Meryem sınıfa girer girmez çocukların gözleri parladı. Kimisi defterini kurcalıyor, kimisi sıranın üstünde parmaklarını tıkırdatıyordu. Ama aralarında biri vardı ki… Daha ilk bakışta dikkat çekiyordu.
Arka sıralardan birinde oturan, ela gözleri kurnazca parlayan on yaşlarında bir çocuk. Sırtını sandalyeye yaslamış, kollarını kavuşturmuş, Meryem’i baştan ayağa süzüyordu. Yüzünde hem alaycı hem de meydan okuyan bir ifade vardı.
Meryem, çocukların tek tek isimlerini sorup not ederken sıra ona geldi.
– Senin adın ne tatlım?
Çocuk ayağa kalkmaya üşenircesine ağırdan aldı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
– Yusuf… dedi, kısa ve soğuk bir sesle. Sonra ekledi:
– Yusuf Korkmaz.
Diğer çocuklar onun bu vurgulu haline alışkın gibiydi. Sıralardan hafif bir mırıltı yükseldi. Kimi gülüyor, kimi başını öne eğiyordu.
Meryem ise hiç bozuntuya vermedi.Müdürün sözleri bir an aklıma geldi “Korkmazlarla papaz olmak istemeyiz”
– Evet bu o çocuktu.Korkmaz aşiretinin torunu ama bana ne soyatlarından o benim için sadece bir çocuk.
– Meryem gözlerini çocuğa dikti, aynı sakinlikte cevap verdi:
– Memnun oldum Yusuf. Soyadın ne olursa olsun, benim için sadece Yusuf’sun.
Sınıfta bir anlık sessizlik oldu. Yusuf’un kaşları çatıldı, böyle bir tepki beklemiyordu.
– Ama herkes soyadımı ve kim olduğumuzu bilir. Dedi kendinden emin bir tavırla.
Meryem gözlerini ondan ayırmadan gülümsedi.
– Benim sınıfımda herkes kendi adıyla var olur. Sen de, Ahmet de, Ayşe de… Hiç kimse ayrıcalıklı değil.
Çocukların gözleri büyüdü. İlk defa biri Yusuf’a böyle karşılık veriyordu. Yusuf ise kısa bir an için durakladı, sonra omuz silkerek sıraya yaslandı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Meryem derse devam etti ama o an kalbinde şunu hissetti: Bu çocukla yol uzun olacaktı. Onun bakışlarında hem asi bir ruhun, hem de derinlerde gizlenen bambaşka bir şeyin kıvılcımı vardı.
Meryem, sınıfa ilk dersini işlemeye başlamıştı. Çocukların çoğu heyecanla onu dinliyordu, gözlerinde merak vardı. Defterlerine eğilmişler, yeni öğretmenlerini hayranlıkla takip ediyorlardı.
Ama arka sıradaki Yusuf… Hiç oralı değildi. Bir eli cebinde, diğer eliyle sıranın kenarını tıkırdatıyor, arada yanındaki arkadaşına eğilip bir şeyler fısıldayıp kıkırdıyordu.
Meryem tahtaya dönüp birkaç kelime yazdığı sırada Yusuf yüksek sesle, tüm sınıfın duyacağı şekilde konuştu:
– Öğretmenim, bu anlattıklarınız çok kolay! Ben zaten biliyorum.
Sınıfta bir uğultu yükseldi. Çocuklar gülüştü, bazısı da “Vay Yusuf yine başladı!” der gibi başını salladı.
Meryem, elindeki tebeşiri yavaşça sıraya bıraktı, dönüp Yusuf’un gözlerinin içine baktı. Ses tonunu ne yükseltti ne de sertleştirdi, ama kelimeleri keskin ve netti:
– Öyle mi Yusuf? Çok güzel. O halde gel bakalım buraya, tahtada bize anlat.
Sınıfta bir sessizlik oldu. Çocuklar heyecanla Yusuf’un ne yapacağını merak ediyordu. Yusuf kısa bir an için afalladı, ama sonra kendinden eminmiş gibi sıradan kalktı. Ağır adımlarla tahtaya yürüdü.
Meryem gülümsedi:
– Hadi, biraz önce çok kolay dedin ya. Konu senin ellerinde. Hepimize göster bakalım.
Yusuf tebeşiri aldı, ama birkaç kelime karaladıktan sonra durdu. Ne diyeceğini bilemiyor, gözleri sağa sola kaçıyordu. Sınıfta fısıldaşmalar başladı.
Meryem ise sessizce bekledi. Onu küçük düşürmeden, sabırla izliyordu. Sonunda Yusuf tebeşiri elinden bıraktı, omuzlarını silkerek sıraya geri döndü.
Meryem sesini yine aynı sakinlikle duyurdu:
– Yusuf, bilmek çok güzel bir şeydir. Ama bilmediğinde öğrenmeye açık olmak, asıl büyüklük işte odur. Sen de öğrenmeye devam edeceksin, tıpkı diğer arkadaşların gibi.
Sınıftaki çocuklar kendi aralarında konuşmaya başladı, kimisi gülerek Yusuf’a baktı. Yusuf’un yüzü hafifçe kızardı, dudaklarını ısırdı. Ama Meryem’in gözlerindeki sıcaklık, ona kızmadığını belli ediyordu.
O an Yusuf, bu öğretmenin diğerlerinden farklı olduğunu hissetti. Onunla uğraşmak kolay olmayacaktı.
Yusuf sırasına oturduğunda içi içine sığmıyordu. O güne kadar hangi öğretmen olsa, soyadını duyduğu an ses tonu değişirdi: “Yusuf Korkmaz…” O soyadını duyan kimse ona kolay kolay söz söyleyemezdi.
Hocalar, ders içinde yaptığı yaramazlıkları görmezden gelir, kavgaya karışsa bile uyarıyla geçiştirirdi. Çünkü herkes biliyordu: Yusuf, Korkmaz Aşireti’nin torunuydu. Onun arkasında Kasım Ağa vardı.
Ama bu yeni gelen kadın öğretmen… Sanki hiçbir şeyden habersizdi. Soyadını duymamış gibiydi, tanımıyordu. Onu ayrı tutacağına, tam tersine tahtaya kaldırıp zor durumda bırakmıştı. Yusuf, arkadaşlarının arasında küçük düşürüldüğünü hissediyordu.
Defterini açar gibi yaptı ama kalemiyle sayfayı karalayarak içinden homurdandı:
“Bu kadın kim oluyor da bana böyle davranıyor? Ben Yusuf Korkmaz’ım! Bunu bilmiyor olamaz… Ya da bilmiyorsa, öğrenecek.”
Kendi içinde öfkeyle doluydu. Bir yanıyla öğretmenin karşısında çaresiz kalmasına sinirleniyor, diğer yanıyla onun sakin tavırları aklını karıştırıyordu. Daha önce hiçbir öğretmen kendisine böyle yaklaşmamıştı. Ne kızmış, ne bağırmış, ne de korkmuştu.
Yusuf’un gözleri istemsizce Meryem’e kaydı. Kadın sınıfın önünde dik duruyor, çocuklarla sanki yıllardır tanıyormuş gibi ilgileniyordu. Yusuf yumruğunu sıktı:
“Göreceksin öğretmen hanım… Seninle daha yeni başlıyoruz.”
Müdür Meryeme, “bugünlük çocuklarla tanış yeter, sonra eve gidin. Yarından itibaren ilk ders gününüze başlarsınız” dese de Meryemin içi rahat olmamıştı. Çocukların meraklı bakışlarını görünce sınıfta biraz daha kalmaya karar vermiş
Sıraların arasında dolaşıp çocuklarla tanıştıktan sonra dayanamayıp kısa da olsa ders anlatmaya başlamıştı. Çocuklar dikkatle onu dinliyor, Meryem ise içten içe doğru bir karar verdiğini hissediyordu.
Kısa ders saatinden sonra zil çalmıştı, artık başka öğretmenin dersi başlamıştı. Meryem çocuklarla gülümseyerek vedalaşıp sınıftan çıkarken gözü istemeden Yusuf’a takıldı. Çocuğun gözlerindeki öfke, bakışlarındaki sertlik Meryem’in hiç hoşuna gitmemişti. Sanki küçük kalbi kırılmış gibi hissetti. Çünkü o, çocukları seviyordu; onlara daima nazik ve sabırlı davranmaya çalışıyordu. Ama Yusuf farklıydı… Zor bir çocuktu ve onunla nasıl iletişim kurabileceğini henüz çözememişti.
Okulun kapısından çıktığında derin bir nefes aldı. İçinde buruk bir huzursuzluk vardı. Bir süre düşündü, sonra aklına birden çarşıya gitmek geldi. Belki biraz dolaşmak, Mardin’in sokaklarını görmek kafasını dağıtır, içine çöken ağırlığı hafifletir diye düşündü.
Meryem birkaç kişiye sorarak sonunda çarşının yolunu bulmuştu. Dar sokaklardan geçerken fark etti ki herkes ona garip garip bakıyordu. Sanki yabancı olduğunu hemen anlamışlardı. İçinden “Burada yeniyim, herhâlde onun için böyle bakıyorlar.” diye geçirdi.
Kaldırıma çıkıp karşıya geçmek istediğinde birden hızla üzerine doğru gelen bir araba gördü. O an kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Korkudan bedeni buz kesmiş, adeta taş kesilmişti. Arabayla arasındaki mesafe birkaç santime kadar inmişti ki şoför son anda frene bastı. Yoksa Meryem, daha ilk dersini bile veremeden ağır bir kaza geçirecekti.
Arabanın ani fren sesiyle ortalık bir anlığına sessizleşti, ardından şoför kapıyı çarpıp arabadan indi. Yüzünde öfke vardı. Meryem’in üzerine doğru yürüyerek yüksek sesle bağırmaya başladı:
— Hanım efendi, yola baksanıza, dedi adam kaşlarını çatarak.
Meryem gözlerini kısıp sert bir sesle yanıtladı:
— Asıl sen yola bak! Az daha üstümden geçiyordun.
Adam kaşlarını kaldırdı, hafif alaycı bir tonda:
— Üstünden araba geçmesini istemiyorsan, dikkatli olacaksın, dedi. Ardından arabasına geri binip motoru çalıştırdı.
Meryem hâlâ kızgın bir şekilde bağırdı:
— Dağ ayısı, nolacak? Dağdan indiğin o kadar belli ki, bir özür bile dilemedin!
Adam kıza sinirli bakışlarla bakıp bakıp sert bir tonda:
— Çatdık yaaa! dedi.
Meryem sinirle arkasını dönüp gitti adamın bu sert tavrı hiç hoşuna gitmemişti.Oldu olalı kaba insanları sevmiyordu.Daha ilk günden sevmediyi bir tipte adam karşısına çıkmıştı.Kendi kendine:
— Hayır bu günümü mahv etmesine izin vermeyeceğim o hödüğün.Diyerek çarşıya doğru gitti.
Meryem çarşıya adım attığında gözleri adeta parladı. Dar taş sokaklar boyunca dizilmiş dükkânlar, rengârenk elbiseler ve göz alıcı takılarla doluydu. Bir vitrinde ince işlenmiş ipek şallar, diğerinde parlak renkli elbiseler, birkaç adım ötede ise el yapımı kolyeler, bilezikler ve küpeler sergileniyordu. Her dükkân bir başka dünya gibi, ustaların emeğini ve zevkini yansıtıyordu.
Güneş ışığı kumaşların üzerinde dans ediyor, Meryem her vitrin önünde durup renkleri, desenleri hayranlıkla inceliyordu. Gümüş ve bakır takıların dizildiği tezgâhlara göz gezdirdi, boncuklu kolyeleri ve inci küpeleri elleriyle yoklamadan geçemedi. Dükkan sahipleri nazikçe onu selamlıyor, bazıları içeri davet ediyordu:
— Hanımefendi, bakar mısınız? Bu elbiseler yeni geldi, üzerinize çok yakışır, diyorlardı.
Meryem tebessüm ederek teşekkür etti ve bazı kolyeleri eline alıp dikkatle inceledi. Dar sokaklarda yürürken taş zeminin çıkıntılarını hissediyor, etrafındaki renk, ışık ve dokuların yarattığı canlılıkta kayboluyordu. Kumaşların, boncukların ve hafif parfüm kokularının karışımı bir atmosfer onu sarmıştı.
Kısa bir süre içinde kendini vitrinlerden vitrine dolaşırken buldu. Her köşe yeni bir sürpriz, her dükkân ayrı bir keşifti. İçten içe, “Keşke buraya her gün gelebilsem,” diye düşündü.