Zaman, o acılı ve bir o kadar da sıcak yetimhane günlerini geride bıraktırmıştı. Dört kafadar, artık delikanlı olmuş, hayatın bir sonraki basamağına birlikte adım atmışlardı. Birlikte yediler, içtiler; birlikte ağladılar, birlikte güldüler. Her birinin derdini kendi derdi, sevincini kendi sevinci bilip birlikte çözdüler. Birlikte âşık oldular, birlikte acı çektiler. Bir elin beş parmağı gibiydiler; birinin canı yandı mı, hepsinin yüreği sızlardı. Kimse onlara karışmaya cesaret edemezken, onlar nerede bir ezilen, bir haksızlığa uğrayan varsa orada bitiveriyor, kendi yaralarını, başkalarının yaralarını sararak iyileştiriyorlardı.
Okul hayatlarında da aynı sıraları paylaştılar. Yetim oldukları için dışlandıkları, hor görüldükleri zamanlar oldu, ama bu yalnızlığı her seferinde birlik olup aştılar. Artık yıkılmaz bir kale gibiydiler; her biri, diğerinin sırtını dayayacağı sağlam bir duvar.
Elbette, arkanızda sizi koruyup kollayacak bir aile yoksa, herkesin güç gösterisi sizin üzerinizden yapılırdı. Hatta bazı öğretmenler, diğer öğrencileri korkutmak için onları örnek gösterirdi. Bu yüzden çektikleri acı yetmezmiş gibi, bir de aşağılanmanın, hor görülmenin sızısını yaşıyorlardı. Neyse ki, bu tür öğretmenlerin aksine, onlara kol kanat geren, hatta burs bulmaları için çaba harcayan bir melek gibi bir öğretmenleri de vardı. Büşra Öğretmen…
Onun sayesinde, "tayfa" burs almaya başlamıştı.
Kız kardeşi genç yaşta bir trafik kazasında vefat ettiği için, onun adına öğrencilere burs veren Aslan Aydın sayesinde, okul hayatları boyunca para sorunu yaşamadılar. Devletin verdiği burs, ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğinden, bu ek kaynak onlar için bir can simidi olmuştu. Her akşam, merhume Aslı Aydın için bir Fatiha okumayı ve ona dua etmeyi asla ihmal etmediler.
Bu bursları harcarken son derece tutumlu davranıyor, gereksiz tek bir kuruş dahi harcamıyorlardı. Hatta ay sonunda paraları artarsa, hepsini birleştirip yetimhanedeki diğer arkadaşlarına gizlice yardım ediyorlardı.
Böyle bir yerde, anne ve babasız büyümelerine rağmen, asla karakterlerinden ve yardımseverliklerinden ödün vermediler. Murat, bu konuda hep diğerlerine örnek olur, onlara şöyle derdi:
“Annelerimiz bizi izliyor. Eğer yanlış bir şey yaparsak, bizimle gurur duymaz ve üzülürler. Annelerimizi üzmek istemeyiz, değil mi?”
Bu sözler, en zor anlarda bile onları doğru yolda tutan bir pusula işlevi görürdü.
Liseye geçtiklerinde, kalplerindeki çocukluk iyice geride kalmış, yerini hayata tutunma azmine bırakmıştı. Her geçen gün, yaşadıkları onları biraz daha olgunlaştırıyordu. Bazı çocuklar erken büyümek ve adam olmak zorunda kalırdı. Tıpkı ailesiz büyüyen diğer çocuklar gibi.
Yıllar birbirini kovaladı ve Ateş 18 yaşına girdi. Reşit olduğu için artık yetimhanede kalması mümkün değildi. O yetimhaneden ayrılırken Murat da onunla ayrıldı yetimhaneden. Onlar yetimhanede ilk tanıştıklarında ayrılmama sözü vermişlerdi ve Murat onu tek bırakamazdı. Murat 16 yaşındayken kendi isteğiyle yetimhaneden ayrılıp Ateş'le daha önce ilandan buldukları onlar için uygun olan bir ev tuttular.
Ancak bu evde yaşamak bekledikleri gibi olmadı. Evle ilgili sorunlar göz ardı edilemeyecek durumdaydı. Yaşadıkları ev ve muhit güvenli değildi ve bu durum mutlaka bir gün onlara sıçrayacaktı. Evden apar topar kaçarak uzaklaştılar. Birkaç gün bankta uyuyup sokakta yaşadılar. Ne yapacaklarını kara kara düşünürken, bir mucize oldu.
Ateş'in telefonu çaldı. Arayan bir kadındı ve ortada kiralık bir ev vardı. Kadına göre, bu numara daha önce kiralık ev için onu aramış, o da aramayı geri dönmüştü.
"Gelin evi görün, şu an müsait," demişti. Ateş kadının söylediklerini bozmadan uyum sağladı. Telefonu kapattığında, ikisi de birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar.
"Bu bir mucize olmalı," diye mırıldandı Ateş, içinden geçen umut ile.
Gittikleri ev, Balat'ın arka sokaklarından birindeydi. Rengârenk, ahşap cumbalı evlerin sıralandığı, daracık yokuşların arasına saklanmış, hüzünlü ama bir o kadar da sıcak bir mahalleydi burası. Bina, üç katlı, badanası yer yer dökülmüş, yorgun görünümlü bir binaydı. Zemin kattaki bakkal dükkânının üstündeki daire kiralıktı. Kapıyı, kırklı yaşlarında, nur yüzlü, tonton bir teyze açtı. Dini inançlarına bağlı, tesettürlü ve bir o kadar da sıcak kanlı görünen Ebru Hanım, hiç tereddüt etmeden, bekâr olmalarını vs. sorgulamadan, evi bu iki delikanlıya oldukça uygun bir fiyata kiraladı.
Ancak Murat'ın içi bir türlü rahat etmedi. Telefonla ilgili yanlış anlaşılmayı, çekinerek de olsa Ebru Hanım'a anlattı. Ebru Hanım ise bu hikâyeyi duyunca, yüzünde huzurlu bir tebessümle, "Ev sizin nasibinizmiş oğlum…Bu kadar rastlantı başka türlü nasıl açıklanır? Rabbim sizi bana, beni de size göndermiş. Artık siz benim evladım, ben de sizin annenizim."
Ebru Hanım bu sözleri söylerken, gözlerinde derin bir huzurun yanı sıra, gizli bir sırrın yükünü taşımanın ağırlığı vardı. Murat bu bakışı fark etti ama ses çıkarmadı. Belki de bilmemesi gereken, zamanı gelince öğreneceği bir şeydi bu.
Ebru Hanım'ın sözleri üzerine, yılların biriktirdiği tüm acılar, özlemler ve şükürler, gözlerden süzülen inciden damlalara dönüştü. İçlerinde filizlenen bu yeni aile bağı, sokakta geçirdikleri o soğuk gecelerin acısını unutturacak kadar sıcaktı.
Ebru Hanım, onlara kendi hikâyesini kısaca anlattı. Aslında anlattığından da fazlası vardı. Diline dökülüp de çıkamadı sözcükler. Onlara sadece eşinin asker olduğunu ve yıllar önce şehadete erdiğini söyleyebildi. Anne, babasını da kaybedince bu apartmanda yalnız yaşadığını söyledi.
Anahtarları Ateş’e teslim ettiğinde, o anahtarlar onlar için yuvaya dönüşen bir sığınağın simgesiydi. Eve girip bir plan yaptılar. Evde Ebru Hanım'ın söylediğine göre eski kiracılardan kalan eşyalar vardı. Eksik olanları da mahalledeki eskici Lütfi Bey'den yavaş yavaş alıp, evi daha yaşanılır sıcak bir yuvaya çevireceklerdi.
Ebru hanım ise üst kata çıkıp, kendiyle baş başa kaldığında tüm hikayesi gözlerinin önünden tekrar geçti.
Eşi Ortaç Üsteğmen'e delicesine âşıktı. Tek çocuk olduğu için babasının göz bebeğiydi ve babası, kızını askere vermek istememişti. Ancak Ortaç, ısrarla Ebru Hanım'ın babasını ikna etmiş ve nihayetinde evlenmişlerdi. Tayinle Diyarbakır'a taşınmış, tüm zorlukları aşklarıyla aşmışlardı. Evlilikleri aşklarını daha da büyütmüştü ve tek eksikleri bu aşkın meyvesiydi. Aradan 2 yıl geçmesine rağmen çocukları olmamıştı. Uzun süren tedaviler sonuç vermeyince, "Bu da bir sınav," deyip sabretmişlerdi.
Evliliklerinin beşinci yılında Ebru Hanım, arkasında çınar gibi olan babasını kaybetmişti. "Bu dünyada yetim kalmakta varmış," diye düşünmüş, acısını kalbine gömüp hayatına devam etmişti.
Ortaç Üsteğmen, zorlu görevlerde çalışmış, terfi alarak Yüzbaşı, ardından da özel tim komutanı olmuştu. Bu yeni görev üzerine apar topar Mardin’a taşındılar. Bu duruma alışıktı Ebru Hanım. Eşyalarını az ve kullanışlı tercih eder, gereksiz eşyayı evde tutmazdı. Evlilikleri boyunca Diyarbakır, Bitlis, Adana, Şırnak gibi birçok ilde yaşamışlardı ve son olarak da Mardin’e gideceklerdi. Eşinin bu yeni görevi, Ebru Hanım'ı endişe ve özlem dolu günlere mahkûm etmişti. Günlerce, bazen aylarca eve gelmediği olurdu. Ama her dönüş, aşklarını yeniden yeşertmeye yetiyordu.
Ta ki, bir gün evlerinin önüne yanaşan askeri bir araç ve içinden çıkan Ortaç'ın görev arkadaşlarının hüzünlü bakışlarına kadar. Biricik sevdası, artık yoktu. Şehit eşi olmanın gururu ile tarifsiz acısı arasında kalan Ebru Hanım, bu acıya daha fazla dayanamayıp kalp hastalığına yakalanmıştı. Eşinin ardından bir daha evlenmemiş, elini eteğini dünyadan çekip babasından kalan bu binaya yerleşmişti. Annesi de 5 yıl önce vefat edince, bu dünyada tamamen yapayalnız kalmıştı.
Ateş ve Murat mahalleye taşınalı iki sene olmuştu. Artık düzenlerini oturtmuşlardı. Bu süreçte de sık sık görüşüyorlardı. Furkan 18 yaşına girdiğinde, henüz yaşı 16 olmasına rağmen, Göktuğ da yetimhaneden ayrılıp onlara katıldı. Tekrar bir araya gelmenin mutluluğu, evin tüm odalarına yayılmıştı. Hep birlikte, alın teriyle kazandıkları paralarla yeni hayatlarını kurmaya başladılar.
Hiçbiri üniversiteye gidemedi. Çalışıp para kazanmaları gerekiyordu. Ancak hepsi, Büşra Öğretmen'lerine ve Aslan Aydın'a olan vefa borçlarını ödemek için, açık öğretimle de olsa üniversiteyi bitirmek için sınavlara girdi ve kayıt yaptırdı ama hiçbiri sınavlara gidemediği için hakları iptal oldu.
Artık hepsinin yetimhane dışındaki hayatı başlamıştı.
İstanbul, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Boğaz'ın serin sisine bürünmüş minarelerin ardından yükselirken, şehir adeta yeniden doğuyordu. Her yeni gün, İstanbul'un sunduğu taptaze umutlarla başlıyordu. Şehrin tarihi yarımadası, modern silüetlerle harmanlanırken, dört genç dost da bu büyülü şehirde kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veriyordu.
Murat, turistlerin uğrak yeri olan bir restoranda garsonluk yapıyor; terasında akşamüstü çayını yudumlayan müşterilere hizmet ediyordu. Ateş ise, etrafı tellerle çevrili, beton yığınlarının yükseldiği bir inşaatta çalışıyordu. İzin günlerinde Murat da ona katılıyor, ek gelir elde ediyordu. Bu dört gencin bedenleri, çocukluktan beri süren zorluklarla güçlenmiş, adeta çelik gibi olmuştu. Yaşıtları gezip eğlenirken, onlar hayata tutunmak için var güçleriyle çalışıyorlardı.
Göktuğ, diğerlerinden dört yaş küçük olmasına rağmen, bilgisayar dünyasında adeta bir dâhiydi. Grubun en zekisi olarak kabul edilirdi. Kendi çabalarıyla yazılım öğrenmiş, siber güvenlik konusunda hacker denilebilecek seviyede yetenekler kazanmıştı. Telefoncu olarak çalıştığı dükkânın loş, tozlu arka odasında, monitörün mavi ışıltısıyla aydınlanan yüzü, klavyenin tuşları arasında kaybolurken, kendi imkanlarıyla öğrendiği bilgilerle sanal alemin altını üstüne getiriyordu.
Furkan ise, mahallelinin uğrak yeri olan büyük bir markette kasiyerlik yapıyordu. Rafları doldururken, fişleri keserken, sessiz ve derin bakışlarıyla, geçmişin ağır yükünü hâlâ taşıdığını ele veriyordu. Furkan, resmen bir sabır abidesiydi. Müşterilerle asla sorun yaşamaz, onlara karşı hep anlayışlı ve kibar davrandığı için sürekli takdir görürdü.
Dört dost, her akşam bir araya geliyor, günün yorgunluğunu ve İstanbul'un karmaşasını, birbirlerine anlattıkları küçük hikâyelerle atıyor, içlerindeki umut ateşini canlı tutuyorlardı. Onların hayatındaki bu bağ, ekonomik mücadelenin ötesinde, ruhsal bir dayanışmanın en güzel sembolüydü.
Pazar günleri, hep birlikte nakliyat işlerine gidiyor; burada atılan, hâlâ işe yarar temiz eşyaları topluyor, evlerine getiriyor ya da fazlalarını, mahallenin sevilen siması eskici Lütfi Amca'ya satıyorlardı.
Ay sonunda kazandıkları tüm parayı birleştirir, artanıyla ayda bir ya da iki kez yetimhanenin yolunu tutar, oradaki çocukların yüzünü güldürürlerdi. Onları büyüten emektar yetimhane çalışanlarını da unutmaz, "Çam sakızı çoban armağanı," deyip küçük de olsa bir hediye alarak gönüllerini hoş ederlerdi.
Mahalleli bu dört delikanlıyı içten içe taktir eder, onlardan bahsederken “Bizim Tayfa” diye söz ederlerdi. Onlar, artık kimsesiz değil o mahalledenlerdi.
Ebru Hanım, her sabah onların işe gitme saatlerinde, pijamalarının üzerine giydiği rengârenk hırkasıyla alt kata iner, bu dört delikanlıya bakarak dua ederdi.
“Sizleri ben yetiştirseydim bu kadar güzel yetiştiremezdim,” derdi gözleri dolarak. “Ben Allah’tan bir evlat istedim, O bana dört tane pırlanta gibi delikanlı gönderdi. Bazen sizi yetiştiren annelerin alnından öpesim geliyor.” Bu sözlerle onları, Allah'a emanet eder, arkalarından koruyucu dualar okuyarak işlerine uğurlardı.