İstanbul Sensiz Eksikti.

2800 Words
Bugün tarihler 27 Aralık 2019’u gösteriyordu. Serdar Selim Saruhanlı, sonunda Londra’dan Türkiye’ye dönmeye karar vermişti. LSE’de yüksek lisansını tamamlamış, ardından bir süre Londra’da yaşamanın tadını çıkarmıştı. Her şeye rağmen içinde hep bir eksiklik vardı. Zamanla bu eksikliğin, ne şehrin büyüklüğüyle ne de kariyerin getirdiği başarılarla dolmadığını fark etti. Annesi Nermin Saruhanlı’nın sık sık telefonlarda “Oğlum, artık dön, hasret dayanılır gibi değil.” sözleri de bu kararı hızlandırmıştı. Onun sesindeki özlemi duymak, Serdar’ın kalbine dokunuyor, içinde tarifsiz bir burukluk yaratıyordu. Sonunda annesinin ısrarlarına daha fazla direnemedi ve kesin dönüş kararı aldı. Ama bu dönüş, büyük bir sürpriz olmalıydı. Hiç kimseye haber vermemişti. Uçaktan indi, pasaport kontrolü, bagaj bekleyişi, kalabalığın uğultusu... Bütün işlemleri hallettikten sonra havalimanının kapısından dışarı adımını attı. Yüzüne çarpan serin İstanbul rüzgârı, uzun zamandır unuttuğu bir hissi canlandırdı. Kulaklarına dolan uğultu, koşuşturan insanlar, korna sesleri... Hepsi bir araya gelip ona “geri döndün” diyordu adeta. Serdar derin bir nefes aldı, burnuna karışık bir koku geldi: egzoz dumanına karışmış simit, lüks pardüm kokusuna karışmış ter kokusu, İstanbul'a özgü olan o havanın tuzlu kokusu... Tüm bu kokular bir araya gelince çocukluğundan beri tanıdığı İstanbul kokusu olmuştu. -“Yine de özledim seni be İstanbul.” dedi kendi kendine, dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle. İnsan, ne kadar uzaklaşmak isterse istesin doğup büyüdüğü yere karşı içinde taşıdığı sevgiyi hiçbir zaman söküp atamıyordu. İstanbul... Gecesiyle gündüzü, karanlığıyla ışığı, umuduyla yıkımı bir arada barındıran şehir... Sevgiyi de nefreti de aynı anda öğreten, insanı büyüten ve yoran o kadim şehir... Serdar gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Hava griydi ama gri bile İstanbul’da farklı duruyordu. -“Çok özlemişim seni be İstanbul.” dedi bir kez daha, özlemle. Bu kez sesi daha derinden, adeta boğazına düğümlenen hislerin bir dışa vurumu gibiydi. Elini havaya kaldırdı, bir taksi yanaştı hemen. Sarı renkli aracın farları hafif buğulu havayı yarıp ona yaklaşırken, Serdar valizlerini bagaja yerleştirdi. Şoförün yanına geçip oturdu. Araba hareket ettiğinde İstanbul’un karmaşası daha da belirginleşti. Yol boyunca şoförle kısa kısa sohbet ettiler. Taksici, İstanbul’un hiç değişmediğini ama aslında her gün başka bir çehreye büründüğünü anlattı. Serdar, pencereden dışarıya bakarken tanıdığı sokaklara gözlerini dikti. Beyoğlu’nun nostaljik sokaklarından geçerken, yıllarını burada geçirmiş olmanın verdiği garip bir sıcaklık hissetti. İki yıldır burada değildi ama sanki yirmi yıldır uzak kalmış gibi bir his kapladı içini. Binalar aynıydı, kaldırımlar aynıydı, köşe başındaki kahve dükkanı hâlâ duruyordu; ama insanın içinde biriktirdiği özlem, her şeyi daha yabancı, daha farklı gösteriyordu. Taksi, Sarıyer rıhtıma vardığında denizin kokusu daha keskin bir şekilde hissedildi. Martı sesleri kulaklarında yankılandı. Gözünün önüne, denizle iç içe geçen çocukluk anıları geldi: babasıyla yaptığı uzun yürüyüşler, annesinin sahilde onlara seslenişi, denize atılan taşların çıkardığı ses... Tarihi eser sayılabilecek kadar eski, ama düzenli bakımı sayesinde hâlâ ihtişamını koruyan o konak, tüm görkemiyle karşısında belirdiğinde, Serdar’ın kalbi hızlandı. Beyaz boyaları, mavi panjurları, duvarlardaki sarmaşıklarıyla çocukluğundan beri bildiği o ev, olduğu yerde bir an için zamanı durdurmuş gibiydi. Taksiciye ödemesini yaptıktan sonra arabanın kapısını kapattı. Bir süre orada dikildi. Valizleri yanında, gözleri konağın kapısına kilitlenmişti. İçinde bir heyecan, bir korku, bir umut... Kalbi hem geri dönmenin sevinciyle hem de yılların özlemiyle çarpıyordu. -“İşte burası...” dedi içinden. “Her şeyin başladığı, her şeyin bittiği ve şimdi yeniden başladığı yer...” Serdar valizlerini kaldırımın kenarına bırakmış, gözlerini konağa dikmişti. Önünde yükselen yapı, yılların izini taşımasına rağmen hâlâ görkemliydi. Giriş kapısına kadar uzanan taş yol, iki yandan ağaçların ve çiçeklerin gölgesine gizlenmişti. Bahçedeki narenciye ağaçlarının dalları sarkmış, yaprakların arasından parlayan birkaç turuncu meyve, konağa canlılık katıyordu. Konağın cephesine baktığında ahşap dokunun sıcaklığını hissetti. Alt kattaki geniş pencereler, içeriden yayılan ışığı dışarıya taşır gibiydi. Camların kenarında saksılarda çiçekler vardı; belli ki annesi, evi terk edilmiş bir mekân gibi bırakmamış, her daim canlı tutmuştu. Üst katlara doğru gözlerini kaldırdığında mavi panjurları gördü. Panjurlar biraz solmuştu ama bu solukluk, onlara eski bir tabloya aitmiş gibi nostaljik bir güzellik katıyordu. Konağın ön cephesi, dalların ve yaprakların arasında adeta gizlenmişti. Yeşil sarmaşıklar, duvarlara tutunarak yukarı doğru tırmanmış, binanın yaşını saklamaya çalışır gibi her bir köşeyi sarmıştı. Çatının kenarlarından aşağı sarkan gölgeler, konağa biraz masalsı, biraz da gizemli bir hava veriyordu. Ama bütün bunların ötesinde, konağın en büyüleyici yanı arkasında uzanan manzaraydı. Evin yüksek katlarından bakıldığında Marmara'nın uçsuz bucaksız maviliği göz alabildiğine yayılıyordu. Dalga sesleri, bahçedeki yaprak hışırtısına karışıyor; iyot kokusu narenciye çiçeklerinin ferah kokusuna eşlik ediyordu. Serdar, bir an için gözlerini kapadı ve o tanıdık deniz sesini içine çekti. Bu ses, Londra’nın hiçbir köşesinde bulamadığı şeydi: memleketin nefesi. Serdar derin bir nefes aldı. Bu evin taş duvarları arasında çocukluğunun kahkahaları, gençliğinin hayalleri saklıydı. Bahçede koşturduğu günler, yaz akşamlarında dostlarıyla yapılan sohbetler, kış gecelerinde şöminenin çıtırtısıyla geçen anılar... Hepsi bir anda zihninde canlandı. Serdar bir süre daha durup evini izlemek istedi ama mümkün olmadı. Sessizliğin içinde duyduğu ağır ayak sesleri, birden omuzlarına yük gibi çöktü. Korumalardan ikisi sert adımlarla arkasından yaklaşıyordu. Yıllarını Londra’da geçirmiş olmasına rağmen, Saruhanlı Konağı’nın katı disiplininin hâlâ devam ettiğini görmek ona bir an için buruk bir tebessüm ettirdi. Ama yüzündeki o geçmişe duyduğu özlem ifadesi bir anda değişti; bakışlarını sertleştirdi, kaşlarını çattı. İçinde taşıdığı o sıcak anılar, bir anda yerini Saruhanlı ailesinin ağır gölgesine bıraktı. Hızla arkasını döndü. Adamlar Serdar’ı görür görmez mıhlanmış gibi olduk, oldukları yerde durdular. Sert yüzleri bir anda yumuşadı; ellerini önlerinde kenetleyip, gözlerini yere eğdiler. Sessizlik, yalnızca martı sesleriyle bölünüyordu. -“Evimi de mi izleyemeyeceğim artık!” diye bağırdı Serdar. Sesi, hem öfke hem kırgınlık taşıyordu. Yıllar sonra dönmüş, kendi yuvasını doya doya seyretmek isterken karşısına yine duvar gibi duran kurallar çıkmıştı. -“Efendim kusura bakmayın,” dedi içlerinden biri, sesinde titrek bir saygıyla. “Sizin geldiğinizi bilmiyorduk… Anlayamadık.” Serdar onları süzdü. Bakışlarında hem hüzün hem asalet vardı. Kısa bir sessizliğin ardından, emir verici bir tonda konuştu: -“İşinizin başına dönün.” Adamlar bir an bile tereddüt etmeden başlarını eğerek geri çekildiler. Sert adımlarla köşelere dağılıp gözden kayboldular. Serdar ise kendi kendine mırıldandı: -“Evet Serdar Selim… Saruhanlı Konağı’na hoş geldin.” Sonra yüksek sesle, kararlı bir tonda bağırdı: -“Valizleri alın!” Emir anında yerine getirildi. Arkasından adımlayan korumalardan biri, valizleri alarak hızlıca peşine düştü. Serdar ise geçmişin ağırlığıyla ve anın coşkusuyla, konağın büyük kapısına doğru ilerledi. Yüzüne çarpan rüzgârın içine bu kez yemek kokuları da karışmıştı. Tereyağında kavrulan baharatların, fırından yeni çıkmış böreklerin ve taze pişen çorbanın kokusu, burnuna dolup karnını guruldatmıştı. Uzun yolculuğun ardından bu koku, ona evinde olduğunu en çok hissettiren şeydi. Korumalardan biri kapıya gelip valizleri yere bıraktı, sonra tokmağı tutarak kapıyı çaldı. Bekleyiş kısa sürdü. Ahşap kapının gıcırtısıyla birlikte içeriden tanıdık bir yüz belirdi. Evin kalfası Gül Hanım, her zamanki zarif tavrıyla kapıyı açmıştı. Gözlerinde mutluluk ışıldıyordu, ama yüzünde şaşkınlık zerresi yoktu. -“Hoş geldiniz, Serdar Bey,” dedi içten bir tebessümle. Serdar’ın yüzünde bir anda sıcak bir gülümseme belirdi. -“Hoş buldum Gül Sultan. Gitmeden önce sana ne demiştim, bana ‘bey’ demeyecektin. Hâlâ sözünü tutmuyorsun. Ayrıca...” dedi, göz ucuyla onu süzerek, “...sen her geçen yıl daha da gençleşiyorsun. Söyle bakalım, sırrın ne?” Sözü bittiğinde ona sarıldı. Bu sarılışta, uzak kaldığı evin kokusu, çocukluğunun anıları ve yıllar boyu sakladığı güven duygusu vardı. Gül Hanım kahkaha attı. -“Alemsiniz,” dedi gözleri dolu dolu parlayarak. Serdar biraz geriye çekilip merakla sordu: -“Sen neden hiç şaşırmadın benim gelmeme?” O an, evin geniş merdivenlerinden topuk tıkırtıları eşliğinde bir ses yükseldi. Kadife gibi yumuşak ama aynı zamanda buyurgan bir ses: -“Çünkü geleceğini biliyorduk oğlum.” Serdar başını kaldırdı. İşte oradaydı… Nermin Hanım. Her zamanki zarafetiyle merdivenlerden ağır ağır iniyordu. Elbiseleri tertemiz, saçları özenle toplanmış, bakışlarında hem anaç bir sıcaklık hem de Saruhanlı ailesine yakışan bir asalet vardı. Serdar bu cevapla bir an yüzünü astı, ama annesine belli etmemek için dudaklarının kenarına sahte bir tebessüm kondurdu. Kollarını açarak ona yaklaştı, sesi hafif alaycı ama içinde sevgi dolu bir tınıyla konuştu: -“Tabii canım… Andon Saruhanlı’dan hiçbir şey kaçmaz.” Nermin Hanım gözlerindeki hasreti saklamadan oğluna sarılırken, yumuşak bir sesle yanıt verdi: -“Baban, Adnan… Seni korumak için her adımını takip ediyor Serdar. Bunu sen de gayet iyi biliyorsun.” Adnan'ı bastırarak söylemişti. Tam o anda, kalın ve tok bir ses salondan duyuldu: -“Bana Andon denmesinden hoşlanmadığını biliyorsun yavrum.” Adnan Bey ağır adımlarla salondan çıkıp kapıya doğru yaklaşırken, otoritesi mekâna yayıldı. Yüzündeki sertlik, oğluna duyduğu sevgiyi saklayamıyordu. Serdar derin bir nefes aldı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle: -“Bana da Andon Saruhanlı gibi davranmasan, demeyeceğim babacığım,” dedi ve babasına sarıldı. Adnan Bey’in kolları oğlunu sımsıkı sardı. -“Benim bu hayattaki en büyük görevim, her şeyden önce seni korumak aslanım. Bu hiç değişmeyecek.” Serdar bir kolunun altına annesini, bir kolunun altına babasını alarak onları arka bahçeye doğru yönlendirdi. Yılların özlemi, bu yürüyüşte üç bedenin birbirine kenetlenişinde kendini gösteriyordu. Bahçeye vardıklarında denizin kokusu, rüzgârın uğultusu ve dalgaların sesi onları karşıladı. Bahçedeki yuvarlak masa, geçmişteki nice aile toplantısına tanıklık etmişti. Serdar, nezaketle annesinin sandalyesini çekip onun oturmasına yardım etti. Ardından kendisi de anne ve babasının arasındaki sandalyeye yerleşti. Nermin Hanım tek bir bakış attı; o bakış, yıllardır konağın hizmetlilerine yön vermiş,şimdi de hepsini tek bir işaretiyle harekete geçirmişti. Yardımcılar bir anda etraflarında belirdi, masayı çay için hazırlanan aperatiflerle donatmaya başladılar. İncecik dilimlenmiş börekler, mis gibi kokan poğaçalar, taze reçeller, nar gibi kızarmış simitler… Hepsi Serdar’ın sevdiği tatlarla doluydu. Serdar kahkahasını tutamadı. -“Nezaket Saruhanlı… Yine bir bakışıyla herkesi hizaya getiriyor.” dedi gülerek. Nermin Hanım ve Adnan Bey de onun kahkahasına katıldılar. Bahçeyi kısa süreliğine de olsa yalnızca aileye ait o eski mutluluk havası sardı. Masaya yerleştirilen ince belli bardaklardan yükselen çayın buğusu, havadaki tuzlu rüzgârla birleşince ortama huzurlu bir sıcaklık kattı. Gümüş kaşıkların şıngırtısı, porselen tabakların hafif dokunuşlarıyla bütünleşiyor; yılların ardından gelen bu buluşmayı daha da anlamlı kılıyordu. -"Elizabeth ile nasıl gidiyor?" dedi Nermin hanım. -"Gitmiyor anne. Ciddi bir şey yoktu zaten aramızda." diye karşılık verdi Serdar. -"Nasıl ciddi bir şey yoktu oğlum? Aynı evde yaşıyordunuz." Serdar çayından bir yudum aldı, dudaklarında tanıdık bir tebessüm belirdi. Konuyu değiştirmek için bu fırsatı kullandı. -“İşte bu... Londra’da en çok özlediğim şey bu küçücük bardaklardı. Çayın rengi, kokusu, tadı... Orada hep bir şeyler eksikti.” Nermin Hanım oğluna bakarken gözleri parlıyordu. Daha fazla konuyu uzatmadı. Parmaklarıyla fincan tabağının kenarına ritmik dokunuşlar yaparken, içinden geçenleri saklayamadı: -“Her telefonda sesin buradaydı ama gözlerin hep uzaktaydı, oğlum. Şimdi gerçekten yanımda olduğunu hissetmek bambaşka.” Adnan Bey çayından derin bir yudum aldı. Kaşları çatılmıştı ama sesinde sertlikten çok gurur vardı: -“Yurt dışına gitmeni istemedim, ama biliyordum ki gitmeliydin. Orada öğrendiklerin, yaşadıkların sana bir yol çizdi. Saruhanlı ismini taşıyan biri, dar bir çerçevede kalamaz.” Serdar babasının sözlerine hafif bir tebessümle karşılık verdi. -“Baba, hâlâ ismimizin gölgesinde yaşadığımı hatırlatıyorsun. Ama ben... ben kendim olmak istiyorum. Bunun için gittim zaten. Sadece Saruhanlıların oğlu Serdar değil, kendi hayatını kuran Serdar Selim olmak istiyorum.” Bu söz, kısa süreliğine havada asılı kaldı. Dalgaların sesleri, sanki konuşmayı tamamlar gibi kıyıya vurdu. Nermin Hanım oğlunun elini tuttu, yumuşacık bir sesle konuştu: -“Biz senin kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Saruhanlı olmak, seni küçültmez oğlum... Aksine senin kimliğinin bir parçasıdır. Ama senin kendi yolunu arayışını da her zaman destekleyeceğim.” Serdar annesinin ellerini sımsıkı kavradı. İçinde yıllar sonra hissettiği bir huzur vardı. Tam o sırada Gül Hanım, masaya fırından yeni çıkmış sıcak kurabiyeler getirdi. Mis gibi vanilya ve tereyağı kokusu denizin kokusuna karıştı. Serdar birini alıp ısırdı, gözlerini kapatarak çocukluk anılarına daldı. -“Ahh... Hatırlıyor musunuz? Küçükken ben mutfaktan gizlice kurabiye çalardım. Gül Sultan peşimden koşar, yakalayınca da bana ceza verirmiş gibi yapardı. Ama sonra gizliden bir tane daha uzatırdı.” Masadakiler kahkahaya boğuldu. Gül Hanım utangaç bir gülümsemeyle elindeki tabağı bırakırken, -“Hiç değişmediniz Serdar Bey. Hâlâ aynı haylaz çocuksunuz.” dedi. Serdar derin bir nefes aldı, gülümsedi ve annesine döndü: -“Anne... Şu sofrayı görünce, neden dönmek istediğimi daha iyi anladım. İnsan nereye giderse gitsin, yuvasının kokusunu hiçbir yerde bulamıyor.” Nermin Hanım gözleri dolu dolu oğluna baktı. -“Hoş geldin evladım... Gerçekten hoş geldin.” Çay saatiyle başlayan sohbetler, denizin kokusu ve rüzgârıyla tatlanan öğleden sonrası, akşamüstüne doğru yavaş yavaş koyulaşmıştı. Sarıyer’in rıhtımından yükselen dalga sesleri artık daha derinden duyuluyor, gökyüzü kızıllıktan mora, morun koyusundan da gece mavisine dönüyordu. Bahçede otururken kahkahalar, hatırlanan anılar ve özlemle sarılmış kelimeler arasında zaman su gibi akıp geçti. Akşam yemeğinde uzun, işlemeli ahşap masanın üzerine dizilen tabaklar ve kristal kadehler, konaktaki ihtişamı daha da belirginleştirmişti. İnce şamdanların alevleri, mermer duvarlarda titreyen gölgeler yaratıyor, ortamı hem sıcak hem de ağırbaşlı bir hale getiriyordu. Yemek boyunca iki yılın hasretiyle sorulan sorular, Serdar’ın Londra günlerinden anlattıkları, Nezaket Hanım’ın ince esprileri, Adnan Bey’in arada araya giren nasihatleriyle sofrada canlı bir akış vardı. Yemek sonrası ailece birkaç kadeh şarap içildi. Kadehler tokuşurken camların çıkardığı tiz ses, sanki bir kutlama müziği gibi yankılandı. Sohbetler hafifledi, kahkahalar tatlı bir yorgunluğa dönüştü. Artık saat ilerlemiş, akşam dokuz olmuştu. Serdar kadehindeki son yudumu içti, kırmızı şarabın damağında bıraktığı buruk tatla birlikte hafifçe gülümsedi. Kristal kadehi salonun ortasında duran büyük, mermer sehpaya bıraktı. Ayağa kalkarken üzerindeki gömleğin üstten iki düğmesini ilikledi; hareketi hem doğal hem de ailesine karşı gösterdiği saygının bir işaretiydi. -“Evet gençler,” dedi, dudaklarının kenarında alaycı ama sıcak bir tebessümle. “Ben kaçıyorum.” Nermin Hanım, bir anlık kaygıyla kaşlarını hafifçe çattı. Sesinde telaş vardı: -“Nereye oğlum?” -“Can’la buluşacağım. 12’den sonra doğum günüm… Çocuklarla kutlamaya başlamak istedik.” Nermin Hanım’ın dudaklarından istemsiz bir serzeniş döküldü. -“E daha yeni geldin ama anneciğim...” Sesinde kırgınlıkla özlemin karıştığı o ince titreşim vardı. Tam o sırada Adnan Bey devreye girdi. Geniş omuzlarını dikleştirerek, kalın sesiyle Nermin'deki gerginliği yumuşattı: -“Rahat bırak oğlanı, Nermin. Bir yere kaçmıyor ya. Yalnız, arabayı kendin kullanma oğlum. Şoförlerden biri bıraksın seni." -“Tamam baba,” dedi Serdar. Sonra annesinin yanına yaklaşıp yanağına öpücük kondurdu. -“Merak etme anne, gece dönerim,” diye fısıldadı. Nermin Hanım, oğlunun kokusunu içine çekerken gözleri doldu ama bir şey söylemedi. Serdar ceketini alıp evden çıktı. Kapının önünde, soğuk gece rüzgârı yüzüne çarptı. Bahçenin taş yolunda yürürken derin bir nefes aldı; denizin kokusu bu kez biraz daha ağır, biraz daha yoğun hissediliyordu. Korumalardan biri arabayı hazırda tutuyordu. Aracın arka koltuğuna oturduktan sonra cebinden telefonunu çıkarıp Can’ı aradı. Telefon çaldıktan kısa bir süre sonra karşı taraftan neşeli bir ses yükseldi: -“Ooooo Saruhanlı! Hoş geldin be kardeşim!” Serdar dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle yanıtladı: -“Neredesiniz?” -“Cihangir’deyiz, Groof’ta,” dedi Can, müziğin ve kalabalığın uğultusu sesine karışarak. Arkadan kahkahalar, kadeh tokuşmaları geliyordu. -“Geliyorum,” dedi Serdar kararlı bir ses tonuyla ve telefonu kapattı. Araba hareket ettiğinde, İstanbul’un ışıkları yavaş yavaş önünden akmaya başladı. Yolda ilerlerken bir yandan yılların özlemini geride bırakmanın huzurunu, bir yandan da gençliğinin heyecanını hissetti. Gece yeni başlıyordu... Şoför, Cihangir’in dar sokaklarına girdiğinde etraf kalabalıklaşmaya başlamıştı. Yokuşlarda gençler, kahkahalar, sigara dumanı ve müzik sesleri birbirine karışıyordu. Barların kapılarından taşan sesler, kaldırımlara yayılan kalabalıklar, İstanbul gecesinin tüm enerjisini ortaya koyuyordu. Groof’un önüne geldiklerinde içeriden basların titreşimi dışarıya vuruyordu. Neon ışıkları kapının çevresini mor ve maviye boyuyor, sigara içen gençlerin yüzlerinde parlayan renkler adeta başka bir dünyanın kapısını işaret ediyordu. Serdar arabadan indi, montunun yakasını hafifçe kaldırıp kalabalığın arasından kapıya yöneldi. Kapıda duran görevli, Serdar’ı görür görmez bir an duraksadı. Yüzündeki sert ifade yerini saygılı bir tebessüme bıraktı. -“Hoş geldiniz Serdar Bey, buyurun,” dedi, hiçbir şey sormadan kapıyı açarak. İçeriye girdiğinde onu yoğun bir müzik ve kalabalığın enerjisi karşıladı. Havada alkol, parfüm ve tütün kokuları karışmıştı. Barın uzun tezgâhı rengârenk şişelerle dolu, loş ışıklar ise mekâna hafif puslu bir hava veriyordu. Dans eden kalabalığın arasında bir anlığına kayboldu, ama çok geçmeden kalabalığın ortasından yükselen tanıdık bir ses duydu: -“Oooooo! Saruhanlı!” Serdar başını kaldırdı, işte oradaydı. Can, mekânın tam ortasında, elinde kadehle ona doğru el sallıyordu. Gözleri parlıyor, yüzünde özlemin getirdiği kocaman bir gülümseme vardı. Onu gören birkaç arkadaş da ayağa kalkıp kollarını açtı. Serdar kalabalığı yararak ilerledi, adımlarında hem bir gurur hem de bir özlem vardı. -“Hoş geldin be kardeşim!” dedi Can, sesi kalabalığın içinde bile yankılanacak kadar güçlüydü. “İstanbul sensiz eksikti.” Serdar kahkaha atarak karşılık verdi. -“İstanbul’u geçtim, sen olmadan ben eksiktim Can.” -"Aslan kardeşim benim.Roof kısmındayız. Burası çok gürültülü." dedi Can. Masaya vardığında Can onu kucakladı. Sarılışları kısa bir selam değil, yılların dostluğunu yeniden mühürleyen bir kucaklamaydı. Masadaki diğer dostları da sırayla Serdar’a sarıldılar. Birkaç dakika boyunca şakalar, kahkahalar ve “Hoş geldin” sözleri havada uçuştu. -“Beyler! Bayanlar! Bu gece özel bir gece. Hem Saruhanlı’nın dönüşü, hem de yarın onun doğum günü! Kaldırın kadehleri!” Garson masaya yeni kadehler getirdi.Kadehler havaya kalktı, ışıkların altında parıldadı. Serdar, kadehini dostlarınınkine tokuştururken kafasını kaldırıp ona bakan garsonla göz göze geldi. O an Serdar için etraf yavaşladı. Kadının saçlarından kıvılcımlar, gülüşünden ışıltılar saçılıyordu... Serdar o an kendinin bile duyamaycağı bi şekilde kadına bakarak fısıldadı: -“Evet… İstanbul’a döndüm. Ve her şey yeni başlıyor.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD