7- Hanım mı Hizmetçi mi?

1178 Words
Atalay duştan çıkmadan önce derin bir nefes aldım. Elimdeki makası koluma hafifçe bastırdım ve kanın ince bir çizgi halinde süzülmesine izin verdim. Fenimist yanım içimde küfürler savururken, asker damarım dişlerini sıkarak, "Sabret komutan," diyordu. Beklemekten sıkılmıştım. Su sesi hâlâ devam ediyordu. Bu manyak da kırklanıyor herhalde! İçimdeki huzursuzluk, odanın kasvetli havasına karışıyordu. Dolaba yöneldim ve kıyafetleri karıştırdım. Hepsi birkaç beden büyük, bol şeylerdi. İçlerinden en makul olanı seçip askısından çıkardım. Rafın köşesinde duran şallardan birini de kenara koydum. İşimizi hızlı ve temiz halletmeliydim. Üzerimi hızla değiştirip kapıya yöneldim. Önce çarşafı yere bıraktım, sonra kapıyı kapattım. "Ne yapıyorsun burada?" Atalay banyodan çıktığında sesi sertti. Kaşları çatılmış, elini saçlarına atıp fazla suyu sıkıyordu. Üstü çıplaktı, beline sardığı havlunun ucunu sıktı. Hemen başımı eğdim, titrek bir sesle fısıldadım: "Bekliyordum..." Gözleri şüpheyle kısıldı. "Beni mi bekliyordun?" Yutkundum, utangaç bir ifadeyle başımı salladım. "Yani… Burada durmam yasak mı?" Atalay’ın yüzü gerildi. "Her şeyin altından bir iş çıkıyor. Burada niye dikiliyorsun?" Savunmaya geçtim, sesimi iyice alçaltarak neredeyse mırıldandım. "Bilmiyorum, belki bana bir şey söylemek istersin diye düşündüm…" Adam gözlerini devirdi. "Sana ne söyleyeyim? Duş iyiydi, su sıcaktı, sabun çok köpürdü mü diyeyim?" Gözlerimi kocaman açıp hafifçe geri çekildim. "Kaba olma. Sadece..." Ellerimi göğsüme çektim, küçük bir iç çekişle ekledim. "Belki de beni biraz daha tanımak istersin diye düşündüm." Atalay kaşlarını kaldırdı. "Seni tanımak mı?" Başımı salladım. "Evet… Mesela en sevdiğin yemek nedir?" Adam bir süre bana baktı, sonra havlusunu omzuna attı. "Et." Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne eti?" "Et işte." Bildiğin mağara adamı. İçimden homurdandım ama yüzüme belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdim. "Tamam," dedim hafifçe gülümseyerek. "Peki, en sevdiğin renk?" Atalay gözlerini kıstı. "Ne yapacaksın, tişört mü alacaksın bana?" Başımı iki yana salladım. "Sadece sohbet ediyorum..." Atalay bir süre sessizce baktı, sonra sıkılmış gibi havlusunu yatağa fırlattı. "Kadın, neyin peşindesin?" Yüzümde masum bir tebessümle başımı önüme eğdim. "Seninle iyi geçinmeye çalışıyorum." Adam bir süre sessiz kaldı. Sonra yatağa oturup homurdandı: "Beni rahat bırak, iyi geçiniriz." Ben de içimden, Pekâlâ, mağara adamı, oynamaya devam edelim, diye geçirirken dışarıdan sadece kibar bir gülümsemeyle başımı eğdim. Ahşap merdivenlerden aşağı inerken bastığım her basamak gıcırdıyordu. Burası eski bir evdi ama bakımlıydı. Kim bilir bu merdivenlerde kimler kimler geçmişti zamanında. Atalay gıcığı önde ben arkasında büyük salona indiğimizde kahvaltı sofrası çoktan kurulmuştu. Uzun ahşap masanın etrafına dizilmiş adamlar ve kadınlar vardı. Ve sofranın başında, peçeteyi incelikle dizine sererken bile zehir saçan bakışlarıyla Zümrüt hanım oturuyordu. Üvey kayınvalidem. "Günaydın" diye seslendim çekingen bir şekilde. Tam sandalyeye oturacağım sırada bıçak, keskin bir "TAK" sesiyle masaya saplandı. "Dur orada!" İçimde ince bir ip gerildi, kopmaya hazırdı. Fakat yüzüme hafif bir tebessüm kondurup başımı kaldırdım. "Buyurun?" Masadakiler birbiriyle bakıştı. Gerginliği hissetmek çocuk oyuncağıydı. Atalay sessizce oturmuş çayından bir yudum almıştı. Tek kelime etmiyordu. "Senin yerin burası değil" dedi peçetesini düzeltirken Zümrüt hanım. Pekala! Dişlerimi sıktım ama belli etmedim. Omuzlarımı düşürüp masum bir ifadeyle baktım. "Neresi peki?" Orta yaşlı bir kadın burnundan soluyarak çatalı tabağa bıraktı. "Mutfakta yiyeceksin. Diğer çalışanlarla birlikte." Sinirle gözlerim parladı ama kendimi tuttum. Gözlerim kısa bir an Atalay’a kaydı. Sandalyesine kurulmuş, umursamaz bir tavırla çayını içiyordu. Ne bir tepki, ne de bir itiraz. İçimdeki asker öne atılıp birini çenesiyle sandalyeye yapıştırmak istiyordu. Ama yüzümde tek bir öfke belirtisi bile yoktu. "Anladım," dedim kısık sesle. Sofradaki erkekler benim varlığımı bile umursamamıştı. Bir saniye daha beklemeden mutfağa yöneldim. İçeriye girdiğimde mutfak hamam gibiydi. Ocakta kaynayan tencerelerden çıkan buhar ve yemek kokuları her yeri sarmıştı. Kadınlar kenardaki masada oturmuş kahvaltı yapıyordu. Kapıdan girdiğimde bir tanesi ayağa kalktı. "Buyurun, hanımım?" Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Sofrada fazladan tabağınız var mı?" Kadınlar şaşkınca birbirine baktı ama hepsi de aynı anda "Tabii," "O nasıl söz öyle, hanımım" diyerek bana yer açtılar. Bir tanesi hemen bir tabak alıp önüme koydu. Tam oturacakken genç bir kız duraksadı, sonra merakla sordu. "Hanımağam, siz neden içeride yemediniz?" Yaşlı kadın ona uyarıcı bir bakış attı, alttan cimcikledi. Kız "Ah!" diyerek önüne döndü. Elimdeki çatalı hafifçe kaldırıp gülümseyerek, "Zümrüt Ana yolladı beni," dedim. "Bundan sonra burada yiyecekmişim. Ayrıca bana Zeynep diyin. Sonuçta burada birlikteyiz." Kadınların üzgün bakışlarını gördüm. Hafifçe sırıttım. "Amaan, zaten küçük sofraları her zaman daha çok sevmişimdir" diyerek ekmeği aldım ve koparmadan ısırdım. Kadınlar daha da rahatlamış gibi hafifçe tebessüm ettiler. Kahvaltımızı bitirmiştik. Mutfaktaki kadınlara gizli gizli sorular sormuştum. Ne zamandır burada çalışıyorlar? Konak halkı nasıl gibi masumlaştırarak birçok bilgi edinmiştim. Kadınlara da yalan kimliğim hakkında yüzeysel bilgiler vermiştim. Hazar Ağa'nın gayrimeşru bir kızı çıkmasına hepsi şok olmuştu belli ki namusuyla biliniyordu. Kadınların söylediğine göre yakında tüm Urfa bu haberle çalkalanırmış. Hatice hanıma gerçekten çok büyük bir özür borcum vardı. Mutfakta sessizlik hakimdi. Kadınlarla birlikte sofrayı toplamak için ayaklandığımda isminin Serpil olduğunu öğrendiğim en yaşlıları beni durdurmuştu. Kızlar yavaş yavaş sofradan kalkıp boşları toplamaya koyulmuşlardı. "Elime mi yapışacak Serpil abla. İki tane tabak" dediğimde bana gülümseyerek "kızım sen daha dün evlendin. Bırak kızlar halleder" demişti. Bir saat süren kahvaltı sonunda kendime hanımım demekten vazgeçirmiştim hepsini. Tam önümde duran çay kaşığıyla oynamaya başlamıştım ki mutfak kapısında ayak sesleri yankılandı. Ağır, sert, kendini bilen adımlar. Sonra kapının eşiğinde Zümrüt hanım belirdi. Ellerini beline yerleştirmişti, dudakları sıkıca birbirine bastırılmış, yüzü sertti. "Sen," dedi gözlerini üzerime dikip. "Sadece burada yemek yiyeceğini mi sandın?" Ağır adımlarla mutfağa girdiğinde Serpil abla, "hanımım bir şey mi istemiştin?" Diye sordu. Zümrüt hanım onun sorusunu es geçerek bakışlarını bana dikmişti. Başımdan aşağı bir soğukluk indi. Gözlerimi hızla kırpıştırıp masum bir ifadeyle başımı kaldırdım. "Anlamadım, Zümrüt ana?" Kadın iki adım daha ileri attı ve tam karşımda durdu. Bedenimde her zaman kalıplaşmış olan dik duruşumu takınmamak için hafif kamburumu çıkarttım kendime güvensiz gibi. Mutfaktaki diğer kadınlar işlerine devam ediyordu ama kaçamak, tedirgin gözlerle bize bakıyorlardı. "Bu evde yemek yemen yetmez, Alaca dölü" dedi Zümrüt. "Bundan sonra sofrayı da sen kuracaksın, sofrayı da sen toplayacaksın. Evin işlerini de yapacaksın. Kocana da karılık yapacaksın!" Omuzlarımı dikleştirmemek için tırnaklarımı avuç içime batırdım, gözlerimi yere indirdim. Bu hareketi onlara boyun eğdiğimi düşündürmek için yaptım ama içimde fırtınalar kopuyordu. Beni bu evin hizmetçisi yapmayı mı planlıyordu? Bu kadar mı düşmüştüm gözlerinde? Vay anasını be Acar! Neyse daha iyi bile olabilir bu. Evin her odasına kolayca girebilirim. Giriş, çıkış, kör nokta her yeri rahatça tespit edebilirim. Bu iş sandığımdan daha mı kolay gidiyordu sanki? Zümrüt bir adım daha attı. "Şimdi bulaşıkları yıka. Sonra avluya gel, yıkanacak halılar var." Hafifçe gülümsedim. Sakin, zarif, sanki hiç bozulmamış gibi. "Tabii Zümrüt ana." Kadın içimi yoklar gibi yüzüme dik dik baktı. Bir itiraz beklediğini biliyordum. Sessizlik biraz daha çöktü mutfağa. "Hanımım gelin hanım daha dün evlendi. Bugün her şeyi biz hallederiz kız dinlensin" ah bee canım Serpil ablacım. Bu konağı yakarken sizi unutmayacaktım. Zümrüt sanki ona küfür etmişler gibi bakışlarını bir hışımla Serpil ablaya çevirdi. "Sen karışma Serpil. Seninle de bozuşmayalım. Hadi işe koyulun!" Osman Ağa'nın karısı Zümrüt bence ayrı bir araştırılmalıydı da neyse... Zümrüt hanım mutfaktan çıkar çıkmaz Kızlardan biri eliyle ağzını kapatarak hafifçe "Ayy…" diye inledi. Diğeri bana acıyan gözlerle baktı. Serpil abla başını eğip bir şey demeden işine koyuldu. Ben ise tezgaha yöneldim. Önüme koyulan tabakları aldım, bir çırpıda sudan geçirdim. Bulaşıklar önümde birikmeye başlamıştı ama içimde bir rahatlık vardı. Kızlar içeriden öbek öbek kirli bulaşık getiriyordu. Şimdiden tezgahta bir dağ olmuştu. En azından bir şeyler yaparken düşünecek vaktim olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD