Sağ elimde hatun, sol elimde hatunun bavul, ben ikisinin yarımşar metre önünde, onlar benim yarım metre arkamda, giriyoruz Haydarpaşa garına. Sanki yangından mal kaçırıyorum.
Hatuna da mal dedik şimdi ama kızmayın. Onu da hak etti.
Anlatırım bir ara... Biz anın güzelliğine, anın heyecanına dönelim.
"Dur." diyor. "Bekle!" diyor. "Yol yorgunuyum" diyor...
Diyor ama dinleyen kim? "Deden bizi bekliyor."
Garda bekleyen trene biniyoruz. O cam kenarına oturuyor ben yanına. Sokuyorum bacaklarımı bacaklarının altına. Bir elimle bacaklarını tutup kendi bacaklarımın üstüne yerleştiriyorum, diğer elimle de beline sarılıyorum.
Önce biraz oradan buradan sohbet.
"Annenler nasıl?" Sonra büyükten küçüğe sayıyorum, "Nihat nasıl, Cihan nasıl, Cihat nasıl, Afra nasıl?"
Hepsine cevabı ya "İyiii" oluyor ya da "Dünden farklı değil."
E be hatun sen her soruma tek kelimeyle cevap verirsen ben bu sohbeti nasıl sürdüreyim? Tren daha kalkmadan sohbet bitiyor ve geriye sadece sarılma kalıyor. Allahtan o zamanlar zihniyet bu kadar muhafazakar değil de ufak tefek yııaaanlışlıkla dokunmaları görmezden geliyor insanlar.
Görmezden gelme de değil aslında. Bakmıyorlar bile...
Tren yola çıkıyor. Yolda bu sefer daha duygusal konuşmalar. Sonra "Ben seni daha çok özledim"ler...
Tren yolculuğu bitip Gebze içi halk otobüsüne binince daha oturaklı durmak lazım. Yan yana oturuyoruz. Sadece beline sarılıyorum. Bana yolda birkaç dükkan gösteriyor. Birkaç anısını anlatıyor. Sonra, yol kenarındaki mekanları sayıyor.
"Burası künefeyi çok iyi yapar."
"Burası da dondurmalı kadayıfı..."
"Burada mutlaka İskender yiyelim."
"Burası Ahmet Amca'nın yeri, dondurmalı profiterolü harikadır, yarın ilk buraya gelelim."
Künefe, dondurmalı kadayıf, iskender... Hayatımda yememişim. Dondurma tamam da profiterol ne ola? Ben düşünüyorum, o devam ediyor...
"Annem buranın pişmaniyesini çok sever, dönmeden önce mutlaka almalıyım."
"Buradan da beş kilo eski kaşar alacağım. Hollanda da satılıyor ama böyle kalitelisi yok."
"Buradan Cağ kebabı yemezsem uykularım kaçar."
"Antalya'daki kadar iyi değil ama buranın yanık dondurması da iyidir."
Doksan kilo olan ben, mideden başka bir şey anlatmayan o. "Gösterdiğin her yere birer kez girsek yüz kilo olur çıkarım." diyorum, gülüyor...
"Tombiş böceğim daha mı tombiş olacak?" diyor. "İyi iyi. Benden başka kimse bakmaz benim tombişime. Aklım burada kalmaz."
Sadece dinlerken beş kilo alıyorum. Çok şükür ki durağımıza geliyoruz. Ben yine bavula davranıyorum. Bir elimde bavul bir elimde hatunumun eli bu sefer acele etmeden, sallana sallana gidiyoruz.
Gelirken kullandığım yoldan farklı bir yola çekiştiriyor beni. Yolda bir park. Bomboş. İnsan boyu yeşillendirilmiş, Ağaçlar, çalılar... Bir banka geçip oturuyoruz. Tam beline sarılacağım... "Höst! Burası bizim mahalle. Delirdin mi sen?"
Başlıyor bana tembihler vermeye... "Dedem, şunu sever bunu sevmez, yanında asla somurtma, şaka yapılmasına bayılır. Kendisi de bolca şaka yapar. Sakın alınganlık yapma. Şaka yapıyorsa bil ki seni sevmiştir, sevmediğine şaka yapmaz. Dedem yetmez. Hasan Amcama da kendini sevdirmelisin. Hasan amcamın bir kötü sözü dedemi senden soğutur. Dedem soğursa annemi de soğutur. Annem soğursa, iki cihan bir araya gelse göremezsin beni."
"Dedem de kankası da, eski kafalı değillerdir. Evine girene çıkana, arkadaşına karışmazlar." Biraz duruyor. "Ama ben karışırım." Bavulunun bir fermuarını açıyor, bir sineklik çıkarıyor. "Evine giren sinekleri bile kontrol edeceksin. Dişiyse... ÇAAT! Anladın?"
Gülüyorum. "Bu hediye yetmez. Bir de büyüteç, dürbün ya da mikroskop alman lazım. Ne bileyim dişi mi erkek mi? 2.5 miyopum. Önümü göremiyorum ben.!"
"Tamam, iki santimden küçük hayvanlarda dişi erkek ayrımı yapmayalım. Gireni öldür. Sinekliği de kapının yanına asacağım. Sen mesajı unutma diye." Gülüyor. Sineklikle enseme hafifçe bir tane şaplatıyor. "Nasreddin Hoca misali, ilk dayağı baştan atayım" diyor.
Neyse kalkıyor gidiyoruz Hüseyin amca'ya, Hüseyin amca bahçeye, sedirin önüne sofrayı donatmış. 41 çeşit... Et, süt, yumurda, sarmayı da unutma... "Torunumla damadıma yetmezse diye, lahmacın ve pide de aldım."
Azra hafif kızarıyor, bense yerin dibindeyim. Bavulu dış kapının yanına götürüp bırakıyorum. Bahçedeki lavaboda elimizi yıkayıp oturuyoruz sofraya. Önce yine beni tanımaya yönelik sorular. Nasıl tanıştınız, nerde tanıştınız? Aslında online okey oynarken tanıştık da bunu kimseye söylemiyoruz. İkimiz de Edremit'li olunca sohbet ilerlemişti. Oradan ICQ, oradan da MSN...
"Üç sene önce yaz tatiline Edremit'e geldiğinde tanışmıştık. Bizim Akçay'da evimiz var." Bir yandan yiyoruz bir yandan da sorup anlatıyor dedem. Genelde o soruyor biz cevap veriyoruz. Bazen verdiğimiz cevaplar aklına getirdikçe, kendiyle, geçmişiyle ilgili bir şeyler anlatıyor. Bazen de biz soruyoruz o anlatıyor.
Sofrayı topluyoruz ve dananın kuyruğu kopuyor. Adetmiş, aileyle tanışmada ailesi utandırırmış kızı. Azra'nın en komik en absürd anlarını anlatıyor. Şimdi ben hafif kızarma sırası bana, yerin dibine girercesine utanma sırası sevdiceğime geliyor.
"Şurada" diyor, araba lastiğinden yapılmış salıncağı göstererek... Ve anında Azra lafa karışıyor. "Dedeeee! Onu bari anlatma!" Hüseyin amca gülüyor. "Lastik salıncağın altında Azra bir leğen suda oyuncak bebeğini yüzdürüyordu. Annesi, sedirde oturuyor, Nihat da yanında mama yiyordu. Mama bitince annesi içeri girdi, mama tazelemeye... Geri döndüğünde Azra leğenin içindeki on santimetre derinliğindeki suda boğulmak üzereydi."
"Televizyonda taklalar atıp suya atlayan sporcular izlemiştim önceki gün." diye söze girdi Asya. "Bebeğime de yaptırayım dedim. Lastiğin içinden takla attırırken ben de kafa üstü girdim leğene. Bir elimle devrilmemek için yerden dengemi sağlıyorum, diğer elim de leğenin içinde. Bebekle birlikte. Nihat ağlayınca dönmüş annem, mamayı dolduramadan."
Aslında anı o kadar da komik değil ama hem Türkçesi çok kötü, hem tüm lastiğin içine girmiş, tüm vücuduyla kendinin taklidini yaparak ve öylesine katıla katıla gülerek anlatıyorlar ki ben de kahkahalarla gülüyorum. Bir de üstüne lastiğin içinde sıkışıyor. Vücudu yukarda, kafası yerde... Dedem artık gülmekten yere düşüyor. "Dur" diyor. "Leğene on santim su koyup getireyim." diyor da dediği de anlaşılmıyor. Kelimeler ağzından hıçkıra hıçkıra çıkıyor.
Azra zaten lastiğin içinde sıkışmışmış, çıkamıyormuşmuş kimin umurunda? Dedesi sedirde gülüyor, ha düştü ha düşecek. Azra lastiğin içinde gülüyor suratı hem kan basıncından hem gülmekten kıpkırmızı. Ben tutmuşum onu sıkıştığı yerden çıkarmaya çalışıyorum. Ben de kıpkırmızıyım ama gülmekten değil. Heyecan, endişe, korku... Derken ben de başlıyorum tekrar gülmeye. Hatun sıkıştı çıkmıyor...
Hüseyin amca baktı iş ciddileşiyor kalktı yerinden. Geldi yanıma. Lastiği o tutuyor kızı ben. Çek Allah çıkmazi Çek Allah çıkmaz. Hasan amca da geliyor yardıma. Biz onun da işin ucundan tutmasını beklerken, "Yukarı doğru değil de aşağı doğru çıkarmayı deneseniz?"
Bu sefer Azra hafifçe bir dönüyor, sırtını yere koyuyor. Hüseyin amcayla Hasan amca elinden tutuyor, ben de lastiği ayaklarına doğru çekiyorum ve fışt diye çıkıveriyor. Şöyle bir birbirimize bakıyoruz ilk Azra patlıyor, sonra Hüseyin amca, sonra ben... "Ben olmasam..." diyor Hasan amca...
Günün geri kalanına Hasan amca da katılıyor. Gece olana kadar muhabbet devam ediyor. Normalde kızı alsam da gitsem diye düşünürüm ama bu adamlarla muhabbet o kadar eğlenceli ki yalnız kalmayı bile düşünmüyor insan.
Ama vakit geldi. Gece oldu. Evli evine, köylü köyüne. Hasan amca omzuma dokunuyor. "Hadi damat bey. Gidelim artık biz."
Azra, 'Ben de gelsem' gibilerinden bana bakıyor. -Ya da bana öyle geliyor.- Hasan amcayla çıkıyoruz bahçeden.
Ertesi gün Azra günün planını hazırlamış bile. Sabah beni arıyor, "Kahvaltıya gel. Acele et. Bugün dolu bir gün olacak."
Kahvaltıyı yine bahçede yapacağımızı sanıyorum. Meğer kahvaltı planı Sapancadaymış.
Hüseyin Amca ortalıkta yok. Uyuyor galiba...
Yola çıkıp Sapanca'ya gidiyoruz. Açık alanda, gölün dibinde, piknik alanı gibi, ya da dinlenme alanı gibi bir mekan. Salıncak da var, hamak da var, ağaç evi de var, gölün sığ sularına yerleştirilmiş masalarda yenilen kahvaltı da...
Önce serpme kahvaltımızı sipariş veriyoruz. Kahvaltımız gelene kadar çift kişilik salıncakta oturup yan yana sallanıyoruz. Azra'nın başı göğsümde, benim başım onun başının üstünde, ellerim ise... ellerimi boş verelim şimdi. Rahat durmuyor onlar.
On beş dakika sonra kahvaltı sofrası hazır. Ayakkabıları, çorapları çıkarıp geçiyoruz masamıza, ayaklar sularda... Masada bir kahvaltı var, beş kişilik aileyi doyurur... Önce yavaş yavaş başlıyoruz. Parmaklarımızın ucuyla, kibarca... Sonra bakıyoruz bu şekilde akşama kadar bitmeyecek, hızlanıyoruz. Son lokmasına kadar yiyoruz o kahvaltıyı. Geride bir ekmek kırıntısı bile kalmadı.
Kahvaltıdan sonra gölün içinde, bileklerimize kadar suda, el ele yürüdük biraz, sonra biraz çimende biraz da toprakta... "Bu kadar yürümek yeter." dedi çiçeğim. "Hadi yatalım."
Ben bunun için yaşıyorum... Yattık... Ayrı hamaklarda... Hatta uyuduk. Üçte uyuyup yedide uyanınca uykusu geliyormuş insanın. Hamağın rahatlığına güneşin sıcaklığı da eklenince uyuyuveriyormuş hemen. İnsan derken kendimden bahsediyorum. Hatun uyumamış beni izlemiş. Fotoğrafımı çekmiş, videomu çekmiş. Benim akdar olmasa da senin de yorgun olman, senin de uykusuz olman gerekmiyor mu be hatun? Kötü hissediyorum kendimi. O ise çok mutlu.
Hadi diyor bir yere daha gideceğiz. Mekanı terk edip on-onbeş dakika yürüdükten sonra bir yarış pistine geliyoruz. Go-Kart... Şimdi benim dilimden konuşuyoruz. Hatunun ehliyet var, ben hayatımda direksiyon tutmamışım. Ama bu bir oyun, bu bir yarış. Ve bir oyunda, bir yarışta kimse MADA'yı yenemez!
İki oyun yapıyoruz. İlkinde ben kazanıyorum. İkincisinde ise fark atıyorum. İki tur bindiriyorum. Ne kadar zevkli!
Bozuldu galiba biraz bana. Neden acaba?
Bir külah dondurma ile gönlünü alıyorum. Sekiz top bana her çeşitten bir top ona. Tam on dört top. Güneşin alnında... Yiyemiyor tabi. Her yerine damlatıyor.
Yarış ve dondurma molasından sonra tekrar mekana dönüyoruz. Bu sefer aynı hamağa ikimiz birden giriyoruz ve bu sefer ikimiz de uyuyoruz.
Uyandığımızda saat akşam altıya geliyor. Akşam yemeğimizi söyleyip geçiyoruz masaya. Azra "Bu hafta bir gün senin okuluna gidelim mi?" diye soruyor. "Her gün nerede olacağını merak ediyorum."
"Eyvah, yarın toplantım vardı!" diyorum. "Sen de gel okulumla sınıfımı gezdireyim. Pek beğeneceğini sanmıyorum ama..."