O an, dudaklarımızın o ilk, kontrolsüz ve her şeyi yakıp yıkan birleşmesinden yeni ayrılmıştık. Nefes nefeseydik; göğüs kafeslerimiz bir körük gibi hızla inip kalkıyor, ikimizin de ciğerleri soğuk gece havasıyla değil, birbirimizin varlığıyla doluyordu. Merih’in elleri hâlâ yüzümün kenarlarını kavrıyordu; parmak uçları yanaklarımda geziniyor, tenimdeki o tarifi imkânsız yanmayı daha da körüklüyordu. Alınlarımız birbirine yaslıydı. Kendi hızlı nabzımın sesini mi yoksa onun göğsünden gelen o gümbürtüyü mü duyduğumu ayırt edemiyordum. Dünya o an salonun bu loş, gerilimli atmosferinde küçülmüş, sadece ikimizin nefes alışverişlerine indirgenmişti. Dışarıda rüzgâr pencere camlarına hafifçe vuruyor, perdeler neredeyse görünmeyecek kadar küçük hareketlerle sallanıyordu. Evin içinde yalnızca ikimiz

