bc

Madam Vanessa'nın Yetim Kızları

book_age4+
307
FOLLOW
4.3K
READ
forbidden
love-triangle
contract marriage
family
HE
fated
kickass heroine
stepfather
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
another world
secrets
kingdom building
poor to rich
love at the first sight
addiction
like
intro-logo
Blurb

**TARİHİ KURGU-MACERA-ROMANTİZM içermektedir!!!**

TAMAMLANDI!

***

Viktorya dönemi İngiltere’sinde, bir kadının sesi ancak fısıltıyla kabul görür, adımlarının yankısı bile sorgulanır. Ama bazı kadınlar fısıldamayı değil, bağırmayı seçmiştir.

Madam Vanessa, Londra’nın saygıdeğer hanımefendilerinden biri olarak tanınır. Yıllardır malikhanesinde yetiştirdiği genç kızlara zarafet, edepli davranışlar ve iyi bir evlilik için gereken her şeyi öğretir. Ama bu görkemli perdenin ardında çok daha fazlası vardı.

Bela lakaplı kız da onlardan yalnızca biriydi. Merakı dizgin tanımaz, sessiz kalmaya hiç niyeti yoktur. Herkesin göremediğini görür, görüp susulan yerde de ‘Bela’ konuşurdu. Ve o andan itibaren hiç kimse masum kalamazdı.

Sırlar büyür, gölgelere saklanan kadınlar uyanır.

Bu roman bir kızın merakla başlayan yolculuğunun, bir kadının uyanışına nasıl dönüştüğünün, dostlukla ihaneti ayırmanın ne kadar zor olduğunun hikayesi…çünkü bazen en karanlık gölgeler en parlak şapkaların altına gizlenir.

chap-preview
Free preview
Bölüm-1-Yetim Kızların Hayali
Tepeleri sisle örtülü, gri taşlarla örülmüş dar sokakların kıyısında, zamanla çatlamış pencereleri ve yosun tutmuş duvarlarıyla küçük bir kasabanın en kasvetli köşesinde yer alıyordu St. Mildreth’in Kızlar İçin Yetimhanesi. Viktorya devrinin acımasız yoksulluğu, bu binanın duvarlarında küf gibi birikmiş, dış dünyadan saklanan çocuk çığlıklarıyla iç içe geçerek ağır bir havaya dönüşmüştü. Duvar saatinin her vuruşu, buradaki hayatın ne kadar yavaş ve boğucu aktığını hissettirirdi. Başrahibe Agatha, sabah dualarından sonra günün en keyifli saatini geçiriyordu: sıcak, hafif tarçın kokulu çayını çatırdayan döşemelerin üzerine yerleştirilmiş eski koltuğunda yudumlamak. Elindeki fincan Viktorya Kraliçesi’nin gençliğini tasvir eden soluk bir motifle süslenmişti. Gözlüğünün kenarından ince, neredeyse görünmez bir gülümseme belirirken aklı, son iki haftadır ortalıkta görünmeyen o kızdaydı: Elina. Elina—yetimhaneye bırakıldığında henüz beş yaşındaydı. Sıska bedenine inat, gözleri soru doluydu. Zekâsı başına belaydı. Ne başrahibenin sopası, ne aç bırakmalar, ne de taş zeminli hücre cezaları onu itaatkâr yapabilmişti. Her seferinde evlat edinilip hizmetçiliğe gönderildiği evlerden kısa sürede geri gelmişti. Ama bu defa iki hafta geçmişti. Dönmemişti. Başrahibe bu sessizliğe bir anlam verememişti ama onu unutmak işine geliyordu. Tam o sırada ağır tahta kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri, biri kısa ve tıknaz, diğeri uzun boylu ve kemikli yüzlü iki rahibe girdi. Başrahibenin huzurlu anını bozmak istemezcesine fısıltılarla birbirlerini dürterek konuşmaya çalışıyorlardı ama heyecanları açıkça yüzlerine vuruyordu. “Ne bu tantana?” diye azarladı Başrahibe Agatha, gözlüklerinin üzerinden onlara bakarak. Kısa olan, karnını bastırarak öne çıktı. “Madam Honest...” dedi, “...haber yolladı efendim. Yarın sabah teşrif edecekmiş yetimhanemize.” Çay fincanı zarif bir tınıyla tabağına konarken, başrahibenin dudakları memnuniyetle gerildi. “Madam Honest mi? Gerçekten mi? Bu harika bir haber. Gittiği her yetimhaneden üç-beş kızı yanında götürür, bir yığın bağış bırakır. Cennetlik bir kadındır.” Gözleri parladı. “Derhâl hazırlıklara başlayın! Burası batakhane gibi kokuyor. Odaları ovun, perdeleri değiştirin. Mutfağa söyleyin, etli yemek pişirecekler, çorba bol tereyağlı olacak. Ve kızlar...” Sesi tizleşti. “Yıkanacaklar. Tırnakları kesilecek. En temiz elbiselerini giyecekler. Ama...” burada sesi alçaldı ve daha da sertleşti, “…sadece en güzelleri. En masum yüzlü, en terbiyeli, en sessiz, en itaatkâr olanlar. Diğerleri... işe yaramazlar. Ortalıkta dolaşmasınlar. Ahıra gönderin, orada dursunlar.” Rahibeler, başrahibenin odasından çıktıklarında, etekleriyle tozları da birlikte sürüklediler. Tahta zemin gıcırdayarak yaşlı binanın dilinden düşmeyen bir iniltiye dönüştü. Uzun boylu olanı, kısa olanın omzuna bastırarak aceleyle koridora daldı. “Sen kazan dairesini temizle, ben mutfağa bakarım. Et varsa çıkar, yoksa komşu manastıra gönderiliriz. Madam gelmeden bu yer parıl parıl parlamalı!” diye fısıldadı telaşla. Elina olmadığında her iş daha kolaydı. Ne söz dinlemeyen bir kızın kaçışı, ne de başrahibeyi sinirlendiren taşkınlıkları... Elina yoktu, şans onlara gülümsüyordu. O sırada, eski taş merdivenlerin gölgesinde bir grup kız toplanmıştı. Mavi çuhadan yapılma ince paltolarının eteklerini çekiştiriyor, meraklı gözlerle telaşlı rahibelerin geçişini izliyorlardı. Gözleri konuşuyor, dudakları kımıldasa da sesleri çıkmıyordu. En sonunda biri dayanamayıp sordu: “Ne oluyor böyle? Ziyaret mi var?” “Size söyleneni yapın hadi.” Diye bağırdı rahibe. Onları korkutmak istercesine ama merak, korkudan daha güçlüydü. Ama kızlar rahibelerin emriyle iş yaparken kimin geleceğini, bu hazırlıkların kim için yapıldığını merak ediyorlardı. Yetimhanenin gıcırtılı kapıları, başrahibenin odasına çıkan merdivenlerin başında ürkekçe bekleyen genç bir kıza açıldı. Annabel. On altı yaşındaydı ama omuzlarında on altı yıla bedel kırgınlıklar taşırdı. Saçlarını düzgünce örmüştü, ince yapılı bedeni dimdikti; gözleri hâlâ bir umut parıltısıyla parlıyordu. İnce parmakları kapıyı usulca tıklattı. “Gir,” dedi içeriden kalın ve tok bir ses. Başrahibe Agatha, yazı masasının arkasında oturuyordu. Masanın üzerindeki mürekkep hokkası, vakti geçmiş belgeler ve kurumuş bir çiçek aranjmanıyla birlikte, odanın soğuk düzenini tamamlıyordu. Agatha gözlüğünü çıkarıp Annabel’e bakarken yüzünde alışıldık bir gülümseme belirdi—sevecen ama içi boş bir anne gülümsemesi. “Annabel, evladım... Nedir seni buraya getiren?” Sesi yağ gibi kayıyordu ama içeriğinde sabun gibi bir kaypaklık vardı. Annabel ellerini birleştirdi, bakışlarını yere indirerek konuştu: “Rahibe... Bana, uygun bir eş bulacağınızı söylemiştiniz. Hani... Hani bir süre önce siz ne emrettiyseniz onu yaptım. Ama artık, ben... namusumla... evlenmek istiyorum. Başka türlü kurtuluşum yok. Lütfen...” Agatha derin bir iç çekti, sanki tüm dünyanın ağırlığını o anda omuzlarına almış gibi başını salladı. “Ah Annabel... Seni ne kadar sevdiğimi bilmezsin. Senin için elimden geleni yaptım, yapmaya da devam ediyorum. Bu işler sabır ister, biliyorsun. Güvenilir insanlar bulmak zor. Ama seni baştan savacak biri değil. Sadakat gösterecek, seni bir hanımefendi gibi görüp başının üstünde taşıyacak biri olacak o adam.” “Peki...” dedi Annabel, gözlerindeki umut kırılgan bir cama dönüşmüştü. “Yakında mı... olur mu?” Başrahibe başını yavaşça salladı. “Görüşmeleri başlattım bile. Her şey hazır. Ama biraz daha sabretmen gerek, sevgili kızım. Şimdi odana git ve pencerelerini aç. Odayı havalandır. Bu gece dua et. Tanrı, sabırlı kullarını sever.” Annabel başını eğerek odadan çıktı. Kalbinin içindeki karmaşık duyguları kelimelere dökemezdi. Pişmanlıkla utancın, umutla hayal kırıklığının birbirine karıştığı bir girdapta yürüdü koridorda. Madam Honest’in gelişinden haberi yoktu. Ziyaret için temizlenen kızlar arasında adı anılmayacak, yüzü gösterilmeyecekti. Çünkü başrahibe, Annabel gibi “kirlenmiş” kızları asla vitrine çıkarmazdı. Onun tek suçu, bir yetişkinin yalanlarına inanmak olmuştu. *** Başrahibe Agatha, üst kattaki odasında sabah çayını içerken, pencereden kızların o hummalı çalışmalarını izliyordu. Çayın içine kattığı birkaç damla likör, yaşlı kadının damaklarında hoş bir yanma bırakmıştı. Kırışık dudaklarında, memnuniyetle karışık zehirli bir tebessüm belirdi. Her şey tam da istediği gibi ilerliyordu. Yetimhane, kokusunu bile bastıracak kadar kuvvetli sabunla yıkanıyor, en terbiyeli kızlar seçiliyor, en parlak düğmeler parlatılıyordu. Ne var ki, alt katta yükselen sesler bu huzuru gölgelemeye başlamıştı. Başlangıçta hafif bir uğultuydu. Ama kısa sürede bastırılmış bir kalabalığın fısıltısı olmaktan çıkıp kargaşaya evrildi. Agatha kaşlarını çattı, fincanını masaya bıraktı. Her zaman yanı başında duran, baston gibi kullandığı o uzun, cilalı sopasını kavradı ve öfkeyle yerinden kalktı. Merdivenleri ağır adımlarla ama kararlı bir hızla indi. Aşağıya vardığında büyük holün ortasında tuhaf bir kalabalıkla karşılaştı. Kızlar, daire şeklinde toplanmış, bir noktaya odaklanmıştı. Mırıldanmalar, bastırılmış kahkahalar, hatta bir iki çığlık duyuluyordu. “ÇEKİLİN YOLDAN!” diye bağırdı Agatha, sesi tiz ve buyurgandı. Kızlar, korkuyla iki yana açıldılar. Başrahibenin bastonu yere her vurduğunda tahta zeminden bir şikâyet yükseldi. En sonunda kalabalığın ortasında, erkek kıyafetleri içinde bir figür belirdi. Kısa bir ceket, yamalı pantolon, tozlu çizmeler... Başında geniş kenarlı bir şapka vardı ve başı hafif eğikti. Bir anda sessizlik oldu. Sonra o figür şapkasını usulca çıkardı. Altından dökülen kahverengi saçlar ve gözlerinde tanıdık, meydan okuyan parıltıyla Elina dimdik duruyordu. Agatha’nın yüzü düşmanlıkla gerildi. Dudaklarını bükerek, gözlerini daralttı. Onunla ilgili tek bir güzel anı yoktu. O kız hep bir diken gibi batmıştı hayatına. “NEDEN geri geldin, sen?” diye tısladı. “Yine hangi günahın kapımıza düştü?” Elina’nın dudaklarında yaramaz bir sır gibi duran gülümseme büyüdü. “Ah, sizi de gördüğüme sevindim, Rahibe Hazretleri. Manavda işler biraz karıştı. İnsanlara çürük meyveleri taze diye kakaladığını duyunca... kasaları meydana çıkardım. Üstümde de pantolon vardı elbette. Kadınlara bir şey anlatmanın başka yolu kalmadı. Sonra... kovuldum.” Kalabalıkta bir kahkaha yükseldi ama hemen bastırıldı. Agatha’nın gözleri alev aldı. “Rezil... terbiyesiz... sapkın bir ruhun var senin! Erkek kılığı mı? Her seferinde yüzümü kara çıkarıyorsun!” Tam bastonunu kaldıracakken, Elina’nın arkasından biri koluna dokundu. Rosa, sonra Mira ve en sonunda Annabel. Hepsi yüzlerinde endişeyle Elina’yı çekiştirdiler. “Lütfen... gel yukarı, Elina,” dedi Mira, fısıltıyla. Üst kattaki dar koridorun taş zemininde ayak sesleri yankılandı. Mira, Elina’nın kolunu sımsıkı kavramış, aceleyle onu yukarı sürüklüyordu. Arkalarından Rosa ve Annabel nefes nefese takip ediyordu. Kimi görse bakışlarını çeviriyor, kimi ise Elina’nın erkek kıyafetlerine karışmış haline gizli bir gülümsemeyle bakıyordu. Ama bu kez onu geri getiren bir suç değil, belki de başka bir şeydi — bir niyet, bir oyun… hatta belki de bir intikam. Kızlar kendi odalarına girdiklerinde Elina hızla ceketini üzerinden sıyırdı ve bakımsız demir karyolanın üstüne attı. Kahverengi saçları omuzlarına doğru döküldü; dalgalıydı ama başına taktığı şapkanın altında terle karışmıştı. Gözleri, saçlarıyla aynı renkti: koyu, derin, meraklı ve zaman zaman çakmak gibi parlayan. Yüzü ovaldi, yanakları biraz çilli, ama dudaklarındaki kurnaz gülümseme her şeyi bastıracak kadar etkiliydi. Elina güzeldi ama güzelliğini silah gibi kullanmazdı; onun silahı aklıydı, gözlem yeteneğiydi. “İki haftadır neredeydin?” diye sordu Mira, gözleriyle hala Elina’nın giyimini incelerken. “Yani... şimdi manavda mısın? Erkek gibi mi çalıştın?” diye atıldı Rosa. Elina, yatakların arasına çömeldi. Bir kolunu başına dayamıştı, anlatmak için değil, keyif almak için konuşacaktı bu belli oluyordu. “Başta hizmetçiydim,” dedi. “Ailenin hanımı doğramaları ince istiyor ama ellerimi kalın buldu. Beşinci günde çorba kasesini düşürmem bahanesiyle dışarı attılar.” Sonra gözlerini kıstı, sanki bir sır veriyormuş gibi. “Manavın yanına geçtim. Kasaları saydım, müşterileri izledim. Taze diye sattığı meyveleri arka bahçeye saklıyordu aslında. Kadınların sırtından para kazanmak kolaymış... ta ki biri kasaları meydana taşıyana kadar. Tabii, üstümde pantolon kız olduğum anlaşılınca kıyamet koptu.” Kızlar bir kahkaha atacak gibi oldular ama yine de temkinliydiler. Çünkü Elina’nın dönüşü sadece eğlence değildi. Mira, bakışlarını yerdeki paslı sobaya dikti. “Sen dönünce... yine bir şey olacak, değil mi?” dedi çekinerek. Elina, ayağa kalktı ve gözlerini odadakilere dikti. “Asıl mesele ne biliyor musunuz?” dedi, sesi bu kez alçak ama tok. “Ben bu geceyi bilerek ayarladım. Çünkü... yarın buraya birinin geleceği haberini duydum.” Rosa’nın gözleri büyüdü. “Kim?” “Agatha söylemedi mi?” diye kurnazca sordu Elina. Omuzlarını silkti. “Demek söylemedi. Şaşırmadım.” Kızlar hemen çevresine toplandılar. Elina bir masanın üstüne çıktı, ayakta durdu ve ellerini iki yana açarak büyük bir anlatıcıya dönüştü. “Size bir masal anlatayım bakalım bilecek misiniz,” dedi alaycı ama çekici bir ses tonuyla. “Bir zamanlar, yürüyüşüyle bile insanları yargılayan, sırları olan bir kadın yaşarmış. O, Yetim kızların hayali... Zarif, zengin, güçlü. Ama o, yalnızca güzellik ya da kibar söz aramazmış. Gözlerinde bir kıvılcım istermiş. Bir yetimhane ziyaretinde gözüne kestirdiği kızları evlat edinirmiş. Eğitim verirmiş. İyi bir evlilik, iyi bir gelecek... Hayatlarının rüyasını.” Odanın içindeki hava değişti. Annabel’in dudakları aralandı. Rosa ellerini birleştirdi. Mira başını kaldırdı. “Elina... o Madam Vanessa mı?” dedi Annabel neredeyse nefessiz bir sesle. Elina başını sallar gibi yaptı. “Evet. Yarın buraya geliyor.” Bir anlık sessizlik oldu. Sanki kızların içindeki tüm umutlar aynı anda parlamıştı. Her biri, belki de kurtuluşun nihayet kapıya geldiğini düşünüyordu. Ne hayatlar yaşamışlardı! Kimileri pencereden dışarı bile bakamazken, şimdi belki Londra’ya, belki bir malikâneye… hayalleri uzak ama ışıltılıydı. Ama o hayal aniden kırıldı. Elina, tonunu değiştirdi. Soğuk, keskin bir dille konuştu bu kez. “Annabel,” dedi, “sen o lordun yatağına gönderildin, değil mi? Namusun, Agatha’nın kazancına kurban gitti. Rosa, senin o güzelim gözlerinin yarısı karanlık artık. Ve Mira... senin ellerin o kadar hafif ki, kimse sana cüzdanını emanet edemez. Sizce Madam böyle kızları mı arıyor? Sizi mi alacak yanında?” Kızlar bir an sustular. Elina’nın sözleri ok gibi saplanmıştı. Rosa’nın yüzü kızardı, Mira gözlerini yere indirdi, Annabel ise yutkundu ama bir şey söylemedi. Elina ise umursamazdı. “Agatha en terbiyeli, en uslu kızlarını madama gösterecek. Biz ise bu duvarların karanlığında unutulacağız. Ama... bu sefer böyle olmayacak.” Gözleri hınçla parladı. “Yarınki seçimi mahvedeceğim. Agatha’nın yüzünü kara çıkaracağım. Belki Madam beni almaz ama o cadı rahibe beni unutamaz.” Fakat farkında değildi: Kurduğu cümleler, yaptığı hesaplar dostlarının kalplerini kırmıştı. Hayal kurdukları o birkaç dakikayı bile onlara çok görmüştü. Ve bu odada, dostlukla başlayıp ihanete dönecek bir gecenin ilk kıvılcımları yanıyordu artık.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

41 Günlük AŞK Güncellemesi

read
52.1K
bc

MÜHÜR

read
119.2K
bc

Leyal -Unutulan Eş (Türkçe)

read
18.9K
bc

SESSİZ KUĞU

read
7.0K
bc

Yıldızlar Sönerken | Türkçe

read
3.3K
bc

İnci Tanesi

read
59.3K
bc

MAVİŞ (1. VE 2. SERİ)

read
2.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook