bc

ÇALINAN KALP

book_age18+
447
FOLLOW
5.7K
READ
HE
heir/heiress
serious
kicking
campus
city
childhood crush
like
intro-logo
Blurb

Yeni bir okul, yeni bir başlangıç… Mira için her şey tam da böyle başlamalıydı. Hayalini kurduğu okulun kapısından içeri adım attığı ilk gün, umutlarıyla birlikte geçmişinden kaçabileceğini sanıyordu. Ama bazı karşılaşmalar vardır; kaderin inadına, ilk bakışta her şeyi altüst eder.

Bir sınıf, bir bakış, bir tartışma… Ve hiç tanımadığı ama sanki hayatına çoktan dâhil olmuş biri: Merih.

Gururla öfkenin, cesaretle inatçılığın çarpıştığı bu hikâyede; güç dengeleri, yanlış anlaşılmalar ve bastırılmış duygular gün yüzüne çıkıyor. Mira, bu okulda sadece derslerle değil; kendisiyle, geçmişiyle ve hiç beklemediği duygularla da yüzleşmek zorunda kalacak.

Peki bazı kavgalar gerçekten nefret mi doğurur…

Yoksa en derin bağlar, en sert çatışmaların içinden mi çıkar?

Lise kurgusu sevenler için🥰💕

Not: Bölümler her pazar gelecektir.🦋

chap-preview
Free preview
İlk kıvılcım🌷
Kapının sertçe çalmasıyla, zihnimdeki rüyaların o büyülü ve puslu perdesi bir anda ortadan yırtılmış gibi oldu. Sıcacık, yumuşacık yorganın altında adeta bir yumak gibi kıvrılmış, tam da bitmesini hiç istemediğim tatlı bir düş görüyordum. Ancak annemin sesi, sabahın o huzurlu sessizliğini keskin bir çan gibi delip odada yankılandı: — Hadi Mira, uyan artık! Kahvaltı hazır, seni bekliyorum! Derin bir nefes alıp mırıldanarak yatağımın içinde doğruldum. Gözlerim hâlâ uykunun ağırlığıyla yarı kapalıydı; başım sanki bir mıknatıs varmış gibi ısrarla yastığa geri yapışmak istiyordu. “Geliyorum anne…” dedim, sesimdeki o bezgin oflamayı gizleyemeyerek. Uykum tam en güzel yerinde bölündüğünde hep böyle huysuz olurdum. Benim için uyku sadece dinlenmek değil, bir lüks, hatta ruhumun dinlendiği neredeyse kutsal bir ihtiyaçtı. Yataktan kalkmak, o sıcak yuvadan ayrılmak her sabah verdiğim en büyük savaştı. Üzerime aceleyle, rengi solmuş askılı bir tişört, altıma da rahat, kısa bir şort geçirdim. Aynaya bakmama gerek bile yoktu; saçlarımın darmadağınık, göz kapaklarımın ise uykusuzluktan şişmiş ve ağır olduğunu biliyordum. Fakat ayna karşısında vakit kaybedecek lüksüm yoktu; saatin kaç olduğunu fark ettiğim an içimi bir telaş kapladı. Okula geç kalmak üzereydim ve bu durum öğretmenimin o meşhur azarlarından birini yememe neden olabilirdi. Odamdan çıkıp merdivenlere yöneldim. İnerken evin yaşlı tahta basamakları, sanki uyanmamı protesto eder gibi her adımımda gıcırdıyordu. Henüz mutfağa varmadan burnuma demliğin ucundan süzülen taze çay kokusu ve kızarmış ekmeklerin o iştah açıcı kokusu doldu. Masaya oturduğumda annem çoktan tabağımı hazırlamıştı. Hızlıca bir dilim ekmeğin arasına peynir ve zeytin sıkıştırıp, tadını bile tam almadan çiğneyip yuttum. Birkaç yudum çay içtikten sonra sandalyeden fırladım, çantamı tek hamlede kaptığım gibi kendimi dışarı attım. Dışarıdaki hava, sabahın o kendine has serinliğini henüz kaybetmemişti. Gökyüzünde gri bulutların arasından utangaç bir güneş sızmaya çalışıyor, sokaklarda ise güne yeni uyanan insanların aceleci, telaşlı adımları yankılanıyordu. Okul yoluna girdiğimde adımlarım gayri ihtiyari hızlandı. Zihnim ise karmakarışıktı; burs sınavı, gelecek planlarım ve yetişmem gereken dersler arasında mekik dokuyordum. Düşüncelerim o kadar dalgındı ki, etrafımdaki dünyadan tamamen kopmuştum. Tam karşıdan karşıya geçmek için yola adımımı atmıştım ki… Birden dünyam karardı! Koca bir araba, asfaltta çığlık atan lastik sesleriyle üzerime doğru adeta bir canavar gibi fırlamıştı. O an kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi küt küt atmaya başladı. Beynim "kaç" dese de bacaklarım sanki yere zincirlenmişti; milim kıpırdayamıyor, donup kalmış bir şekilde bana yaklaşan ölüme bakıyordum. Zaman mucizevi bir şekilde ağırlaştı, saniyeler sonsuz bir dakikaya dönüştü. Tam metalin soğukluğunu bedenimde hissedeceğim anda, çelik gibi güçlü bir el kolumu kavradı. Beni o kadar büyük bir hızla kenara çekti ki, dengemi sağlayamadım. Kurtarıcımla birlikte sertçe yolun kenarına, kaldırıma savrulduk. Gözlerimi sıkıca kapatmıştım; tekrar açtığımda ciğerlerime soğuk asfaltın ve tozun o keskin kokusu doldu. Kalbimin atışı kulaklarımda güm güm yankılanıyordu. Nefes alıyordum… Yaşıyordum! Damarlarımda dolaşan o korku yerini yavaşça tarif edilemez bir yaşama sevincine bıraktı. Hemen toparlanıp üzerimdeki tozları silkeledim ve beni ölümün kıyısından çekip alan o gizemli çocuğun üzerinden kalktım. O da hiçbir şey söylemeden, yüzünde tuhaf bir ifadeyle aceleyle doğruldu. İçim minnetle doluydu. Tam ona dönüp, sesimi yumuşatarak “Hayatımı kurtardığın için gerçekten çok teşekkür ederim, sen olmasan…” diyecekken, gördüğüm manzara karşısında kelimeler boğazıma dizildi. Karşımda minnet bekleyen bir kahraman değil, öfke saçan bir çift göz vardı. — Kızım, senin aklında bir sorun mu var?! dedi, sesi mahallede yankılanan bir hışımla. — Karşıya geçerken neden etrafına bakmıyorsun? Kendi canını pazarda mı buldun sen? Tamam, bakmadın diyelim, bari araba gelince heykel gibi donup kalma! Kaçma ihtimalin vardı, niye orada aptal gibi dikildin? Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı; az önceki minnet duygum saniyeler içinde yerini harlı bir öfkeye bıraktı. Sesim heyecandan ve sinirden titredi ama geri adım atmaya niyetim yoktu: — Sen kendini ne sanıyorsun? Bana bu şekilde bağırma hakkını nereden buluyorsun? İyilik yaptın diye beni aşağılayamazsın! İstemiyorsan kurtarmasaydın, kimse sana yalvarmadı! Çocuğun gözlerinde alaycı, bir o kadar da sinir bozucu bir parıltı belirdi. Dudaklarının kenarı, beni küçümsediğini belli eden çirkin bir gülüşle yukarı kıvrıldı: — İşte bu kızlar hep böyle… Hayatını kurtarıyoruz, canımızı dişimize takıyoruz, sonra da karşılığında nankörlük görüyoruz. Bir de zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyorsunuz ya, o en komiği. Hepiniz aynısınız, bir gram farkınız yok! Söylediği son cümle bardağı taşıran son damla olmuştu. İçimde küçük bir kıvılcımın aniden harlanıp devasa bir aleve dönüşmesi gibi öfkem tüm bedenime yayıldı. Yüzümün yandığını, yanaklarımın öfkeden kıpkırmızı kesildiğini hissedebiliyordum. Ellerim istemsizce yumruk olmuş, tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. — Asıl siz erkeklerin hepsi aynısınız! diye bağırdım, sesim sokağın öteki ucundan duyulacak kadar gür çıkmıştı. — Gücünüzü sadece kaba kuvvette ve karşınızdakileri aşağılamakta kullanıyorsunuz. Zorbalıktan başka bir şey bildiğiniz yok! Kelimelerim ağzımdan buz gibi, keskin birer bıçak gibi dökülmüştü. Çocuğun cevap vermesine, o küçümseyici tavrını sürdürmesine izin vermeden arkamı döndüm. Okul yolunu tuttuğumda adımlarım her zamankinden daha sert, nefes alışverişlerim ise öfkeyle doluydu. Sınıfın kapısına vardığımda, sakinleşmek yerine içimdeki o fırtınayı daha da büyütmüştüm. Kapıyı sert, sinirli bir hamleyle açıp içeri daldım. Kapının çarpma sesiyle birlikte sınıftaki bütün gözler aniden benim üzerimde toplandı; içerideki o gürültülü hava bir anda buz kesti. Öğretmenimiz masasında oturmuş, elindeki notlara veya tahtaya bakıyordu. Başını kaldırdı, gözlüklerinin üzerinden bana bakarken sesi salonun her köşesinde yankılandı: — Yerine geç Mira! Derse bu kadar geç kalıp bir de gürültüyle girmeye utanmıyor musun? Sesi öfke ve otoriteyle karışık, oldukça soğuktu. O da bir erkek öğretmendi; duruşu tavizsiz, ifadesi ise sanki taştan yontulmuş gibi donuktu. Hareketsizliği, az önceki çocuk gibi kaba ve sabırsız davranışı… Hepsi, o hırçın çocuğa karşı söylediğim "Erkeklerin hepsi aynı" sözünün ne kadar haklı olduğunu kulağımda bir kez daha yankılattı. "İşte," diye geçirdim içimden, "Bu da kanıtı. Ne kadar yaşlı ya da genç olurlarsa olsunlar, hepsi aynı hamurdan." Hiçbir şey söylemedim, dudaklarımı birbirine bastırarak sessizce en arka sıradaki yerime oturdum. İçimdeki o yangın yavaşça sönmüyordu ama sınıfın huzurunu daha fazla bozmamak, dikkatleri üzerime çekmemek için susmayı seçtim. Aslında bugün sinirli olmamın ötesinde, içimde devasa bir heyecan vardı. Haftalar önce girdiğim burs sınavının sonuçları bugün açıklanacaktı. O burs benim için bir kurtuluş biletiydi; gecelerce uykusuz kalmış, dirsek çürütmüş, her bir soru için ter dökmüştüm. Hayalim, o çok istediğim prestijli özel okulda okumaktı. O okulun kapısı, benim için tamamen farklı bir geleceğe açılacaktı; yeni dersler, vizyonu geniş arkadaşlar ve hayatımı baştan sona değiştirecek fırsatlar... Telefonumun her an ulaşılabilir olması gerekiyordu; çünkü eğer kazanırsam beni o numaradan arayacaklarını söylemişlerdi. İçim bir yanda umutla dolup taşarken, diğer yanda "ya olmazsa" korkusuyla titriyordu. Tek duam, aramanın ders saatine denk gelmemesiydi. Çünkü devlet okulunda telefon kullanmak kesinlikle yasaktı ve disiplin kuralları birer gölge gibi tepemizde dolaşıyordu. Nihayet ders bitti, o beklenen zil çaldı. Kalbim bir anlık ritmini değiştirdi; eşyalarımı hızla çantamın içine tıkıştırdım. Bir saniye bile beklemeden, kalabalık koridorları aşarak okuldan dışarı fırladım. Eve vardığımda nefes nefeseydim. Kapıdan girer girmez doğruca odama koştum. Kapıyı arkamdan kapatıp odanın ortasında durdum; yatak odasının penceresinden dışarıya baktığımda, sabahın o gri serinliğinin yerini donuk bir aydınlığa bıraktığını gördüm. Hemen telefonumu elime aldım, ekranı kaydırdım. Hiçbir bildirim yoktu. Cevapsız bir arama, bir mesaj… Hiçbir şey. "Yoksa kazanamadım mı?" diye düşündüm. Göğsümün tam ortasında buz gibi bir boşluk hissetmeye başladım. Dakikalar dakikaları kovaladı. Bekledim. Gözümü ekrandan ayırmadan, sanki bakışlarımla telefonu çaldırabilecekmişim gibi bekledim. Ama ne arayan vardı ne de bir haber. Zaman bir sakız gibi uzadıkça uzadı, ağırlaştı. Umutlarım, güneşin karşısındaki kar taneleri gibi usul usul eriyip gitti. Sonunda ümidimi tamamen kesip telefonu yatağın üzerine fırlattım. İçimde devasa bir boşluk, göğsümde ise tanımı olmayan, anlamsız bir sızı kalmıştı. Bütün o emekler, o uykusuz geceler boşa mı gitmişti? Eğer kazansaydım, en yakın arkadaşım Selin de aynı okulda olacaktı. El ele verip yeni bir hayata adım atacaktık, hayallerimiz vardı. Bu düşünceler zihnimde acı dolu bir film şeridi gibi dönerken, odanın o ağır sessizliğini tiz bir çınlama sesi yırtıverdi. Olduğum yerde sıçradım, yatağa doğru adeta uçtum. Ekranda tanımadığım, kurumsal bir numara yanıp sönüyordu. Titreyen ellerimle yeşil tuşu kaydırdım. Sesim neredeyse çıkmayacak kadar kısıktı: — Efendim? — İyi günler, Mira Beyoğlu ile mi görüşüyorum? dedi resmi ama nazik bir ses. — Evet, buyurun… Benim, dedim kalbimin atışını bastırmaya çalışarak. — Tebrik ederim Mira Hanım! Ateş Koleji’nin düzenlemiş olduğu burs sınavında üstün başarı göstererek tam burslu okumaya hak kazandınız. Gelecek dönem sizi aramızda görmekten mutluluk duyacağız. Başarılarınızın devamını dileriz. Telefonun ucundaki o nazik ses kulaklarımda bir melodi gibi yankılanırken, kalbim sanki yerinden çıkıp odanın içinde uçacakmış gibi oldu. Ellerim zangır zangır titriyor, yüzümde kontrol edemediğim devasa bir gülümseme yayılıyordu. “Teşekkür ederim… Çok teşekkür ederim!” diyebildim sadece ve telefonu kapattım. O andan itibaren odanın içinde adeta bir mutluluk patlaması yaşıyordum; bir o yana bir bu yana koşturuyor, kendi kendime gülümsemeler saçıyordum. Sevinç, bir elektrik akımı gibi dalga dalga tüm bedenime yayılmıştı. Hiç vakit kaybetmeden odadan çıktım, merdivenlerden adeta uçarak inip annemin yanına, mutfağa daldım. — Anne! Anne! diye bağırdım, heyecandan nefesim kesiliyordu. Annem elindeki mutfak bezini bir kenara bırakıp, endişeli ve meraklı gözlerle bana döndü: — Ne oldu kızım, bu ne hal? Bu telaşın sebebi ne? — Anne… Kazandım! Ateş Koleji’ni burslu olarak kazandım! Annemin gözleri o anda sanki binlerce mum yakılmış gibi birden ışıldadı. Dudaklarının kenarında, benimle ne kadar gurur duyduğunu anlatan derin ve içten bir tebessüm belirdi: — Tebrik ederim güzel kızım benim. Ben senin başaracağına en başından beri inanıyordum, zerre şüphem yoktu. Bu sözleri duyunca gözlerimdeki barajlar bir anda yıkıldı. Sesim hıçkırıklarla titreyerek, “Bana her zaman inandığın, her düştüğümde beni kaldırdığın için teşekkür ederim anneciğim. Eğer sen arkamda dağ gibi durmasaydın, ben bunu asla başaramazdım. Hepsi, her şey senin sayende oldu,” dedim. Sözlerim annemin o hassas yüreğine dokunmuştu. Onun da gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar süzülmeye başladı; o yaşlar yanaklarındaki o bildiğim pembe sıcaklığa karışıyordu. Daha fazla dayanamadım, ona doğru atılıp boynuna sarıldım. O da beni kollarının arasına, dünyanın en güvenli limanına alır gibi sımsıkı sardı. İkimiz de, hıçkıra hıçkıra, anne-kız olarak gözyaşlarımızı birbirimizin omzunda bıraktık. Bu, acının değil, zaferin ve gururun gözyaşlarıydı. Bir süre öylece sarılı kaldıktan sonra geri çekildim, ellerimin tersiyle gözlerimi sildim ve derin bir nefes aldım. — Tamam, bu kadar ağlamak yetsin artık, dedim geniş bir gülümsemeyle. — Bursu kazandığıma göre, artık gözyaşlarına yer yok, sadece mutlu olabiliriz! Annem de gözyaşlarını silip başını onaylarcasına salladı: — Haklısın kuzum. Hadi bakalım, ben yemeği çoktan hazırladım. Gel beraber güzelce yiyelim, sonra da sen bugünün yorgunluğunu atmak için biraz dinlenirsin. — Tamam anneciğim, dedim içimdeki o tarifsiz huzurla. Yemeğimizi karşılıklı, keyifle yedik. Ardından yavaş adımlarla odama çıktım. Günün tüm yorgunluğu, yaşadığım o büyük şok, tartışma ve nihayetinde gelen o devasa mutluluk… Hepsi birleşip üzerime tatlı bir ağırlık çöktürmüştü. Yatağıma uzandığımda dünya daha parlak görünüyordu. Gözlerim ağır ağır kapanırken, karanlığın içinde kendi kendime fısıldadım: “Bugün, benim için yepyeni ve bambaşka bir hayat başladı.” Ve kendimi, bu sefer bölünmeyeceğinden emin olduğum uykunun o dingin, huzurlu kollarına usulca bıraktım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
36.6K
bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
30.1K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
29.7K
bc

İNFAZ

read
4.9K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.9K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
15.3K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.6K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook