6

958 Words
Kasaba, ayrı bir evrendeymiş gibi sakin....Büyülü bir ülke misali sanki ulaşılmazlık hevesinde. Yaşam sürüyor. İnsanlar seviyor, ayrılıyor, yaşıyor, ölüyor, yeniden doğuyor. Bozulmayan tek şey sükunet. Topraklar ekiliyor, hasat kaldırılıyor, düğünler yapılıyor, kökleri daha da güçlendirmek  için devamlı bir uğraş....          Dünyada hızla dengeler değişiyor, sanki iki kocaman kutup oluşuyordu. Büyük bütün bölünmüş, yerine birbirinden çok ayrı iki yarım yerküre çıkmıştı. Hayata bakışları, yaşamları,düşünceleri, beklentileri tamamen farklı iki yarım....Tüm bunlar olup biterken o mütevazı kasaba da bilmeden kendi acısına hazırlanıyordu.            Kemal, olayların az da olsa yolunda giden devranının verdiği  rahatlıkla, işleri bitince kahveye uğradı. Büyük ağaçların gölgelediği masalardan en diptekine doğru ilerledi, tahta iskemleye oturdu. Aklı, olanlara ermiyordu ama, kasabada okumuş insanlar da vardı. Onların olan biteni takip ettiğinin  farkındaydı. Zaman zaman gelip dinlerdi anlatılanları. Ama bugün nedense kimseyi göremedi. Normal zamanlardan farklı bir sessizlik vardı. Kahve sahibi Hüsmen bile yoktu ortalarda. Tek gördüğü, çay getiren cılız, solgun yüzlü çıraktı. Bir şey bildiğinden umutsuz olsa da sordu: 'Ustan nerede?'' Çocuk: ''-Haberin yok herhal olanlardan? Atıf Bey'i Bulgar komitacılar evinden alıp götürmüş. Kimse ne olduğunu bilmiyor. Herkes bir şey öğrenme derdinde. Ustam da çıktı.'' Demek, kötü eller yine kapılarını çalmıştı. Bu ilk değildi. Okumuş kısmını birer birer alıp götürüyorlardı. Ne oldukları belli değil. Sıkıntı hazırdı zaten, tek eksik yüreğine çöreklenmekti, o da oldu. Çayından yudum bile almadan kalktı yerinden. Tatsız  tuzsuz evine yollandı. Ağır ağır ilerlerken çocukluğunu, gençliğini geçirdi aklından. Güzel günlerdi onlar, güzelliğini sonradan anladığı saadet dolu günler. Karşıya geçti, sola dönünce eve ulaştı. Bahçeye girdi. Serinlesin  diye avlu yeni yıkanmıştı. Masa ütüne bir muşamba serilmiş. Akşam yemeğine hazırlık. İçeri girecek hali yoktu. Oracığa oturuverdi. Bir süre evdekiler geldiğini fark etmedi. Ilık akşam renklerinde kendi kendine oturdu, düşündü. Biraz ferahlık getiren rüzgarı yüzünde hissetti. Doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadı. Tek kendi olsa sorun değildi, nerede olsa yaşar giderdi. Aile sorumluluğu bambaşka.       Gülsüm tulumbaya doğru yürürken gördü Kemal'i: ''-Hoş geldin bey! Neden seslenmedin? Şimdi gördüm seni.'' ''-Bu akşam da böyle olsun.'' Hep kapıda karşılardı Gülsüm eşini, şimdiyse tuhaf geldi böyle olması ama, az çok tahmin etti. Yine bir şey olmuş, Kemal sıkkın.Üzerine gitmedi, nasıl olsa anlatırdı kendine. Sık boğaz etmedi onu. Neler, ne sıkıntılar yaşamışlardı beraber. Sağlık olsun, bunu da atlatırlardı. Sakin, saygılı yaklaştı: ''-Aç mısın? Hazır edeyim mi yemeği?'' ''-Biraz daha duralım, canım istemiyor henüz.''   Nesrin göründü kapıda, yıllarca görmemiş gibi koştu, babasına sarıldı. Kemal: ''-Dur! Şuna bak sanki beni yeni gördü!'' dedi ve güldü. Biraz durakladı: ''-Siz olmasanız, galiba şu yüzüm hiç gülmeyecek. Neyse, hadi bakalım, getirin yemeği, gerisini sonra düşünürüz. Gülsüm ve Nesrin mutfağa gittiler. Reyhan iyileşiyordu ama, hala ayağa kalkacak kuvveti yoktu. Ona ayrı hazırlanıyordu yemek. Kemal, Reyhanımı bir göreyim diye içeri girdi. Kızı aynı yerde, yatağında, solgun yüzüyle duruyordu.yaklaştı: ''-Yavrum nasıl oldun?'' ''-Daha iyiyim baba, yakında ayağa kalkarım.'' ''-İnşallah, o günü de göreceğiz.'' ''-Baba çok canım sıkılıyor, herkes geldi ama Atiye yok. Onu çok özledim. Anneme kaçtır soruyorum bilmem diye geçiştiriyor.'' ''-Gelir elbet kızım. Sen bir de bunu düşünüp üzme kendini. Dinlenip güçlen.'' derken Kemal, içinden ''Daha ne kadar saklayabiliriz?'' diye geçirdi. Düzelmeye başlayan keyfi yine bozuldu. Mutfağa seslendi: ''-Ben bahçeye çıkıyorum, yemeği oraya getirin.'' Gülsüm: ''-Zaten masayı hazır ettik,olur şimdi.'' Ağır hastalar gibi ayaklarını sürüyerek çıktı bahçeye. Her gün kendini daha da ezen yük artıyordu. Oturdu .Karısı ve kızı gidip gelip, ne pişirip taşırdıysalar hazır ettiler masaya. Dört köşe, tahta, masada, biri eksik üç kişi sessizce yemeklerini yediler. Tadı alınmayan, her zaman olanı devam ettiriyoruz misali..... Nesrin her şeyi toparlayıp gidince, Gülsümle yalnız kaldılar.Gülsüm: ''-Anlatsana....'' ''-Neyi anlatayım biliyorsun işte. Bugün de Atıf Bey'i götürmüşler. Karmakarışık, olan biten sır.'' ''-Aklım ermez konular. Ne isterler ki bizlerden? Etliye sütlüye karışmadan kendi yağımızla kavruluruz.'' ''-İşler dediğin gibi değil. Komitacılar, burada. Diklenecek kim varsa, tek tek alıp gidiyorlar, ürkütmeden insanları. Kasaba direnmesin istiyorlar. Belli ki tamamen kendi düzenlerini getirecekler.'' ''-Türkiye yardım etmez mi bize?'' ''-Edecek de bunlar sahtekar. Anavatan bize sınırı açınca, bunlar Türk diye, göçebeleri göndermişler. Başlarından atmak için. Bunun üzerine gidenler geri çevrilmiş, sınır da kapatılmış.'' ''-Eee ne yapacağız şimdi?'' ''-Ben de bilmiyorum. Allah yardımcımız olsun. Bir şey daha söylendi ki doğru olmasın diye hep dua ediyorum. Kasabamıza yakın yerlerde Rus tankları görülmüş.'', ''-Amaaaannnnn!!!! Moskof gelmiş!!!! Ne ederiz ?'' ''-Sus, bağırma hele! Kızlara duyurma! Reyhanım hala zayıf. Toparlan.'' ''-Aklım gidiverdi birden!'' ''-Tamam sus! Nesrin geliyor.''     Nesrin kahveleri bıraktı, içeri döndü.Gülsüm: ''-Ola ki birden gitmemiz belki de buradan kaçmamız gerekti, hazırlıklı olmalıyız.'' ''-Haklısın, bunları düşünmek gerek şimdiden.'' ''Bahçeyi, tarlayı, değirmeni olduğu gibi bırakıp gidemeyiz. Satsak!...'' Kemal dondu kaldı.bunları daha evvel hiç aklına getirmemişti. Dededen, babadan kalanlardan, bir yaşamdan kopmak ne kadar zordu. İçi burkuldu. Bunlar hı deyince de satılmazdı ki!....Balkan göçünü hatırladı. Taze delikanlıydı o vakitler. Yine bir kaos yaşanmıştı. Çoğu kişi toprağını satmaya kalktı, bir kısmı becerdi bunu ama, komitacılar her şeylerine el koydu. Bir üstlerindekiyle yollara dökülüp ne acılar yaşamıştılar o yıllarda. Aynı kabus başlarına gelmemeliydi.....Gelmemeliydi....İyice düşünüp doğru kararlar almalıydı Kemal. Sonunda: ''-Yarın kahveye giderim, Halil Efendi'ye bakarım. Oradaysa yol yordam öğrenirim. O bilir her şeyi. Dikkat çekmemek çok önemli. Sezdirmeden yapmalıyız her bir işi. Anlaşılırsa, komitacılar önceden yaptıkları gibi her şeyi alırlar. Yalın ayak, başı kabak yollarda kalmak da var.'' ''-Haklısın. Kimselere tek laf etmem.'' ''-Haydi, namazımızı kılıp uyuyalım. Bakalım yarın bizleri neler bekliyor?''     Yerlerinden kalkmışlardı ki o güne dek duymadıkları, homurtular, metal sesleri inletti ortalığı. Sanki kasabalarında savaş başlamıştı. Bilmedikleri dilde bağırıyordu yabancı insanlar. Nesrin bahçeye fırladı: ''-Ne oluyor baba?'' ''-Sus! Gir içeri!'' Nesrin içeri kaçtı, adeta yok oldu. Ortalık gündüz gibi aydınlanmıştı, uğultular, bağırmalar, ağır metal sesleri arttıkça artıyordu. Arada bir çığlıklar duyuluyordu. Kemal de korkmuştu ama belli etmemeliydi. Bahçe kapısını aralayıp usulca baktı ve uykuda gibi sayıklarcasına: ''-Moskof askeri gelmiş....Tanklar geçiyor.....''     Kıyamet günü gelmişti.....Yer gök inlemekte.....Gülsüm ve Kemal kaçarcasına evlerine girdiler. Gülsüm çöktüğü yerde ağlıyor.....Nesrin donup kalmış.....Kemal kendini bilmez bir halde, ''Ne edecez!....Ne edecez!!!!''diye sayıklar gibi söylenip evin içinde bir oraya bir buraya yürüyüp duruyordu....Tek sakin Rukiye.....Yine güçsüz, yine uykuya kapılmış.........
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD