Rutin Nimettir

1759 Words
Akşamları her zaman buluştukları çay bahçesine gidiyorlar ve manzaraya karşı dertleşiyorlardı. Murat, Ateş, Furkan ve Göktuğ, kendi acılarını ve umutlarını paylaştıkları bu anlarda, gerçek bir aile olmanın huzurunu bir nebze de olsa tadıyorlardı. Furkan ve Göktuğ’un aralarına katılmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki artık 20 yaşına giren Ateş’e celp emri geldi. 1 ay sonra askere giden Ateş’i arkadaşları büyük bir coşkuyla uğurladılar. Ona küçük bir asker eğlencesi bile düzenlemişlerdi. Ateş tüm askerler gibi acemi birliğine teslim olmuştu. Ama diğer askerler gibi normal eğitimlere alınmamış, aksine ağır ve kaldırılması zor eğitimlere dahil edilmişti. Bunun sebebini anlayamasa da önemsemedi. Devlet ne dediyse onu yapardı. Ona bu zamana kadar hep devlet bakmıştı. İyi bile olmuştu Ateş için. Bu eğitimler sayesinde birebir savunmayı ve iyi derecede silah kullanmayı öğrenmişti. İntikamını alacağı gün bu onun çok işine yarayacaktı. Ama diğer askerlerin bu eğitimleri almadığını öğrendiğinde derin bir acı duydu. Hayat, ona ailesiz olmanın ezikliğini bir kez daha hissettirmişti. Bu eğitimlere, gözden çıkarılması kolay ailesi olmayan yetim olduğu için alındığını düşündü. Halbuki onun bilmediği taraftan ona bir el hep uzanıyordu. Onun bu eğitimlere girebilmesi için üst makamlardan gizli izinler alınarak o eğitime dahil edildiğini bilmeden üzülüyordu Ateş... Ateş tüm eğitimlerde başarılı olmuş ve askeriyede çalışması için özel olarak teklif almıştı. Teklif çok cazip olsa da kabul etmedi Ateş. Edemedi… Onun ayrı kalamayacağı üç kardeşi ve kalbinde her gün daha da büyüttüğü intikam ateşi vardı. Eğer asker olursa bu intikam ateşini söndürmesi gerekirdi. Ama Ateş o intikam sayesinde ayakta duruyordu. Ateş askerden döndükten 1,5 sene sonra da Furkan ve Murat askere çağrıldı. Aynı zamanda ve aynı birliğe denk düşmüşlerdi. Ateş’in başına gelen her şey onların da başına da gelmişti. Tabii ki onlarda kabul etmedi gelen teklifi. Yine yetim oldukları için böyle bir teklif aldıklarını düşünmeye devam ettiler. Murat ve Furkan döndükten yine 1,5 sene sonra da Göktuğ askere çağrıldı. Zorlu eğitimler bir tek Göktuğ için hafifti. Ona sadece silah ve savunma eğitimi verilmiş, sonrasında bilgisayarın başına bırakılıp hünerlerini göstermesi istenmişti. Alanında Uzman Teğmen Kerem, Göktuğ’u şaşkınlıkla izlemiş ve üstlerine haber verip onu askeriyeye özel olan siber eğitime dahil ettirmişti. Bu eğitimden sonra Göktuğ daha da iyi bir noktaya gelmiş ve kendi yazdığı yazılımla uluslararası yapılan bir siber saldırıyı ordu lehine çevirmişti. Bu olaydan sonra Göktuğ’a da diğerlerine yapıldığı gibi özel teklif sunulmuş ama o da abileri gibi teklifi reddetmişti. Gerektiğinde yardım için gelebileceğini, ancak kalıcı kalmak istemediğini belirtmişti. Göktuğ askere gittiğinde, üç abisi de ona destek olmuş, ailesinin eksikliğini hiç hissettirmemişlerdi. İşte tam da bu yüzden abilerinden ayrılmak istemiyordu. Onlar onun tek yuvasıydı. Göktuğ da askerden döndükten sonra yeniden bir aradalardı. Üç yıl su gibi geçmiş, artık hayatları belirli bir rutinde ilerlemeye başlamıştı. Hepsi ekmek kavgasında savaşıyor ama hiçbiri bundan şikâyet etmiyordu. Bu süreçte Murat hariç diğerleri gönüllerinin sultanını bulmuş ve kalpleri sevda ile atmaya başlamıştı. Murat gönlüne göre birini bulamamış, eksik kalmıştı. Diğerleri onun için üzülürken o, elbet bir gün gönlüne göre birinin karşısına çıkacağına canı gönülden inanıyordu. Akşamları her zamanki gibi Çınaraltı çay bahçesinde bir aradalardı. Ateş, sevdiğiyle kavga etmişti. Bu akşam da Ateş için aşk acısı çekeceklerdi. Artık daha fazla sessizliğe dayanamayan Murat, bardağındaki çaydan bir yudum aldıktan sonra aklındaki soruyu arkadaşına sordu. “Niye kavga ettiniz lan?” Ateş, bakışlarını yere çevirip derin bir iç çekti. Sonra da konuşmaya başladı; “Hazal’ın iş yerinde kıl kuyruk bir müdürü var. Adamın bakışlarını hiç beğenmiyordum. Hatta Hazal’ı uyarmıştım;” o adamdan uzak dur,” diye. Geçen kızı sıkıştırmış, taciz etmeye kalkmış.” Ateş bunu söylerken bile istemsizce yumruğunu sıkmış ve dişlerinin arasından konuşmaya başlamıştı. “Bunu tabii ki Hazal anlatmadı, Hazal’la çalışan Efe söyledi. O da tesadüfen görmüş. Öğrendiğim gibi mağazaya gittim, adamın ağzını burnunu kırdım. Hâlâ içim soğumadı. Gebertmediğime dua etsin. Benim sevdiğime nasıl böyle bir hareket yapar, it oğlu it!” dedi Ateş, öfkesi gözlerinde adeta bir alev topu gibi parlıyordu. “Anladım, anladım, ellerine sağlık da... Hazal’la niye kavga ettiniz, onu anlamadım?” dedi Murat. Bu olayı Ateş’le Hazal’ın kavgasına bağlayamamıştı. “Adamı dövdüm diye Hazal’ı işten atmışlar. İsabet olmuş, o ayrı. Ben Efe’nin bana anlattıklarını söylemedim tabii. Hazal, adamı sevmediğim için dövdüm sanıyor,” dedi Ateş. Gözlerini uzaklara sabitlemişti, bakışları sevdayla kırılmış bir cam gibiydi. “İstersen Alara Hazal’la konuşsun, sakinleştirir,” dedi Göktuğ gülümseyerek. “Boş verin siz. Ben yarın onun gönlünü alırım. Dayanamaz o bana, naz yapıyor biricik sevdam,” dedi Ateş. Hazal’dan ve ona olan sevgisinden bahsederken gözlerinin içi parlıyordu. “Bu yüzden kızlardan uzak duruyorum. Hiç sizin gibi acı çekemem. Benim derdim bana yetiyor,” dedi Murat. Bu sözlerin üzerine Ateş’in akşamdan beri asık olan suratına kocaman bir gülümseme yerleşti; “Sen büyük konuşmaya devam et. Sen hele bir âşık ol, seninle en çok ben dalga geçeceğim, emin ol” dedi Murat’ın omuzuna vurarak. Tam o sırada Furkan’ın aklına kaç gündür söylemek için fırsat kolladığı o konu gelmişti. Şimdi tam zamanıydı. Hemen Murat’ın yanına yaklaştı ve; “Bak hele, Gizem’in bir arkadaşı var, ismi Ayça. Senden hoşlanıyormuş. “Bir çay içelim” demiş Gizem’e. Ne dersin, bir konuş istersen?” Duyduklarıyla yüzünü buruşturdu Murat. Ayça’yı mahalleden tanıyordu ve ondan hiç hazzetmezdi. Ayça gibi kibirli bir kız asla ona göre değildi. O, annesi gibi mütevazı, güler yüzlü, masum birini arıyordu. Aslında aşkı aramıyordu. Ama bir gün yoluna rastlasın istiyordu; kalbinin köşesinde sadece yer açmış, bekliyordu. “O burnu düşse yerden almayacak Ayça mı? Aman aman, benden uzak olsun. Mümkünse öyle kızlar beni görünce yolunu değiştirsin,” dedi Murat net bir tavırla. “Oğlum bir tanış lan, ne kaybedersin?” dedi Furkan. Arkadaşı artık mutlu olsun istiyordu. O da biliyordu Ayça ile Murat olmazdı. En azından şansını denemek istemişti. Murat ise kimsenin kısmetini kapatmak da istemiyordu, kimsenin kızıyla gönül eğlendirme derdinde de değildi. O kız Murat’a göre değildi ve bu kadar net olan bir şey için denemeye değecek bir durum yoktu. “Yok kardeşim. Ben o kızın bakışlarından anladım. Kalbi de kendi gibi kibir dolu. Güzel kız, yalan yok. Ama ben ambalaja bakmıyorum. Önce kalbi temiz olacak. Kimsenin kuyusunu kazma peşine düşmeyecek. Onun yüzünden kaç kişinin birbiriyle arası bozuldu. Fesat o kız. Aman, sakın bana bulaştırmayın,” dedi Murat. O kızın hâlini tavrını gerçekten beğenmiyordu. “Sen bilirsin, sap sap takılmaya devam et,” dedi Furkan artık söylenecek söz kalmamıştı. “Ben hâlimden memnunum kardeşim. Sizi gördükçe de hâlime şükrediyorum,” dedi Murat, arkadaşının omzuna kolunu rastgele atarak. Sonra sessizce döndü yüzünü karanlık gökyüzüne. İçinden ettiği dua, bütün evreni sardı. Göğe süzüldü, zamanı gelen niyetlerin arasına ilişti. “Allah’ım, artık onu karşıma çıkar. Sen gönlümdekini hakkımda hayırlı eyle. Hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle.” Dudaklar kıpırdamadan, kalpten edilen bu dua artık sırasını beklemiyordu; vakti gelmişti. Ama Murat henüz bunu bilmiyordu. Çay bahçesinden eve dönmüşlerdi. Bir demlik çayı da evde içmeye karar verdiler. Göktuğ hemen çayı demledi. Evin en küçüğü olduğu için bu görev ona aitti. Çaylar yudum yudum içilirken Murat, aklına gelen soruyla Ateş’e doğru döndü. Önce omzuna hafifçe vurdu, sonra da: “Yarın izin günüm, kardeşim. Geleyim mi sizin oraya? Adama ihtiyaç var mı?” Bazen inşaat kalabalık oluyordu. Personel yeterli olunca ekstra birilerini istemiyorlardı. O yüzden de Murat emin olmak için sormak istedi. Ama şu sıralar personelin çoğu düğüne gitmişti. Bu inşaatta çalışanların çoğu akraba olduğu için hepsi birden düğün için izin aldıklarında, resmen personel kıtlığı yaşanıyordu. “Adamların çoğu düğüne gitti. Yarın dönerler mi bilmiyorum. Dur, hemen ustayı arar sorarım, emin olalım,” dedi Ateş. Telefonunu çıkarıp ustayı aradı. “Tamam usta, eyvallah, hayırlı akşamlar.” Kısa telefon görüşmesinden sonra Murat’a dönerek: “Tamam, gelsin, dedi usta. Adamlar iki gün daha gelmeyeceklermiş. Düğünde olay çıkmış. Niye şaşırmadım acaba” dedi Ateş gülerek. Sonra endişeyle ekledi: “Sen onu bunu bırak da... Oğlum, sen kendini çok yormuyor musun? İzin gününde bile çalışıyorsun. Bu hafta bari dinlenseydin,” dedi Ateş. Arkadaşı için gerçekten endişeleniyordu. Dur durak bilmeden çalışıyordu. “Yok Ateşim yok... Ben dinlendikçe anamın hasreti çöküyor üstüme. Çalışmak düşünmemi engelliyor. Çalışmak iyidir. Sen boş ver beni de. Yarın kıza bir çiçek al da gönlünü al. Kızlar sever böyle çiçekli böcekli şeyleri,” dedi Murat. “Hallederiz ya, dayanamaz o bana...” dedi Ateş boş vermiş bir şekilde. Sonra ise aklındaki soruyu daha fazla içinde tutamadan Murat’a sormak istedi. “Kardeşim şey soracaktım, annem dediğinde aklıma geldi. Babandan haber var mı? dedi Ateş. Duyacaklarından korkuyordu. Ama merakına yenik düşüp sormuştu bir kere. Murat ise bir an boşluğa baktı ve derin bir nefes aldı. Kısa bir iç çekişten sonra: “Seneye çıkıyormuş hapisten. Bildiğim tek şey bu. Çıkamadan ölse keşke,” dedi. Sesi nefret doluydu. “Deme öyle oğlum. Baban o senin… Kötü de olsa baban,” dedi Ateş. “Babaymış! İtlerde baba oluyor. O itler kadar bile baba olamadı. Kendi hayatını bok ettiği gibi benim hayatımın da içine sıçtı. Olan benim masum anama oldu. Sabretti, sustu, düzelir sandı. Sonrası ne oldu? Ölüm...” dedi Murat içinde susturduğu tüm öfkeyi o anda kusmuştu. Annesi aklına geldiğinde dolu dolu olan gözlerini yan tarafa dönüp gizlice sildi. “Tamam oğlum, tamam. Bir şey demedim,” dedi Ateş sorduğuna pişman olmuştu. Tam o sırada kapı çaldı. Ateş hemen kapıya doğru yöneldi. Dürbünden baktığında yüzüne hemen kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Gelen Ebru Sultan’dı. Kapıyı açıp eliyle içeriye doğru uzanan bir hareketle: “Hoş geldin Sultanım. Buyur fakirhanemize,” dedi Ateş, tüm samimiyetiyle. “Zevzek oğlan! Ne yapıyorsunuz bakayım koca haytalar? Çay demledim, yanında şekerpare de var. Hadi gelin de yiyelim. Sizsiz boğazımdan geçmiyor,” dedi Ebru, Bu gençlere baktıkça şükrediyor ve hayat doluyordu. Anaç bir yapısı vardı Ebru’nun. Ne hazırlarsa ya Göktuğ’u çağırır alt kata yollar, ya da onları yukarı çağırır; gözü önünde yediklerini görüp rahat ederdi. Ebru Hanım, bu dört delikanlıyı olmayan evlatları yerine koymuştu. Kendi evlatları olsa bu kadar sevebilirdi. Hepsinin ne kadar mert ve yiğit olduklarını biliyordu. Yetimhanede büyümüş olmalarına rağmen karakterlerinden asla ödün vermemişlerdi. Her akşam, onları doğuran ve yetiştiren analara da dua ederdi. Mahalleli bu samimiyeti dedikodu malzemesi yapsa da Ebru bunu umursamaz, onların üzerinden elini hiç çekmezdi. “Arasaydın ya Sultanım, niye buraya kadar yoruldun? Biz gelirdik,” dedi Göktuğ. “Sus bacaksız! Çay bahane. Arada kontrole geliyorum. Siz bana emanetsiniz. Size laf söz gelse arkanızda dururum ama size neler ederim neler!” Göktuğ bu söylediklerinden sonra hemen Ebru Hanım’a yanaştı ve yanaklarını sıkarak: “Oyyy, ben bu yanakları yerim yerim!” dedi. “Sırnaşma yılışık oğlan. Hadi çay bayatlamadan çıkalım yukarı,” dedi Ebru. Az önce çay içmişlerdi ama Göktuğ’un demlediği bulaşık suyundan hallice çay ile Ebru Sultanın, tavşan kanı bergamotlu çayı aynı olur muydu? Hemen yukarı çıktılar. Ebru Hanım’ın üzerine şekerpare yapan yoktu. Hamura sevgisini kattığından mı, elinin lezzetinden mi bilinmez; onun yaptığı yemeği tadan biri, başka yemekleri beğenemezdi. Bizim tayfa da hemen yukarı çıktı. O lezzetli şekerpareleri ve tavşan kanı çayı kaçıramazlardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD