Kaderin Dönemeçleri - İlk Görüşte Aşk

1625 Words
Mayıs ayında İstanbul ayrı güzellikler sunuyordu. Parktan gelen çiçek kokuları, annesinin kokusunu hatırlatmıştı yine. Uzun uzun, taptaze çiçek kokularını içine çekti. Bir anda annesinin dizinin dibinde olduğu hissine kapıldı. Bugün annesinin doğum günüydü. Çocukluğunda, annesinin her doğum gününde ona çiçek toplayıp verirdi. Annesi önce ellerini öpüp koklar, sonra da küçük ellerinden aldığı çiçeklere dokunurdu. Oğluna sevgiyle bakar ve boynundan koklayıp öperdi. Getirdiği çiçeklerden birini hemen kulağının arkasına sıkıştırır ve “Nasıl olmuşum?” diye oğluna sorardı. Annesinin gülen gözlerini, yumuşacık sesini, sevgi dolu kalbini unutabilir miydi? Annesini çok özlüyordu. Topladığı papatyaları özenle annesinin mezarına bıraktı. Uzun uzun kaldı annesinin mezarında. Yabani otları temizledi. Annesinin saçlarının yerine toprağına dokundu. İçinden annesiyle dertleşiyordu. Annesi elbette içinden geçenleri duyardı. Gözlerinden dökülen yaşları sildi ve annesiyle yine sessizce vedalaşıp işine döndü. Bugün Ateş’le inşaatta çalışacaktı. Geç kalmamalıydı. Ateş’le birlikte bütün gün inşaatta çalıştılar. Birkaç kez kaza geçirme tehlikesi atlattı Murat. Ateş, arkadaşında ters giden bir şeyler olduğunu anlamış ve gözünü üstünden ayırmıyordu. Nihayet yoğun ve yorucu bir günün ardından akşam olmuştu. Artık Murat ve Ateş eve dönmek için inşaattan ayrılıyorlardı. Murat’ın bozuk moralini anlayan Ateş, onu çay bahçesine götürdü. Saatlerce manzaraya bakıp sessizce oturdular. Bugün de Murat için üzülme günüydü. Saat geç olmuştu ve artık çay bahçesi kapanıyordu. Murat, hesabı ödemek için elini cebine attığında şaşkınlıkla kalakaldı. Ne cüzdan vardı ne telefon. Hemen Ateş’e döndü ve: “Oğlum, benim telefonum yok, cüzdan da yok. Tüh lan, kesin inşaatta unuttum. İnşallah birileri almamıştır,” dedi panikle. Ateş ise Murat’ın ensesine ufak bir şaplak atıp: “Âşık olan sen misin, ben miyim anlamadım ki. Hadi hemen gidelim,” dedi Ateş ve hesabı ödeyip hızla inşaata döndüler. Ateş otobüs durağında oturdu. Otobüs gelirse biraz da olsa bekletecekti. Buraya gelen otobüs çok sık gelmiyordu, hele ki bu saatte. “Hadi uç. Otobüs birazdan gelir, yetişelim,” dedi Ateş. Murat koşar adımlarla inşaata yöneldi. Kıyafetlerini değiştirirken cüzdanı ve telefonunu masaya koymuştu. Bugün aklı başında değildi elbette; yüreğinde papatya kokulu annesinin yokluğu vardı. Eşyaları bıraktığı yerde görünce rahat bir nefes aldı. Hemen telefonunu ve cüzdanını cebine atıp, hızla inşaattan çıktı. Çöp konteynerinin yanına doğru ilerlerken siyah bir arabanın hızla uzaklaştığını gördü. Buna anlam veremese de önemsemedi. Biraz daha ilerledikten sonra bir ayakkabı dikkatini çekti. Bej renk topuklu ayakkabıydı bu gördüğü. Merak ve tedirginlikle konteynerin yanına doğru yürüdü. Hava kararmıştı ve sokak lambaları bu kısmı yeterince aydınlatmıyordu. Telefonunun ışığıyla çöpün önüne doğru ilerlediğinde, karşısında gördüğü sahneyle şaşkınlıkla bakakaldı. Gökten adeta bir melek düşmüştü yeryüzüne. Bu güzellik kesinlikle bu dünyadan olamazdı. Sarı ve kahverengi uzun saçları, ay parçası yüzü, uzun kirpikleri ve yay gibi kaşları vardı. Üzerindeki kıyafetlere bakılırsa fakir biri değildi. Kısa kollu, dizlerine kadar beyaz bir elbise giymişti. Ona hayran hayran bakmaya devam ederken, kadının durumunu kontrol etmek için yanına yaklaştı. Evet, nabzı atıyor ve yaşıyordu. Hemen telefona sarıldı. “Alo, Ateş! Hemen inşaatın yan tarafındaki çöp konteynerinin önüne gel, acil!” dedi Murat, sesi endişeli ve panik içerisindeydi. Bu kız ona kalbinin yerini hatırlatmıştı. Su gibi duru ve masum yüzünü izledi bir süre. “Sen gönlüme düşen çiğ tanesi misin? Buralara benim için mi geldin?” dedi içinden. Murat, bu ay yüzlü kıza ilk görüşte âşık olmuştu. Tek sorun, bu kız kimdi? Parmağında yüzük vs. yoktu. Demek ki evli değildi. Ateş’in panik dolu sesiyle daldığı hayalden sıyrıldı: “Oğlum, ses versene! Geldim diyorum. Bu kız kim? Nereden buldun bu kızı?” dedi Ateş panik haldeydi. Gördüğü manzara, devamlı gördüğü bir manzara değildi. Şaşkınlığını üzerinden bir türlü atamıyordu. O sırada Murat kızın başını yukarıya kaldırdı. Elinde hissettiği ıslaklıkla eline baktı. Panikle Ateş’e döndü ve; “Başında kan var! Hemen hastaneye götürelim. Yaşıyor, nabzını kontrol etmiştim. Kafasını çarpmış olmalı, kanıyor!” dedi Murat. Bu kız için çok endişeliydi. Ona bir şey olacak diye ödü kopuyordu. “Oğlum bak, başımıza kalır, polisi arayalım,” dedi Ateş, sesi tedirgindi. “Vaktimiz yok. Ne kadar zamandır böyle kim bilir? Hemen taksi çağır, acile götürelim!” “Yanında eşyası var mı? Kimdir necidir, baksaydık,” dedi Ateş ve bir yandan etrafa bakınıyordu. Ama etrafta kimseler yoktu. Çöpün içine, etrafına, her yere baktılar ama kıza ait hiçbir şey yoktu. Sadece yerdeki tekerlek izleri vardı. Murat, gözlerini kızdan alamıyordu. Kıza uzun uzun bakarken taksi geldi. Kızı kucağına alıp hemen taksiye yöneldi. “Hastaneye çek abi, çabuk!” dedi Murat, endişeyle. Hastaneye vardıklarında taksiden inip hızla acile yöneldiler. Doktor kontrol ettikten sonra: “Başını çarpmış; beyin kanaması olabilir. Hemen tomografi çekelim. Kan tahlili de istiyorum,” dedi hemşireye doğru. Sonra Ateş ve Murat’a dönüp, “Siz burada bekleyin. Sonuçlar çıkınca size bilgi verilecek,” dedi ve ikisini odadan dışarı çıkardı. Hemşireler işlemleri hallederken Ateş ve Murat hastane dışına çıkıp sigara yaktılar. İkisi de çok endişeliydi. Ama ikisinin endişeleri de farklıydı. “Oğlum, inşallah başımıza kalmaz lan. Bir de karakolla uğraşmayalım,” dedi Ateş. “Nasıl bırakacaktım Ateş? Yaşıyor, gördün sen de. İnşallah iyileşir. Gökten inmiş melek gibi,” dedi Murat, uzaklara dalmış ve yüzünde kendinin bile farkında olmadığı bir gülümsemeyle. “İnşallah oğlum, inşallah da... Sen hayırdır? Anlayalım yani, “dedi Ateş. Arkadaşının halinden kıza ilk görüşte tutulduğunu fark etmişti. "Senin ağzına sakız olacağız desene ama umurumda değil. Oğlum, çok güzel lan, peri kızı gibi... Melek gibi... Bu dünyadan olamaz,” dedi Murat. Kızdan bahsederken gözlerinin içi parlıyordu. “Sen şimdi ilk görüşte âşık olmanı bırak da biz birlikte çöpün önünden geçtik, orada hiçbir şey yoktu. Sen dönerken mi bırakmışlar kızı? Nasıl olduğunu gördün mü?” “Siyah bir arabanın hızla uzaklaştığını gördüm. Plakasına falan bakamadım tabii. Bu saatte orada arabanın ne işi var diye bakarken kızın ayakkabısını fark ettim. Sonra baktım yaşıyor, seni aradım,” dedi Murat, yaşadıklarını hatırlamak için bir süre düşünerek. “Kim yapar ki bunu? Kesin öldü sanıp attılar. Başımıza kalmaz inşallah,” dedi Ateş. Ses tonu bile endişeliydi. “Ne biçim konuşuyorsun oğlum! Yeni buldum, öyle kolay kaybedemem. Ölüm falan duymayayım ağzından. Bizimkileri ara, merak etmesinler, burada ne kadar kalırız belli değil” dedi Murat. “Dur, hemen arayayım. Alo Göktuğ, neredesiniz? Biz hastanedeyiz. Yok lan, çöpün orada bir kız bulduk, yaralı. Hastaneye getirdik, onu bekliyoruz. Petek Hastanesi’ndeyiz. Tamam, gelin, Furkan’a da haber ver, dedi ve telefonu kapattıktan sonra Murat’a dönüp, “Geliyorlar,” dedi. O sırada içeride bir hareketlilik olduğunu fark ettiler ve içeriye doğru yürüdüler. Odanın önüne geldiklerinde hemşireler içeriye almadı. Uzaktan da olsa odanın içine baktılar. Kıza serum takılmıştı ve hâlâ gözlerini açmamıştı. Murat, odadan henüz çıkan doktoru durdurup sordu: “Durum nedir?” “Hastamız başını çarptıktan sonra şakak bölgesinde şişlik ve deri altında kan birikmesi oluşmuş. Çekilen beyin tomografisinde, kafatası ile beyin zarı arasında kan toplandığını gördük. Bu duruma epidural hematom diyoruz. Genellikle bu tür kanamalar, kafa içinde baskı yaratarak çok hızlı ilerler. Eğer birkaç saat daha geç kalınsaydı, beyin üzerinde ciddi baskı oluşacak, kalıcı hasar ya da ölümle sonuçlanacaktı. Neyse ki zamanında geldiniz ve acil müdahaleyle durumu kontrol altına aldık. Henüz kendine gelmedi. Tedbir amaçlı bu gece müşahede altında kalacak. Geçmiş olsun” dedi doktor ve onların yeni bir soru sormalarına izin vermeden hızla diğer hastalara doğru yürüdü. “Oh, rahatladım. Kötü bir şey yokmuş,” dedi Murat. Doktor konuşurken tuttuğu nefesini birden savurmuştu resmen. “Oğlum, daha belli değil. Hemen sevinme. Ayrıca sen niye bu kadar sevindin, bakayım?” dedi Ateş imalı bir şekilde. “Salak salak konuşma! Bilmiyorsun sanki niye bu kadar sevindiğimi. Sen bak bakayım telefonuna, mesaj yazdı mı bizimkiler? Neredeler?” dedi Murat. Konuyu farklı bir yere sürükleyerek, Ateş’in diline düşmekten kurtulduğunu sanıyordu. “Gelirler birazdan.” Dedi Ateş bakışlarını tam kapıya çevirmişti ki, endişeyle onlara doğru gelen Furkan ve Göktuğ’u gördü. “Heh, geldiler,” dedi Ateş, kapıyı göstererek. “Noldu abi, durumu iyi mi?” dedi Göktuğ, endişeli bir şekilde Murat’a bakarak. “Uyanmasını bekliyoruz. Doktor iyi dedi ama uyanmadan ve tahliller çıkmadan kesin değil,” dedi Murat bir nefeste. “Off… Yine başımıza iş aldık. Anasını satayım mıknatıs gibiyiz, çekiyoruz belaları” dedi Furkan isyan edercesine. “Sus lan, keşke tüm belalarım böyle güzel olsa,” dedi Murat ama sonra ne dediğini fark edince elini yaramaz çocuklar gibi ensesine attı. “Hayırdır lan? Bilmediğimiz durumlar mı var?” dedi Furkan imalı ve alaylı bir şekilde. “Ben kantinden hepimize çay alayım,” dedi Murat ve hızla yanlarından uzaklaşıp kantine gitti. Kıza âşık olduğu her hâlinden belliydi. Saklamıyordu da. Ama büyük konuşmuştu. Arkadaşları bunun için onunla uzun bir süre dalga geçecekti. Bir de kızdan emin miydi ki? Parmağında yüzük yoktu, evet. Ama ya gönlünde biri varsa? Düşünmek bile istemiyordu. Kendi kendine gelin güvey olmak bu olsa gerekti. O kadar dalgın ve gergindi ki, kantinde parasını ödediği çayları almadan arkadaşlarının yanına geri dönüyordu ki, görevli arkasından seslenip çayları almasını sağlamıştı. Dışarıda birlikte çaylarını içtiler. Diğerleri aralarında konuşuyor, Murat sadece boşluğa bakıyordu. Endişeliydi ama neden? Kızın iyi olduğunu öğrenmişti ama bu defa da gönlünde başkasının olma korkusu sarmıştı yüreğini. “Ooo, Murat beyimiz âşıklar kervanına erken katılmış. Ne demişler, “Büyük lokma ye, büyük söz konuşma.” Allah böyle mecnun eder adamı,” dedi Ateş, Murat’ın omzuna elini atıp bir yandan gülerek. “Gül sen gül. Sen Hazal’la kavga ettiğinde de ben böyle gülerim,” dedi Murat misillemeyle. “Hiç kusura bakma kardeşim. Yıllardır bu fırsatı bekliyordum ben. Elime geçmiş, tadını çıkaracağım tabii ki,” dedi Ateş. Zevkten dört köşeydi. Hem arkadaşının artık birini sevmesine seviniyordu, hem de bunca zaman onlara ettiği lafların acısını çıkarıyordu. Murat, sabaha kadar hastanede olacaklarını bildiği için diğerlerini eve gönderdi. Yarın uykusuz işe gitmelerini istemiyordu. Kendi müdürüne de mesaj attı; yarın işe gelemeyeceğini bildirdi. Arkadaşları eve giderken, “Bir şey olursa ben sizi ararım,” dedi. Kendilerini kötü hissetmelerini istemiyordu. Sadece Ateş gitmedi. Onunla hastanede kaldı. Murat, içindeki endişelerle bekleme salonundaki sandalyeye attı kendini. O ana kadar dışarıda kaç sigara içti, kaç izmarit ezdi, hatırlamıyordu. Ateş, elinde çayla yanına doğru geldi. İki arkadaş çaylarını da içip sandalyeye daha çok yayıldılar. İkisi de çok yorgundu. Ağırlaşan gözlerine daha fazla direnemeyip, birbirlerine dayanarak uykuya daldılar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD