Bölüm 7: Ayrılık

1222 Words
Sabah annem uyandırıyor. "Kahvaltı hazır! Hadi gel." Üzerimi giyinip yüzüme güzüme su çarpıp mutfağa gidiyorum. Annem: "Kaçta geldin dün?" "Dördü biraz geçiyordu." "İşe başladın diye her gece partilemeye mi başlayacaksın?" Geç geldim ya... Hüküm verilmiş bile. İnsan hiç mi anlamaz çocuğunun yüzünden de mi anlamaz kötü olduğunu? Anlamıyor... Ya da sallamıyor... Kahvaltımı hızlıca tamamlıyorum ve kalkıyorum. "Arkadaşlar sabah partilemesine bekliyorlar." "Bizim evin ihtiyacı var mıymış, yok muymuş kime be!" diyor, "Birileri anca partiye gitsin!" Maaşımın yarısını zaten eve yollamıyor olsaydım muhtemelen böyle bir cevap veremezdim. Babamsa, yüzünde birikmiş bıkkınlık ile tek kelime etmiyor. Belki de biliyor. Destek de verse "Yapma" da dese bıçaklar kendine dönecek... Evden çıkıp yine Akçay sahiline gidiyorum. Azra'yı tekrar görme umuduyla bir yukarı bir aşağı turluyorum. Önceki günlerin aksine her yüze, her bedene tek tek bakıyorum. Sapık gibi... Ama işe yarıyor. İşte orda. Karşımda, elli metre kadar uzağımda. Yanında... Yanında bir erkek. Eli... Eli elinde... Soğuk bir duş alıyorum. Ne yapmam lazım? Yandaki sokağa girip ortalıktan mı kaybolmalıyım? Geri mi dönmeliyim? Beni görüyor, yanındakinin elini bırakıyor. Az önceki soğuk duşun etkisi midir nedir... Hiçbir şey yapmıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Çocuk bir şeyler anlatıyor, Azra orada değil, dinlemiyor. Bakışları bende, mesafe kapanıyor. Birkaç metre kalınca hafifçe gülümsüyorum, siperliğin ucunu iki parmağımla hafifçe oynatarak selam veriyorum. "Dur" diyor tam karşı karşıyayken. "Annem zorladı... Tanışmam için." Ellerinizi de annen mi tutturdu diye düşünüyorum. Ama bir önemi de yok zaten. El tutuşuyor olmasalar 'Tamam o zaman' deyip beline mi sarılacaktım sanki? "Mutluluklar!" diyorum. Bu sefer sahilde yürümeye devam etmek yerine ilk ara sokağa girip ortalıktan kayboluyor, direkt olarak eve gidiyorum. İki gün boyunca evden çıkmıyorum. Müzik dinliyorum, dinleme sayılırsa... Hiçbir şarkıyı on-on beş saniyeden uzun dinleyemiyorum. Değiştir, değiştir, değiştir. Oyun oynuyorum kafam dağılsın diye. Ama dağılmasın için önce toparlanması gerek. Ezbere oynadığım oyunları sanki ilk kez görmüşüm. O kadar beceriksizce oynuyorum ki takımımdakiler bir süre sonra bilerek yaptığımı düşünüp anama sövüyorlar. Sadece kötü oynasam yine neyse de oyunun ortasında dalıp gidiyorum. Karşı takımdakiler bile küfür etmeye başlıyor. "Oynamaya niyetin yoksa s*ktir git! Bu kadar insanın oyun zevkini s*kip atma!" İki günüm böyle geçiyor. Üçüncü gün yine benimkiler tartışırken sırt çantama birkaç kıyafet koyuyorum. "Gidiyorum ben." İkisi birden bana dönüyor. "Nereye?" "Gebze'ye. Önümüzdeki senenin hazırlıklarına başlayacağım." "Daha geleli bir hafta oldu." diyor babam. "Hollandalıyla mı buluşacaksın?" diyor annem. "Ayrıldık." diyorum. "Ondan sana olmazdı zaten, sen gidemezsin, o gelemez!" Tam da kız arkadaşından yeni ayrılmış birine söylenecek cümleler. Düşünceli, hassas annem benim... Dış kapıya yöneliyorum, ayakkabılarımı giyip kapıyı arkamdan kapatıyoum. İçerden tartışma sesleri gelmeye devam ediyor ama sanki beynimin etrafında bir bariyer var ve gelen cümleler oraya çarpınca anlamsızlaşıp sadece gürültüye dönüşüveriyor. Gebze'ye döndüğümde daha evime giremeden Hüseyin amcayla karşılaşıyorum. Her zamanki gibi güleryüzle karşılamıyor beni. Gözleri nemli. Haberleri almış. "Neden?" diyor. "Neden yaptılar bunu sana?" Gözünü siliyor. "Kızım çok şey yaşadı, kocası tarafından dövüldü, aldatıldı, güvenemiyor kimseye. Onu anlıyorum. Hak vermiyorum ama anlıyorum. Fakat benim melek torunum nasıl uydu annesine anlamıyorum." Yirmi altı yaşında adam, orada, öküz gibi ağlamaya başlıyorum. O da tutamıyor kendini. "Aranızda ne yaşanmış olursa olsun, ben hala senin de dedenim. Barışsanız da, barışmasanız da." "Barışama artık." diyorum, "Bitti." Boynumu eğip evime doğru yürüyorum. Bahçede bu sefer de Hasan amca karşıma çıkıyor. Aynı samimiyet, aynı sözler. "Biz seni çok sevdik oğlum. Biz senden razıyız." "Ben de sizi kendi dedem gibi, babam gibi sevdim. Ama burada kalamam." "Gitmek zorunda değilsin. Evim sana her zaman açık." "Kalamam. Buna dayanamam." Bir de onunla sarılışıyoruz. Eve girip çantamı yerleştirdikten sonra tekrar çıkıyorum. Hasan amca hala bıraktığım yerde. Gözleri nemli, dalgın. Hüseyin amca da yanında. "Bugün, hemen başlayacağım ev bakmaya. Çok özür dilerim." "Bir şansınız daha olmaz mı, emin misin?" diyor. Hasan amca. Kafamı iki yana sallıyorum. "Kendime saygımdan, ona saygımdan olmaz" diyorum. Hüseyin amca, başı önünde. "Ne zaman sıkışırsan, başın dara düşerse bize gel. Girmese de gel. Lütfen... Gel." Teşekkür ediyorum ve ayrılıyorum. Okulum Gebze'nin diğer ucunda. O tarafın dolmuşuna biniyorum. Bu sefer okula daha yakın bir ev kiralayacağım. "İyi oldu." diyorum kendi kendime. İyi mi oldu? İlk girdiğim ev maaşımın yarısı. Zaten diğer yarısını aileme gönderiyorum. İmkanı yok... Başka bir eve bakıyorum aynı fiyat. Üç ay da peşin istiyor. Bir de depozito. Bir diğeri neredeyse tüm maaşım. Merkezden vaz geçiyorum. Bu sefer Darıca'ya gidiyorum. Eski evden bile uzak... Denizin kenarında. Yeni yapılmış, 2+1. Kirası maaşımın üçte biri. İdare edebilir miyim? Ederim. Başka yere bakacak halim de yok zaten. Hesap numarası alıp kaporayla ilk kirayı gönderiyorum. Eve geri döndüğümde Hasan amca meraklı gözlerle karşılıyor beni. "Bir yer buldum. Birkaç eşya alıp eve yerleştirdikten sonra," boynum bükülüyor "Birkaç güne taşınırım. Her şey için çok teşekkür ederim." Aynı günün akşamı Hasan amca kapımı çalıyor, dışarı çağırıyor beni. Dışarıda bir araba eşya, yanında Hüseyin amca. Eşyaların bir çoğunu tanıyorum. Hasan amcanın evinden, Hüseyin amcanın evinden. "Bunlar... Sizin eşyalarınız. Kabul edemem." Hasan amca sesleniyor, "Hüseyin, söyle eşyaları geri indirsinler. Kabul edemezmiş." Arabanın yanından mahalleli iki genç kafalarını uzatıyor. "Bir de indirmeye uğraşamayız. Seve seve kabul edecek!" Hüseyin amca yanımıza geliyor. "Zaten değiştirecektik, bari senin işine yarasın." Gözlerim doluyor, boynum bükülüyor. "Keşke siz benim ailem olsaydınız." duraksıyorum. "Maddiyattan değil, yanlış anlamayın. Benim kendi ailem sizin akdar önemsemiyor beni." Hüseyin amca omzuma elini koyuyor. "Aileniz zaten." Diğer omzuma da Hasan amca elini koyuyor. Bir şey demiyor. Demesine de gerek yok zaten. O gece eşyalar arabada kalıyor. Ben tekrar gidip evin kaba temizliğini yapıyorum. Becerebildiğimce... Ertesi gün mahalleden birkaç gençle eşyaları götürüp yerleştiriyoruz. Onlar da evlerinden, depolarından birkaç şey eklemiş. Halı, kilim, kap, kacak... Teşekkür ediyorum, evi kiralarken gördüğüm bir cafe'ye götürüp birer pizza ısmarlıyorum. Siparişi vereli yarım saat olmuş, gelen giden yok. Ufak tefek olan, bana bakıp "Danayı yeni kesmişler galiba." diyor. "Nasıl?" diyorum. "Daha baharatını atacaklar, sucuk makinnesine koyacaklar. Isıl işlem görecek..." Diğeri devam ediyor. "Yakınlarda tarla görmedim. Gidecekler, toplayacaklar, getirecekler, yıkayıp kesecekler..." İlki devam ediyor. "Peynir de uzun iş. Danayı kesmeden önce sütünü sağdılarsa, yine o kadar sürmez de, sağmadılarsa..." Üçüncüsü giriyor araya. "Darıcada değirmen yok. Unu nerede yapacaklar acaba?" "Kalkalım bence yol yakınken." diyor ilki. "Gelmez bu pizza." "Kusura bakmayın." diyor garson elinde pizza ile. "Bugün çok yoğunuz." Dördümüz de kızarıyoruz. İnşallah az önceki konuşmayı duymamıştır. Çocukları gönderince sahile iniyorum. Biraz oturuyorum. Dalga sesleri aklımdaki düşünceleri yatıştırıyor. Hemen arkamdan bir ses geliyor "Mert?" Kafamı çeviriyorum, karşımda Seydi. Senenin başında öğretmenlere verilen eğitimde tanışmıştık. Atandığım senenin okul öncesi Türkiye birincisi... Benim gibi doğu görevini batıda yapmak için Gebze'yi yazmış çiçeği burnunda öğretmen arkadaşlardan biri. Aynı üniversitedeki sekiz arkadaş, hepsi benim kafadan. Seydi, Türkiye birincisi Ahmet, Türkiye ikincisi Bekir, on altıncı Zehra, on ikinci Ayşe, on dördüncü Nil, on dokuzuncu Buket, yirmi ikinci Bir de diğer Ayşe. O birazcık gerilerde. İlk ellide bir yerlerde. Üniversitede de sınıf arkadaşıymışlar. Doğuya gitmemek için batıdaki en iyi doğu hizmeti sayılan yeri yazmışlar hep birlikte. Gebze. "Ne yapıyorsun burada?" "Ev kiraladım. Artık buralıyım." diyorum. "Ahmet nerede?" "Ahmet bu sene askere gitti. Ben de ev bakıyorum. Ahmetle kalıyorduk, tek başıma karşılayamam." Hiç düşünmeden teklif ettim: "Benimle kalsana." O da sanki hiç düşünmedi. "Olur." Kira yarı yarıya düşüyor. Depozito verdiğimi öğrenince ona da ortak olmak istiyor ama gerek yok diyorum ama ısrar ediyor. Aynı gün bir araç iki hamal bulup eyşaları taşıyoruz. Akşam, hava karardığında da kendimizi sahile atıyoruz. Sahilde bir kayık var. İki üç günde bir gelip birkaç saat kiralarmış. Benim de yeni alışkanlığım oluyor. Millet sevgilisiyle sandal sefası yapıyor biz birbirimizle, ama kürek çekmenin zihni bu kadar iyi boşalttığını bilmiyordum. Zihnim pırıl pırıl. Hayır bu civarda da eşcinsel ve travesti dolu. Adımız çıkacak...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD