Bölüm 1: Kendi Ayakları Üzerinde

1594 Words
Dikkatinizi çekti mi? 98.8 KPSS puanı dedim. Türkiye üçüncüsü dedim. Sonra gittim, Antalya'nın Erzurum'a bağlı Elmalı ilçesinin tarih öncesinden kalma birleştirilmiş sınıf sistemli ilkokulunda çalıştığımı söyledim. Demezler mi adama o puan ile, o sıralama ile ne işin var o okulda diye? Yok yok. Sebep mülakat değil. Onu da anlatıcam. Önce öğretmenliğimin başına dönmemiz gerekiyor. Öğretmen olarak atandığımda henüz mülakat yoktu. Ama yine de siyasetle ilgili bir durum. Öncelikle konu ile ilgili hiçbir bilgisi, hiçbir fikri olmayanlar için olayı biraz açıklayayım. Öğretmenlerin, öğretmenlik hayatları boyunca üç yıl doğuda görev yapmaları gerekir. Yani doğu görevi olmayan bir yere atanırsanız orada birkaç yıl görev yaptıktan sonra doğu illerinde görev yapar, üç yıl geçtikten sonra da puanınızın azlığından dolayı muhtemelen uzun bir süre tekrar batıya dönemezsiniz. Fakat ülkemizin farklı il ve ilçelerinde, imkanları elverişsiz olduğu için devletimizin "Sen burada üç yıl görev yap (imkanlarının elverişsizlik oranına göre dört ya da beş yıl da olabiliyor) ben seni doğuda görev yaptın sayarım" dediği yerler de var. Ben de puanımın ve sıralamamın yüksek olmasının verdiği avantajla Gebze'de tam da her yer beşik gibi sallanırken, yıkıldı yıkılacak bir okulda göreve başladım. Öğlenci oldum. Daha doğrusu bana öğlenciliği verdiler. Benim haricimde iki tane kadrolu bayan öğretmen bir tane de asıl mesleği veterinerlik olan bir ücretli öğretmen. O da bayan. Genç, güzel, hayattan bezmiş. Aynı sınıfı paylaşacağız. O sabahçı, ben öğlenci. Sınıfım içler acısı. Sınıf bile değil. Önceki sene depoymuş. Okul Öncesini yaygınlaştırma kararı sonucu sınıfa çevrilmiş. Diyorlar ki şanslıymışım. Konteyner sınıflarda ders işleyen öğretmenler olacakmış bu sene. -1. kattaız. Pencere yok. İki tane havalandırma deliğine cam geçirmişler, olmuş sana pencere. Az da olsa güneş giriyor. Beş masa, otuz sandalye. Kitap yok. Eğitici materyal yok... Oyuncak desen, diğer sınıfın artıkları. Kırık, bozuk, istenmeyen şeyler... Henüz yaz tatili. Okulun başlamasına üç hafta var. Müdür, "İstersen" diyor "Çarşamba günü velileri çağırıp sene başı toplantını yap. Onlar seni tanır, sen onları." "Olur" diyorum. "Çağırabilir misiniz velileri?" "Sistemde numaraları var. Çarşamba 12:00'de çağırıyorum. Geç kalmayın hocam." "Tamam." diyorum. Aklımda tek düşünce, "Erkek anasınıfı öğretmeni olur mu?" tepkisiyle karşılaşacak mıyım? Ama okul henüz başlamadığına göre şimdi bunları düşünme değil, dinlenme, sindirme, şöyle bir havalara girme, gezme, tozma zamanı. Ama hangi parayla? Daha ne maaş, ne ek ders ne de okula hazırlık ödeneği almamışım. Cebimde babamdan aldığım kredi kartı. "Bilmediğin şehirde hayat kurmak zor olur. Al bu kartı. Maaş alana kadar idare et. Ama dikkatli harca. Maaş almaya başladıktan sonra ödemesini kendin yaparsın. Benim durumu biliyorsun." Babam yeni emekli olmuş. Emekli ikramiyesine bir o kadar da kredi ekleyip ev aldı. Emekli maaşının yarısı krediye gidiyor. Okuyan iki çocuğu daha var. Bırakın bana para vermeyi, benden para bekleyecek. Hele bir maaş almaya başlayayım... Yürümek de parayla değil ya... İniyorum sahile başlıyorum yürümeye. Kafamda deli sorular... O kadar çok soru, o kadar çok sorun var ki... Mesleğe başlamanın heyecanını bastırıyor. Kendi başına ayakta durmanın ağırlığı buymuş demek. Kartta yarım maaşlık limit var. Bulabildiğim en ucuz evin kirasını ödediğimde 66 lira param kalıyor. Cebimdeki 28 lirayla birlikte 94 lira. Allahtan ev sahibini depozito almamaya ikna edebildim de Maaş gününe kadar salça suyuna ekmek yiyebileceğim. Şöyle bir deniz havası alayım, sonra ev bakmaya devam edeceğim. Biraz daha uyguna bulabilirim belki. Telefonum çalıyor, arayan benim hatun. Açıyorum görüntülüyü... Desem de inanmayın... Akıllı telefon mu var? Elimde, Philips marka tuşlu bir telefon. Ama ilginç, ilgi çekici bir telefon. Turuncu, transparan. İçi dışı bir yani... Oturuyorum deniz manzaralı bir kayanın üzerine başlıyoruz sohbete. Oradan buradan. "Nasılsın?" "İyiyim. Sen nasılsın?" "Ben de iyiyim sen nasılsın?" "Eeee daha daha nasılsın?" "Ben iyiyim. Asıl sen nasılsın?" Mesafe uzayınca konuşacak şeyler azalıyormuş. Bir de onlarda yurtiçi de yurtdışı da konuşmak, tarifeye dahilmiş. İster 5 dakika konuş, ister 5 saat... Konusuz, amaçsız konuşmayı hatunun sesi bölüyor. "Ya aşkım ben sana bir şey soracağım. Sen kiralık ev bulabildin mi?" "Bulmasına buldum ama pek içime sinmedi." "Benim dedemgil gebzede. Senden bahsetmiştim zaten daha önceden. Senin de oraya geleceğini duyunca çok sevindiler. Hem tanışmak istiyorlar hem de bir arkadaşlarının kiralık evi varmış. İsterse baksın diyorlar." Hem ziyaret hem ticaret... Niyetim zaten ciddi. Üniversite ikinci sınıftan beri günde ortalama on saat konuşuyoruz. İki-üç defa da yüz yüze görüşmüşüz. Annesiyle, babasıyla olmasa da bu da bir başlangıç. Bir de üstüne kiralık ev. Fiyatı da uygunsa tadından yenmez... "Olur tabi. Gidip tanışırım." "Sen bi git konuş. Sonra bir de sürprizim olacak." Biraz daha konuşuyoruz. Sürprizi öğrenmeye çalışıyorum ama nafile. Telefonu kapattıktan 1 dakika sonra mesaj geliyor. Dedesigilin, dedemizgilin adresi... Gidip tanışıyorum. seksen altı yaşındaymış. Ama yirmiliklerden daha dinç, şeker gibi bir adam. İki saatlik misafirlikte bana tüm hayatını anlatıyor. Hani yaşlılar, genç birini bulduklarında bıktırana kadar konuşur, anlatırlar ya... Öyle değil işte. Gerçekten eğleniyorum. Süper bir hayat yaşamış. Hayranlık duymamak elde değil. Sohbet boyunca şeker ikram ediyor, meyve ikram ediyor. İki dakika yerinde durmuyor. Gençliğimden utanıyorum. Eşini dört yıl önce kaybetmiş. Bahsederken başka bir aleme gidiyor. Öyle ağlaya sızlaya anlatmıyor hayat arkadaşını. Birlikte yaptıklarını anlatıyor, güzelleştirdikleri hayatlarını anlatıyor. Kapı çalıyor. Kendi yaşlarında bir adam geliyor. Sarılıp kucaklaşıyorlar. İçeri giren adam beni kısaca şööyle bir süzüyor. "Tamam. Ben beğendim" diyor. Geçip karşımdaki koltuğa oturuyor. "Hayat kurmak zordur genç adam." diyor. "Bilirim. Şimdi Allah'a şükür durumum iyi ama ben de geçtim o yollardan." Oturuşunu düzenliyor ve devam ediyor. "Benim eşyalı bir evim var. İsteyeni de çok. Ama Hüseyin'in torun aradığında yanındaydım. Hayatını yeni kuracak bir öğretmen varken başkasına ev mi verilir? Hem torunumuza faydamız olur, hem taze öğretmenimizin yeni bir hayat kurmasına, hem de devletimize." "Şey." dedim çekine çekine "Ne kadar kira isteyeceksiniz?" "Boşver şimdi kirayı. Anlaşırız. Ev hemen şurada. Gel önce bir evi gör." İki dede önde, ben arkada yola çıktık ki giriverdiler koluma. "Öyle arkadan arkadan gelme. Gel yanımıza" Otuz saniyelik yürüyüşten sonra evin kapısındaydık. Üç katlı yalıtımlı, şirin bir ev. "Üst katta ben oturuyorum." dedi. "Orta katta da bir hemşire kızımız var. Sekiz yıldır bizimle. Yeni evlendirdik. Senden iyi olmasın çok iyi bir kız." İçeri girdik, özenerek yapılmış, her detayıyla uğraşılmış, temiz, tatlı bir ev. Üstelik full eşyalı. Üstü kirli kıyafetlerle oturmaktan kararmış üçlü koltuk ve camı çatlamış televizyona rağmen paramın yetmesinin imkanı yok. "Koltuk ve televizyonu dert etme. Yeni koltuk aldım. Bugün gelecek. Televizyonu da bugün alacağım." "Eviniz çok güzel, yanlış anlamayın sizi de çok sevdim ama ne yazık ki benim param evinizi kiralamaya yetmez." "Ev sahibi benim, ben senin kadar para demedim genç adam. Bu ne heyecan?" Başladı anlatmaya. "Bu evi babam ben çocukken kendi elleriyle yaptı. Daha ilkokula gidiyordum. Kiremitleri, kumu, çimentoyu taşırken babama yardım ettim. Harç kardım, sıva yaptım. Ama değerini bilemedim." "Babam vefat ettiğinde halimiz vaktimiz yerindeydi. Arkadaşlarım lüks binalarda yaşıyordu. Evi yerinde bıraktık, ilçe merkezinde lüks bir daireye taşındık." "Daha ilk yılımızın sonlarında eşimle tartışmalarımız başladı. İstekleri bitmedi. Çevredeki kadınlarda ne gördüyse istiyordu. Ben de farklı değildim. Daha lüks araba, daha lüks, havuzlu bir ev, marka kıyafetler, çoğu 'ben zenginim' diyenin sofrasında bile bulamayacağın, yiyemeyeceğimiz kadar çok yiyecek... Yine de yetmedi. Evimizdeki mutluluk sanki emilip gidiyordu. Dedikodular, kumar, konken partileri..." "İkinci senemizde tartışmalarımız iyice artmış, sözlü kavgalara, bağrışmalara dönüşmeye başlamıştı. Bizim kızın mutsuzluğunu öğretmeni fark etmiş, onunla konuşmuş. Bizi okula çağıran bir mektup yazmış. Bize bir konuşma yaptı. Hayatımda o kadar utandığımı hatırlamıyorum... Okuldan çıkarken eşim elimi tuttu. 'Ne yaptık biz bey?' dedi. 'Tamam kendimize yaptık da kızımıza nasıl yapabildik? Hiç mi görmedik, hiç mi fark etmedik?' "O evde üç ay daha kaldık... Bu evi üç ayda baştan yarattık... Baştan yarattık derken tamamen yıkıp yeniden yapmadık. Önemli hatıraları bıraktık." Odanın köşesinde duvardan bariz bir şekilde çıkıntı olan koca kayayı gösterdi. "Şu koca kaya eskiden binanın taşıyıcısıydı. Babamla beş yüz metre yuvarlaya yuvarlaya getirmiştik. Şimdi taşıyıcı değil ama görmek, hatırlamak hoşuma gidiyor." "Evin tamamını babamın zevkine göre yeniden düzenledim. Laf aramızda babam, annemden daha zevkliydi." "Geçen sene evi doğudan yeni gelmiş bir aileye kiraladık. Burada yaşarsan göreceksin. Buraya her gün doğudan bir araba insan gelir. Bu ailenin dört çocukları vardı, biri daha bebek. Gelin kalın dedim. Bir yılda evin altını üstüne getirdikleri yetmezmiş gibi ilk üç aydan sonra kira da ödemediler. Evden çıkarana kadar ne kadar uğraştığımı bir ben bilirim. Çıkmalarıyla sorunlar bitse neyse... Eve hayvan bağlasan durmaz. Halıları, kilimleri attım, yenilerini aldım. Duvarlar kapkara, badana yapmamış olsaydım içeri girmek istemezdin. Duvarlardaki, mutfaktaki işlemeleri baştan yaptım. Beyaz eşyaları ikinci el ama sağlam aldım. Yeni kiracımın öğretmen olacağını bilsem vallahi sıfır alırdım." "Şimdi söyle bana genç adam kârda mıyım zararda mıyım? Herkesle aynı fiyata verip kirayı alamamak mı yoksa terbiyesi yerinde, ihtiyaç sahibi bir gencin hayatını kurmasına yardım etmek mi mantıklı?" "Buralarda kiralar merkeze göre uygun. 230 lira. Ben sana 200 liraya vereceğim. Depozito da istemez." Piyangoda büyük ikramiye değil belki ama bir yaklaşık tutturmuş gibiydim. Yol parasını da hesaba katsam bile daha uygundu. Hem de sıfır ayarında eşyalı, özene bözene yapılmış bir ev. Kalktım hemen elini tuttum. "Anlaştık. Çok teşekkür ederim. Hemen para çekip getiriyorum kiranızı." "Para, para, para. Başka bir şey bilmez misin çocuğum sen? Çalışmaya başladın mı?" "Hayır." "Maaşını aldın mı?" "Hayır." "Birikmiş paran var mı?" "Babamın kredi kartı..." Sözümü kesti. "Babanın kredi kartı. Olmayan parası. Bankalara borcu... Sende dursun. İhtiyaçların olur, onlara kullanırsın. İlk kiranı dörde böldüm, sonraki kiralarına ekledim. Maaşını almaya başladığında ödersin." Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Hayatımda ilk defa bir şeyler benim üstün çabam, uykusuz gecelerim olmadan çözülmüştü. "Çok teşekkür ederim... Şey... Adınızı sormayı unuttum galiba..." "Çoğu hikayede, şiirde, tekerlemede Hüseyin'in yanındaki kimdir?" "Hasan, Hasan Bey?" "Hasan Amca... Memnun oldum. Ailemize hoş geldin Mert. Eşyaların nerde? Gidip alalım." "Hemen mi?" "Hemen tabi. Ev, gördüğün gibi hazır. Bir koltuk bir televizyon eksik. Koltuk yarım saate gelir. Eşyalarını almaya giderken yolda uğrar televizyonu da beraber seçeriz." "Şey, hasan amca, o konuda... Ben televizyon seyretmiyorum. Bilgisayarım bana yetiyor. Eğer sizin için gerekli değilse almayabilirsiniz." "Peki. Karar değiştirirsen unutma. Kendin almayacak, Hasan Amcana geleceksin... Hadi kalk şimdi eşyalarını almaya gidelim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD