(Teaser)
Aynaya her baktığımda sakallarımın yeni yeni çıktığını görüyor, sesimin o tuhaf, çatallı tonunu duyuyordum.
Çocukluktan erkekliğe geçişin o en sancılı, en kafa karıştırıcı yaşındaydım: On beş.
İçimde ne olduğunu anlamadığım, adını koyamadığım bir fırtına dönüp duruyordu. Ama ne zaman benden sadece bir buçuk yaş küçük olan o yeşil gözlü kıza baksam, göğsümün daraldığını, o fırtınanın yön değiştirdiğini seziyordum.
Arslan babam ve Kadife annem bizi bu yaz kampına gönderirken, benim onu koruyacak sakin, uslu "abi" olduğumdan çok emindiler. Bilmiyorlardı. Benim içimdeki o toymuş gibi duran koruma içgüdüsü, çoktan tehlikeli bir mülkiyet duygusuna dönüşmüştü.
Kamp alanındaki ağaçların gölgesinde, gözlerim deli gibi Belis’i arıyordu. Onu bulduğum an ise beynimden aşağı kaynar sular döküldü.
Uzun dalgalı saçları omuzlarından dökülürken, cıvıl cıvıl neşesiyle kampa gelen çocuklardan biriyle konuşuyordu. Çocuk aniden uzandı ve Belis’in o küçücük elini tuttu.
O an zihnimdeki her şey karardı. Kanımın damarlarımdan bir lav gibi çekildiğini, o toy bedenimin saf, katıksız bir öfkeyle gerildiğini hissettim. O kız sadece benim gözümün önünde olmalıydı. Ona benden başka kimse dokunamazdı.
Adımlarım benden bağımsız olarak ileri atıldı. Toprağı eze eze yanlarına vardım. Heyecandan ve öfkeden titreyen ellerimle, tek bir hamlede Belis’in ince bileğini kavradım. Çocuğun elinden sertçe, adeta sökerek çektim.
"Abi?" dedi Belis, yeşil gözleri şaşkınlıkla açılırken. Bana yalnızca korktuğu zaman yada başı belaya girdiğinde 'Abi' derdi.
Cevap vermedim. Ergenliğin o kontrolsüz hırsıyla dişlerimi birbirine öyle bir bastırmıştım ki çenem ağrıdı. Belis’i arkama alıp sinirle sürüklemeye başladım. Arkamızdan gelen o ses, pimi çeken son şey oldu.
"Ne oluyor lan!? Kimsin sen?!"
Çocuğun sesi kamp alanında yankılandığında, Belis’in elimdeki bileği titredi. Korkmuştu.
"Abi dur bir dakika, tamam... Tamam gidelim," diye fısıldadı arkamdan. Sesi o kadar narin, o kadar tedirgindi ki içimdeki o ergen öfkesi tamamen çığırından çıktı.
Durmadım. Ağır ağır arkama döndüm. Bakışlarım çocuğun üzerindeyken, çocuk üzerime doğru yürümeye cüret etti. İşte o an, Arslan Bey’in evinde büyüyen o sessiz, uysal çocuk tamamen yok oldu. Kendimi tutamadım. İleri doğru fırladım ve sağ yumruğumu bütün o kontrolsüz, toy gücümle çocuğun tam yüzünün ortasına indirdim. O net bir şekilde duyulan kemiğin kırılma sesiyle çocuk acıyla geriye doğru savrulup burnunu tutarak yere yığıldı.
Nefes nefese kalmıştım. Parmaklarımdan sızan kanın sıcaklığını hissederken arkama döndüm ve Belis’e baktım. Korkuyla dudakları aralanmış, sanki beni ilk defa görüyormuş gibi bakıyordu. Ona doğru bir adım attım, ergenliğin getirdiği o boğuk, yeni kalınlaşan sesimle fısıldadım:
"Sana benden başka kimse dokunamaz Belis. Duydun mu beni?"
***
O zamana kadar bu evde tek bir defa bile yabancılık çekmemiştim. Fakat o gün, her şey değişti. Kampa gelen Kadife annem, kamp müdürleriyle konuşurken ve burnunu kırdığım o şerefsiz oğlanın ailesinden özür dilerken uzaktan onu izledim. Tüm masrafları karşılayıp bizi kamptan aldığında, Belis’le arabanın arka koltuğuna geçip oturduk. Dikiz aynasından bana attığı o kısa, sorgulayıcı bakışların farkındaydım ama bakamıyordum yüzüne.
Tek bir kelime bile etmeden onca yolu geri döndüğümüzde, Arslan babam bizi evin kapısında karşıladı. Belki de devamlı problem çıkaran bir çocuk olsaydım bu kadar şaşırmazlardı. Ama ben ilk defa böyle bir sorun yaratmıştım. Aklım başıma geldiğinden beri onların öz çocuğu olmadığımı biliyordum. İlkokula başladığımdan bu yana, öz dayım Peyman’la da sık sık telefonda görüşüyordum. Arabadan inerken Arslan babamın gözleri üzerimdeydi. Sert, anlamaya çalışan gözleri...
Ağzımı açmadan doğrudan odama çıktığımda artık burada daha fazla duramayacağımı biliyordum. Belis’den uzaklaşmalıydım. Dayımın yanına, İtalya’ya gitmeliydim. En iyisi buydu. Çünkü ona karşı gün geçtikçe içimde büyüyen bu koruma içgüdüsü, artık zapt edilemeyecek derecede kontrolümden çıkmıştı.
O akşam yemeğe inmedim. Aşağıda Belis’e neden böyle bir şey yaptığımı sorduklarından emindim. Ama ne gelip beni sıkıştırdılar ne de hesap sordular. Benim canımı yakan tek şey, Kadife annemin, o şerefsizin annesinin önünde nasıl mahcup olduğunu kendi gözlerimle görmek olmuştu. Onun benim üzerimde olan emeğini asla ödeyemezdim. Hele ki.. Bana abi diyen, bir çığ gibi git gide büyüyen, hastalık derecesinde bir saplantıyla bağlanmaya başladığım kişi beni büyüten ailenin , birlikte büyüdüğümüz kızıysa.. Bunu onlara yapamazdım...
Kafama koymuştum artık... Buradan gidecektim ve bir daha asla dönmeyecektim...