22

881 Words
     Kış tüm hükmü ile sürmekte. Değişmeyen tek şey, soğuğun getirdiği sükut. Kasaba, karlar altında bir masal evrenine dönmüş....Herkes, kabuğuna çekilmiş. Yaşamın daha kolay hale geldiği, ısının normale döndüğü günleri beklemekte....Kasabanın tek kahvesi bile, hiç olmadığı kadar yalnız....    Kar yüksekliği, diz boyunu aşmış....Bir de çıkan acı soğuk...Her yeri dondurmuş, cam gibi.... Kemal, yapacak bir şey bulamamanın sıkıntısıyla evden çıkmış, büyük bir macera yaşar gibi atlaya zıplaya, bazen de düşe kalka kahveye vardı. Kirpikleri buz tutmuş, yüzü beyaz mor karması, büyük kuzineye en yakın iskemleye çöktü. Ellerini harlaşmış alevlere tutup ovuşturmaya başladı. Bir yandan etrafı kolaçan etti. Laflayacak insan gerekti kendine. Boşuna...Kahveci Muhsin ve cılız çırağından gayrı kimse yok: ''-Kolay gelsin Muhsin! Bu kasabanın adamları sırra kadem basmış sanırsam!'' ''-Malum kış! Evde pineklemeyi daha çok seviyorlar....'' ''-Nereye kadar? Herhalde aylarca karılarının dizinin dibinde  oturacaklar! Ha ha ha ha!!!!'' Kendi söylediğine, kendi güldü, Muhsin'i de güldürdü.Yaşlı adam: ''-Getir hele bir çay! Okkalı olsun!'' Cılız çırak,işsizlikten bıkkın, yerinden fırladı: ''-Doldur usta! Hemen götüreyim!'' Musin güldü keyifle: ''-Ateş parçası mübarek!'' Kemal, deve kervanı geçirircesine, şıngır şıngır çayının şekerini karıştırdı. Höpürdeterek ilk yudumunun keyfini çıkardı: ''-Pek güzel olmuş! ''Geniş camlardan bir süre dışarıyı seyretti. Yüzü aydınlandı: ''-Muhsin! Gözün aydın! Günün ikinci müşterisi geliyor!''  Kapı, gürültüyle açıldı. Ahmet, soğuktan uyuşmuş, daldı içeri. Aralarında anlaşmışlar gibi o da ilk önce kuzineye yöneldi. Az önce Kemal'in konakladığı iskemleye çöktü. Güldüler. İç güdüsel, aynı hareketler. Diğerleri gülüştüler. Ahmet, ne oluyor gibisinden aval aval baktı. Sonra kalktı, dünürü Kemal'in yanına oturdu....Hoşbeş sohbete giriştiler. Kemal: ''-Dünürüm, bebemiz nasıl?'' ''-İyi, hızla büyüyor, evimizin coşkusu. Ne zamandır uğramadınız. Bir akşam hanımı, kızı al da gel. Bekleriz her zaman.'' ''-Gülsüm biraz keyifsiz, soğuklara pek dayanıklı değil. Geleceğiz elbet, hep aklımızdasınız. Biraz iyi olsun, sizdeyiz.'' ''-Her zaman başımızın üzerinde yeriniz var.'' Kemal, önemli bir şeyi hatırlamış gibi ciddi bir havaya büründü: ''-Muhsin! Tren kazası ile ilgili yeni bir haber var mı? Sen bilirsin.'' ''-Geçende bir komitacı uğradıydı. Niyeti kasabamızı kontrol etmekti de aklım işleyiverdi birden. Ben de ondan haber alayım diye tren kazası nasıl olmuş diye sordum.'' ''-Eee! Anlat!'' ''-Anlatıyorum ya! Dinle! Kazanın sebebi buz tutan raylarmış. O yüzden çıkmış yoldan. Bir sürü ölü ve yaralı varmış ama, sağ kurtulanlar da olmuş .Kazayı geç haber almışlar, çok sapa bir yerde devrilmiş. Yardım da gecikmiş. Kurtulup ama, donarak hayatını kaybedenler olmuş bu yüzden.'' ''-Vah vah!! İnsancıklar büyük felaket yaşamışlar.'' ''-Sorma! Tesadüfen dağ köylerinde yaşayanlar görmüş olanları ilkin. Hemen askere haber uçurmuşlar da sağ kalanları kurtarmışlar. Yaralılar taşınmış hastanelere ama ,bir şey daha var ki insanı dehşete düşürüyor.'' ''-Ne?'' ''-Kaza sırasında, bir kısım yolcu dışarı savrulmuş. Bazılarını kurtlar parçalamış. Tam bir vahşet.'' ''-Deme!!'' ''-Evet, böyle, böyle....Komitacı söyledi.'' ''-Kurtulanlar ne olmuş?'' ''-Yaralılar şehir hastanesinde, sağlam olanları da diğer tren seferine kadar bekletiyorlarmış. Öbür trenle Türkiye'ye gönderecekler.'' ''-Diğer sefer ne zaman belli değil tabii!'' ''-Bulgar'ın keyfine kalmış gayrı! Bilirsin eziyeti pek severler .Kuyruk acısı var ne de olsa!'' ''-Doğru dersin. Türk köylerinde yaptıkları katliamlar daha  unutulmadı. Çok da acımasızdır gavur.'' ''-Kundaktaki bebelere acımayıp kesen, bize mi acıyacak!'' ''-Allah yardımcımız olsun!'' ''-Amin!''    Şimdiye kadar, sessizce konuşulanları dinleyen Ahmet lafa karıştı: ''-Nereden nereye! Bir zamanlar, karşımızda korku ile titreyen gavur, aslan kesildi!'' Muhsin: ''-Arkasını sağlama dayadı ya! Tabii aslan kesilir! Moskofla beraber gayri.'' ''-Maalesef durum artık böyle!'' ''-Çayları tazeleyelim mi?'' ''-Getir yenilerini!'' dedi Kemal. Sıkılıp evden çıkmıştı da bu duyduklarından sonra içi iyice karardı. Bunaldığını hissetti: ''-Hava alayım, açılayım diye çıktıydım evden. Bunları işitince daha kötü oldum.'' Muhsin: ''-Gerçek şeyler bunlar. Hakikatlere gözümüzü kapatamayız .Bilelim ki tedbiri zamanında alalım.'' ''-Haklısın! Ama üzülmemek elde değil!'' Ahmet: ''-Üzülüyoruz ama kendimiz için değil. Biz yaşayacağımızı yaşadık. Bir yıl az ya da çok yaşasak farkı yok bizim için. Önemli olan çocuklarımız,  torunumuz. Böyle, bazen ince düşününce, aynı sıkıntı bana da geliyor.'' Muhsin, çaylarını masaya bizzat kendisi  getirdi, yanlarına ilişti: ''-Can sıkmak, derdin dermanı olmaz. İş olacağını varır. Tedbirli olursak, en az zararla kurtuluruz. Gerisi takdir-i ilahi....'' Ahmet: ''-En kötü ihtimal, alırız çoluğu çocuğu, has topraklarımıza döneriz!'' ''-Aklın yolu birdir. Yapacağımız en son iş budur. Haydi için şimdi çaylarınızı sıcak sıcak!'' Kemal ve Ahmet, iki dünür, aynı anda çaylarını yudumlamaya koyuldular. Bir süre, uğuldayan rüzgarın sesini dinlediler. Düşüncelere kapıldılar. Cılız çırak, kuzinenin yanında gevşemiş, uyuklamakta....Sessizliği bozan Ahmet oldu: ''-Eve varayım. Akşam oluyor. Ali ile oyalanırım biraz da keyfim yerine gelir.'' Muhsin: ''-Haydi uğurlar ola! Bizim için de sev keratayı! Torun gibisi var mı?!''dedi ve evine gelen misafir gibi, Ahmet'i kapıya kadar uğurladı. Döndü, tekrar Kemal'in yanına oturdu: ''-Ne o sen de mi kalkıyordun?'' ''-Dedim ya! Gülsüm biraz rahatsız. Boş bırakmayayım evi. Ne olur ne olmaz!'' ''-Seni de yolcu edeyim ama, arayı açmayın, gene gelin. Çırak ile canımız sıkılıyor yalnız.'' Kemal, uyuklayan çırağı gözüyle işaret edip güldü: ''-Belli oluyor. Gelirim yine bir ara. Allah'a emanet olun!'' ''-Katip ile Çelebi olduk!Ha ha ha ha!...Haydi güle güle!''      Kemal, yüzünü dalayan rüzgarda, gözlerini kısarak yola koyuldu. Kaymadan, düşmeden ağır adımlarla evine yollandı. Önünde adeta aşılmaz engeller var hissine kapıldı. Aklına yine tren kazası ile ilgili duydukları geldi. Kendisi kısacık yolu nasıl yürürüm diye düşünürken, zorlanırken, dağ başında kalan insanların çaresizliğine bir daha üzüldü. Yaşanan tam anlamı ile bir felaketti. Hele, canlı canlı parçalanıp ölmek, kanını dondurdu...Eskiler: ''-Allah, ölümün de hayırlısını versin!'''der. Doğruydu. Ölmek var, ölmek var....Uzaktan evini görünce, bir sıcaklık çöktü yüreğine. İnsanın yuvası gibi var mı?!..Hızlandı. Sebepsiz bir heyecanla, adeta kendini eve attı.     Diri kalmak, yine baskın geldi ölüme....Ne kadar büyük acılar yaşansa da nefes alabilmek her zaman için daha güzel....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD