miran başını sallayıp “Sorumlulukları arttığı için normal.” dedi Ebru dudaklarını büzüp “Hmm, demek öyle.” Bir an durdu. Sonra masum bir gülümsemeyle Hilal’e döndü. “Sen ne diyorsun canım?” dedi. “Değiştiğini hissediyor musun?” Hilal derin bir nefes alıp. Ebru'nun ne yapmaya çalıştığını anlamasa da sorgulamak istemedi sadece ona ayak uydurdu. “Bilmem,” dedi. “Zaman geçiyor işte. Miran abinin de dediği gibi sorumluluklar artıyor” Ebru başını yana eğdi. “Zaman her şeyi değiştiriyor,” dedi. “İnsanları da.” Bunu söylerken Miran’a baktı. göz göze geldiklerinden Miran sonunda kardeşinin ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Bu bir soru değildi. Bu bir yoklamaydı. Çay bardağını masaya bırakıp “Ben biraz dışarı çıkayım,” dedi. “Temiz hava iyi gelir.” Ayağa kalktığında Zerda yenge arkasından “Oğlum Çayını bitirmedin.” dedi Miran hafifçe gülümseyio “Sağol Ana sonra içerim" diyip kapıya yöneldi. Ebru arkasından baktı, sonra Hilal’e dönüp kaşlarını kaldırdı. Ama bir şey söylemedi. Henüz... Avlu serindi. Gece çökmüş, taş duvarlar günün sıcağını hâlâ tutuyordu. Miran bir adım ötede durmuş, ellerini cebine sokmuştu. Gökyüzüne bakıyordu ama gördüğü yıldızlar değildi. Ayak seslerini duyduğunda dönmedi. Kimin geldiğini biliyordu. Ebru yanına yaklaşıp sessizce “Abi,” dedi. Sesi her zamanki gibi yumuşaktı. Miran başını hafifçe çevirip kendisine kedi yavrusu gibi bakan kardeşine baktı. “Ne oldu güzelim?” Ebru omuz silkip S sanki çok önemsiz bir şey söyleyecekmiş gibi. “Yok bir şey,” dedi. “Şey diyecektim sadece…” Bir an durdu. Sonra gülümsedi. “Mutlumusun” dedi. Miran ne ima ettiğini analmaya çalışır gibi kaşlarını hafifçe çattı. merak dolu sesi ile "anlamadım" dedi “mutlumusun diyorum, aldığın kararların sonucunda ” Bir an sustu. Sonra çok sakin, çok net ekledi “Ve bu... gerçekten yaptığın şeyi doğru buluyor musun, çünkü bana saçma geliyor” Miran’ın boğazı düğümlendi, kardeşinin neyi ima ettiğini biliyordu ama yinede kendini ele vermek istmeiyordu. Bakışları bir anlık karardı, nefesi yarıda kaldı. Bakışlarını karanlık gökyüzüne sabitleyip. Ellerini cebinden çıkardı iki yanda yumruk yaptı ama ne yapacağını bilemedi. " Güzelim sen iyi misin" kardeşine yaklaşıp elini alnına koyup " ateşinde yok ama" diyip dudağını anlamadım der gibi büzüp kardeşinin vereceği tepkiyi bekledi Ebru geri çekilip başını eğdi " ben.. birşey demedim, saçmalıyorum öyle, malum son senem üniversite sınavı filan derken kafam gitti iyice" dedi. Abisinin cevap vermesine fırsat vermeden “İyi geceler abicim,” diyip koşar adım yürüyüp gitti. .... Ebru’nun ayak sesleri çoktan kaybolmuştu ama sözleri hâlâ oradaydı. Taş duvarlara sinmiş gibiydi.mutlu musun?. Miran başını eğip, ellerini cebine soktu, parmakları titredi. “Ben…” dedi fısıltıyla. Devamını getiremedi. Bir adım attı, sonra durdu. Göğsünde bir baskı vardı, nefesi daralıyordu. Ben ne yaptım? diye bir isyan başladı içinde. Hilal’in yüzü geldi gözlerinin önüne. Sessizliği… O kırılgan bakışı… “Tamam abi,” deyişi. O an anladı. Korumak sandığı şeyin aslında kaçmak olduğunu. Abi olmak bahanesiyle, kendi korkusunun arkasına saklandığını.kendi kendine “Ben seni yalnız bıraktım.” dedi Çenesini sıktı. Gözleri yandı ama ağlamadı. Çünkü Miran Kurtoğlu ağlamazdı. Ama o gece, ilk kez kendinden utandı. ... Hilal boş tatlı tabaklarını toplamış, mutfağa bırakmıştı. Her şey normaldi. Ama kalbi… Hiç normal değildi. Birden durdu. Elindeki tabağı tezgâha koyup elini kalbine götürdü, göğsünde ince bir sızı vardı. Sebebini bilmiyordu. Neden böyle oldum şimdi? diye düşündü, ama bir turlu cevap bulamıyordu. Sonra o geldi aklıma adını içinden söyledi. Abi… Bu kelime içini daha çok sıktı. Bir şey olmuştu. Ama ne olduğunu bilmiyordu. Tek bildiği kalbinin anlamsızca hızlanışı ve içini kaplayan o tanımsız hüzündü. Pencereye yaklaşıp geceye baktı. Aynı anda, aynı şehirde, iki insan… Birbirinden habersiz aynı avlunun gökyüzüne bakıp aynı soruyla yanıyordu. Ben ne yaptım? ... Ertesi gün, konak sabahın erken saatlerinden itibaren hareketlenmişti. Avluda kazanlar kurulmuş, bakırlar dizilmişti. Odun ateşinin dumanı taş duvarlara sinmiş, havaya et kokusu karışmıştı. Kadınlar bir yanda hazırlık yapıyor, erkekler avluda toplanıyordu. Miran için… Bir dönüş gecesiydi bu. Askerden dönen bir ağa evladı, ve bu toprakların genç ağası sessizlikle karşılanmazdı. Bu topraklarda dönüş, davulla, türküyle, kalabalıkla olurdu. Konak dolup taşmıştı. Aşiretin büyükleri, dost aileler, eski arkadaşlar… Herkes gelmişti. Avlunun ortasında çiğ köfte yoğruluyordu. Kollar sıvanmış, bakır tepsinin başına geçen yaşlı bir adam, ritimle yoğuruyordu. “Askere gitti delikanlıydı,” dedi biri. “Şimdi adam gibi adam döndü,” diye karşılık verdi diğeri. Davulun sesi yükseldi. Ardından zurna. Halay halkası kuruldu. Ayaklar yere sert bastı, omuzlar birbirine dayandı. Bu toprakların sevinci sessiz olmazdı. Konakta ise ayrı bir hava vardı. Sedirler dizilmiş, sofralar kurulmuştu. Türküler başladı. Bir ses yükseldi: “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar…” Sazın teli titrerken, sözler Miran’ın içine işliyordu. Gülümsüyordu. Herkese tek tek selam veriyor, el sıkıyor, omuzlara vuruyordu. Ama gözleri… Arada bir istemsizce kapıya kayıyordu. Hilal'i içerideydi. Kadınların olduğu tarafta. Onu görmek istiyordu. Ama görmemek de… elinde değildi. Babasının sesi yükseldi “Hoş geldin oğlum,” dedi gururla. “Bu konak senin adınla doldu bugün.” Miran başını eğdi. “Sağ ol baba,” dedi. Kalabalık, müzik, kahkahalar… Her şey yerli yerindeydi. Ama Miran’ın içinde bir boşluk vardı. Ne davul doldurabiliyordu, ne türkü. Bu gece onun içindi. Ama kalbi… başka bir yerdeydi. Ve o, bunu herkesten iyi biliyordu. Hilal ise o gece konağa bir ağa kızına yakışır şekilde hazırlanmıştı. Üzerindeki elbise, sade ama asil, beyazın içine saklanmış bir zarafet gibiydi. Belini ince bir kemer sarıyor, düğmeleri boyunca dökülen kumaş her adımında sessizce dalgalanıyordu. Uçlarındaki bej detaylar, onu daha da ağırbaşlı gösteriyordu. Saçları hafifçe dalgalıydı. Yüzünde abartısız, tertemiz bir makyaj vardı. Ne fazlaydı, ne eksik. Tam Hilal’e yakışır şekilde. Kadınların tarafında, biraz kenarda durmuştu. Eğlenceyi uzaktan izliyordu. Gülümsüyor, halay çeken gençleri izliyordu. Miran… Onu tam da o anda gördü. Bir anlığına nefesi kesildi.Gözleri kızın elbisesine takıldı, sonra yüzüne… Sonra tekrar elbisesine. Bu ne hâl? diye geçirdi içinden. Bu kız… Kendine kızdı. Bakmamaya çalıştı. Ama bakmamak mümkün değildi. Tam o sırada,nHilal’in bakışlarının kalabalıkta gezindiğini gördü. Miran’ın içi buz kesti. Başkalarına bakıyor, bana değil. Gözleri ondan başkasını görmesin istiyordu ama bir yandan da bu hakkı kendinde görmüyordu, sanane seni ne ilgilendirir desede olmuyordu, elinde değildi, içindeki kıskançlığı susturamıyordu. Bir düşünce düştü içine, zehir gibi. Başkaları da ona bakacak. Kalbi sertçe vurdu, çenesini sıktı Ve korktuğu da oldu. Halaydan ayrılan iki genç adam, göz ucuyla Hilal’e bakıp biri diğerine bir şey fısıldadı. Bakışları tekrar kıza döndü. Miran’ın içindeki her şey koptu. Ben mi delirdim mi… Yoksa gerçekten onun olana mı bakıyorlar? Adımlarını hızlandırdı. Müziği, kalabalığı, her şeyi geride bırakarak ona doğru yürüdü. Hilal onu fark ettiğinde, bakışlarında şaşkınlık vardı. “Miran abi—” Sözünü bitiremedi. Miran kolundan tuttuğu gibi onu avlunun arka tarafına sürükledi. Tutuşu sert değildi ama kararlıydı. Tartışmaya yer bırakmayan bir tutuştu bu. Sinirle kendi kendine birşeyler mırıldanıyordu ama çok sessyz olduğu icin kız ne dediğini anlamıyordu. Kimsenin onları görmediği, konak duvarlarının gölgeye düştüğü bir köşeye geldiler. Miran durup Hilal’e döndü. Gözleri karanlıktı. Sesi kontrollüydü ama içi fırtınaydı. “Burada ne işin var,” dedi. Hilal şaşkın ve masum bir şekilde " anlamadım" dedi “Orada… herkesin içinde erkekler tarafında ne işin var, Hilal! .” Hilal şaşkınlıkla ağzını açıp kapattı. Kalbi hızlandı. “Neden?” diye fısıldadı. Miran cevap vermedi. Çünkü söyleyecekleri… ağzından çıkarsa, yıllardır sakladığı her şey dökülecekti. Elini yavaşça kolundan çekip. Bir adım geri çekildi. Ama bakışlarını ondan çekemedi. Kıskançlığı… onu içten içe yakıyordu. dizgileyemediği duygular onu içten içe bitiriyordu. Ve o an anladı sorun sadece bir elbise değildi. Ve bu düşünce, Miran’ı paramparça ediyordu. Ellerini sertçe saçlarından geçirip derin bir soluk aldı sonra tekrar ona hala şaşkın şaşkın bakan sevdiğine baktı, onu kırmak üzmek istemiyordu sesini olabildiğince sakin tutup " kadınlar tarafından ayrılma, sonuçta bir gören olursa yanlış anlar" Hilal tekrar şaşırdı sonuçta kim ne diyebilirki o koskoca Erkan YILMAZ Ağa'nın biricik kızıydı ama bir yandan da Miran'a hak verip uysalca başını sallayıp "tamam Miran abi" dedi. bilerek abi kelimesinin üzerine basarak söylemişti
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD