Bölüm-4-Rayların Üstündeki Cesaret

1452 Words
Kompartımanın içi trenin metal raylar üzerindeki ritmik tıkırtılarına rağmen huzurluydu. Büyük pencerelerden giren gün ışığı, içeriye yumuşak bir parlaklık veriyor; kadife koltukların üzerindeki ince toz taneleri bu ışıltıda belli belirsiz parlıyordu. Kompartımanın bir köşesine yerleştirilmiş küçük bir sepette, Olivia’nın ayaklarını yukarı uzatabilmesi için yastıklar ve örtüler hazırlanmıştı. Vanessa, yanında duran diğer kızından hamile arkadaşına sıcak bir çay ile yumuşak bir limonlu kek getirmesini rica etmişti. Öyle ince düşünülmüştü ki, Olivia rahat olmasa bile minnet duymaktan başka bir şey hissedemezdi. Vanessa pencerenin yanındaki koltukta oturmuştu. Şapkası çıkarılmış, sarı eldivenleri dizine katlanmıştı. Gözleri çayın üzerinde buhar gibi yükselen düşüncelere dalmışken, Olivia bir anda lafı açtı: “Vanessa… bu kızları neden o kasabadaki yetimhaneden aldın? Beni tanıyorsun, niyetini sorgulamam. Ama geliş amacın bu değildi, biliyorum.” Sofia, annesinin hemen yanındaydı. Dudaklarını çayına değdirirken göz ucuyla annesine baktı, sonra hafifçe araya girdi. “Annemin ilgisini özellikle biri çekti,” dedi, sesi genç ama kendinden emindi. “Mutfakta kargaşa çıkardılar. Ortalık çamura bulandı. Bir rahibe bir kıza tokat attı ve o kız da aynı şekilde karşılık verdi. Sonra, madama dönüp reverans yaparak kendisini tanıttı. Kibirle. ‘Çürükler ordusu size saygılarını sunar madam,’ dedi.” Olivia’nın gözleri irileşti. Gülümsemesini bastıramadı. “Ne cesaret,” dedi hafifçe başını sallayarak. “Demek o yüzden… ilgini çekti?” Vanessa bakışlarını Olivia’ya çevirdi. Dudaklarında zarif ama anlamlı bir gülümseme belirdi. “Cesaret bir başlangıçtır Olivia,” dedi, sesi her zamanki gibi ölçülü ve serindi. “Ama cesareti nasıl kullandığı, onu neyin yönlendirdiği… Asıl mesele bu.” “Peki onunla ilgili planın ne?” diye sordu Olivia, eğilerek göbeğini biraz rahatlatmaya çalışırken. Vanessa gözlerini tekrar pencereye çevirdi. Gözleri uzaklara, henüz adını bile bilmediği o kızın içine bakar gibiydi. “Henüz yok,” dedi yavaşça. “Önce onu tanımak istiyorum. Ne görüp ne sakladığını, neye öfkelenip neye sustuğunu. Kalbindeki yara ne, ve onu nasıl taşıyor… Merak ediyorum.” Sofia, annesinin bu cümlesiyle gururlanır gibi başını dikleştirdi. Olivia ise koltukta biraz daha arkasına yaslandı, yüzünde yumuşak ama kurnazca bir tebessüm belirdi. “Tanıdıkça daha da ilgini çekecek gibi görünüyor,” dedi. Vanessa bu söz üzerine hafifçe güldü. Kompartımanın penceresinden dışarı bakıldığında tren, altın renkli ekinlerin uzandığı tarlaları geçiyor, gökyüzünde ilerleyen bulutlar gibi ağır ama kararlı yol alıyordu. İçeride ise, henüz başlamış bir hikâyenin ilk kıvılcımları sessizce yanıyordu. Tren, akşamın ağır karanlığına doğru kıvrılarak ilerlerken, kompartımanın içinde Olivia'nın iniltileri yavaş yavaş huzursuz bir çan sesi gibi yayılmaya başlamıştı. Bir zamanlar aydınlık olan yüzü şimdi solmuştu; gözleri, sancı aralarında kapanıyor, dudakları arasından titrek nefesler çıkıyordu. Yüzü boncuk boncuk terle kaplıydı. Kompartımanın köşesindeki kız, elleri titreyerek Olivia için hazırladığı şifalı çayı uzattı. Papatya ve limon otu karışımı, trenin küçük sobasında ısıtılmıştı ama etkisizdi. Olivia, bardağı güçlükle tuttu, bir yudum aldı ama hemen başını yana çevirdi. Vanessa’nın yüzü gölgelenmişti. Soğukkanlılığıyla tanınan bu kadın, şimdi arkadaşının her kıvranışında sanki kendi kalbinden bir parça kopuyormuş gibi bakıyordu. Dayanamadı. İçinden geçen korku, mantığını bastırdı ve yerinden kalktı. Kapıyı hızlıca açtı, siyah elbisesinin etekleri koridorda savrularak ilerledi. Kısa sürede Brave kardeşlerin kompartımanına vardı. Kapıyı bir kere tıklattı, sonra tereddütsüz içeri girdi. "Bay Brave," dedi sesinde alışılmadık bir telaşla. "Arkadaşım Olivia Henderson hamile ve sancı çekiyor. Acilen bir ilaç gerek ama hazırladığımız karışım işe yaramadı. Yakınlarda yardım alabileceğimiz bir yer var mı?" Connel, ayağa kalktı. Ceketinin önünü düzeltti, ciddiyetle başını salladı. “İstasyonun uzağında, birkaç mil ötede küçük bir çiftlik evinde yaşlı bir ebe var. Belki o yardım edebilir ama...” duraksadı, “koşarak gitmeniz gerekir. Tren o kadar bekleyemez.” Vanessa bir an sustu. Gözleri buz mavisi gibi keskin, dudakları kararlıydı. “Rica etsem, gidip ilaç alıp gelir misiniz lütfen?” Connel kaşlarını çattı. “Bu gece benim için de çok önemli madam. Başkentte yapılacak toplantıya yetişmeliyim. Üzgünüm.” Vanessa’nın bakışları bir anlık öfke ve hayal kırıklığı arasında gidip geldi. Tam arkasını dönmek üzereyken, genç Lucas hafifçe öne eğildi. “Ben gidebilirim,” diyecekti ki Connel sertçe onun kolunu tuttu. “Hayır, Lucas. Sorumluluğun var. Bizi temsilen orada olacaksın.” Koridorda ayakta bekleyen biri daha vardı. Elina. Her şeyin farkındaydı. Sırtını duvara yaslamıştı, kollarını göğsünde kavuşturmuş, göz ucuyla olanları izliyordu. Şimdi ileri çıktı. “Ben gidebilirim,” dedi sakince. Gözleri Vanessa’nınkine dikilmişti. “Yetişemezsin.” Dedi Lucas, ilk defa gördüğü kıza. “Denemeden bilemeyiz.” Madama döndü. “Gitmek için iki sebebim var. Birincisi, siz hanımlar koşamayacak kadar zarif, önemli ve… hassassınız. Ama ben koşarım.” Sessizlik bir anlığına tüm kompartımanı sardı. Vanessa, bu küçük kızın bakışlarında tanıdığı bir şey vardı. Cesaret değildi sadece; inat, öfke ve… merak. “Yolu tarif edebilir misiniz genç lucas?” Vanessa’nın sesi kızgın ve kırılgandı. *** Elina koridorda, parmak uçlarında yükselmiş, cama yapışmıştı. Karanlıkta silüetler zorlukla seçiliyordu ama orada bir yol vardı; meşe ağaçlarının oluşturduğu hafif bir açıklık ve çitin ötesinde kaybolan bir patika. Gözleriyle yolu takip ederken, genç Lucas arkasından gelip pencerenin diğer yanına geçti. “Şu yolu izle,” dedi alçak bir sesle. “Raylardan ayrıldıktan sonra ilk patikaya gir. İleride çit olacak, meşe ağacını geçtikten sonra eğimli bir yol başlayacak. Sonunda soluk bir ışık göreceksin. Orası yaşlı ebeden yardım alabileceğin yer.” Elina başını hafifçe salladı, ama gözleri hâlâ dışarıdaydı. Lucas bir adım geri çekildi. “Ama tren seni beklemeyecek,” dedi sessizce. “Yetişemeyeceksin.” O anda Elina başını çevirdi. Bakışları Lucas’ınkine kilitlendi. Sesi sertti, kelimeleri keskin bir bıçak gibi. “Abisinin gölgesinde yaşayan ve kendi sözü olmayan birinden akıl alacak değilim.” Lucas’ın yüzü bir an kasıldı. Kaşlarının arası kırıştı, dudakları gerildi. Elina bunu fark etti. Aniden Mira’nın insanların kalbini kolayca kırdığını söylediği sözleri yankılandı zihninde. Haklıydı. Lucas’ın gözlerindeki kırgınlık bir anlığına tüm cesaretinin yerine utancı getiriyordu. O da sadece yardım etmek istemişti. Elina, başını çevirip yeniden pencereye bakarken sesini yumuşattı. “Ama eğer yardım etmek istiyorsan... seslendiğimde kapıyı aç, olur mu?” Lucas başını öne eğdi ve bir adım attı. Cebinden küçük bir kağıt çıkardı, üzerine aceleyle birkaç isim karaladı. “İşte araman gerekenler,” dedi. “Adaçayı, dulavratotu ve eğer bulabilirsen çörek otu. Ve… ardıç reçinesi. Ama reçineyi dikkatli kullan. Ebe sana nasıl vereceğini söyleyecektir.” Elina kağıdı aldı, ince dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtı oldu. Teşekkür etmiyordu, ama onun için teşekkürün karşılığı eylemdi. Tam o anda aralarına, koridorun başından zarif adımlarla yaklaşan bir kadın silueti katıldı. Vanessa. “Elina,” dedi kısa ve net. Bir an durdu. Sonra elini uzattı ve küçük bir kese tutuşturdu. İçinde birkaç altın ve gümüş para vardı. “Bu, gerekirse ilacı alman için. Ve… eğer yetişemezsen, bir sonraki istasyonda seni bekliyor olacağım.” Kadının gözleri bir an Elina’nın gözlerine takıldı. Orada, içinde fırtınalar taşıyan ama dışı taş gibi donuk duran bir kararlılık gördü. Vanessa’nın içinden geçirdiği tek cümle şuydu: “Bu kız ya kendini kurtaracak... ya da tamamen kaybolacak.” Elina, kese ile birlikte küçük kağıdı cebine sıkıştırdı. Bir şey demeden arkasını döndü. Artık karanlık koridorda adımları yankılanıyordu. Tüm tren sanki onun yürüyüşünü izliyordu. Gözlerinden hiçbiri onu durdurmadı. Çünkü onun kararlılığı, her kelimenin üzerindeydi. Vanessa, arkasından bir an daha baktı. İçinde derin bir sessizlik vardı. Elina’yı geride bırakmayacağını söylemişti ama… bu sefer kalbinde bir boşluk, geri dönmeyebileceğine dair bir his de taşıyordu. Ve yine de umut, en inatçı yol arkadaşıydı. Tren, metal rayların üzerinde keskin bir iniltiyle durduğunda, Elina çoktan atılmıştı perona. İnce çizmeleri taş zemine sertçe basarken, geride tek bir şey bırakmamıştı—sadece bankı istasyonun en ucuna doğru sürükleyip yerine sabitlemişti. Nedenini kimse bilmiyordu, belki de sadece bir içgüdüydü. Belki dönerse, orada bir anlık durmak için. Ama şimdi düşünme zamanı değildi. Lucas’ın tarif ettiği yol gözlerinin önünde netti: çitlerin ötesindeki patika, meşe ağacı ve ardından gelen eğim. Elina, tüm gücüyle koşmaya başladı. Rüzgâr saçlarını geriye savuruyor, paltosu ardında dalgalanıyordu. Kalbi, ayaklarından önce ilerliyordu adeta. Elina, hayatında ilk defa birini kurtarmak için bu kadar kararlıydı. Yaşlı ebeden oluşan ev küçük, sade ama işlevsel bir kulübeydi. Kapıyı açan kadın, Elina’nın nefes nefese hâlini görünce hiç soru sormadı. Kağıdı kaptı, göz ucuyla taradı ve harekete geçti. Raflardan otlar, küçük şişeler, keten keseler aldı. Parmakları Elina’nın avuçlarına bıraktığı paraların içinden yalnızca gerekli olan kadarını aldı. “Elini çabuk tut, çocuk,” dedi kadın. Elina başıyla bir kez selam verip kapıdan yeniden fırladı. Bu kez dönüş yoluydu. Ayaklarının altındaki toprak sarsılıyor, kalbi göğsünü zorlayarak dövüyordu. Güneş batmak üzereydi. Ufukta trenin bacasından çıkan dumanın silüeti görünüyordu. Düdük çaldığında Elina hâlâ koşuyordu. Bacakları yanıyor, nefesi boğazını acıtıyordu. Ama durmadı. Duman havaya karıştıkça, içindeki korku da havaya karıştı. Trenin penceresinde Vanessa duruyordu. Yanağını cama yaslamış, gözlerini kısarak dışarıyı tarıyordu. Yanında Mira, Rosa ve Annabel vardı. Sofia küçük ellerini cama dayamıştı. Birlikte sessizce dışarıyı izliyorlardı. Sonra Rosa fısıldadı: “Orada biri var...” Mira öne eğildi. “Elina... Elina bu!” Elina istasyonun kenarında görünür görünmez, bir şey oldu. Camların ardından yükselen bir uğultu, bir inanç. Sanki sesleri ona ulaşabilecekmiş gibi hep bir ağızdan haykırdılar: “Hadi! Yapabilirsin Elina!” Tren yavaşça hareket etmeye başlamıştı. Kızlar Elina’nın yetişmesi için dua ediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD