Yüzümün iki yanından duşun sıcak suları akarken, bir yandan sudan kaçınarak nefes almaya çalışıyor, bir yandan da dilimi içine sokuyor; parmağımla da klitorisiyle oynuyorum.
Bir köpeğin, tasındaki suyu içtiği gibi içiyorum tasımdaki ılık, tuzlu sıvıyı.
Klitorisini dişlerimin arasına alıp dilimle oyunuyor; dişlerimi hafifçe sağa sola oynatıyorum. İnlemeye başlıyor. Klitorisini bırakmadan iki parmağımı içine sokuyorum. Sonra da diğer parmaklarımı. Vücudu titreyerek sırtıma tırnaklarını geçiriyor, inlemeleri hafif çığlıklara dönüşüyor, bağırmamak için kendini tutuyor.
Ayağa kalkıp arkasına geçiyorum. Sırtından ittirip yüzünü ve göğüslerini duşakabinin camına yapıştırıyorum. Camı hafifçe sildiğimde karşıdaki aynadan yansımasını görüyorum. Aletimi yerine yerleştirerek bir anda içine sokuyorum.
Beklemediği bir hareketin acısıyla vücudunun şeklinin değişmesini ya da en azından bir iç çekiş bekliyorum ama aynada memnun bir yüz ifadesi görüyorum. Avuçlarımı kalçama koyarak hızlanıyorum. Girebildiğim kadar derine, olabildiğince hızlı giriyorum. Vücudumuzun her birleşmesinde suyun da etkisiyle bir "şap" sesi çıkıyor. Artık kendini tutmadan çığlıklar atıyor. Elini bacak arasından uzatıyor, yumurtalarımı tutup sıkıyor. Bırakıp kalçalarımı sıkıyor. Kafasını bir kuş gibi arkaya çevirip öpebilmem için dudaklarını uzatıyor. İçine boşaldıktan sonra bile gidip gelmeye devam ediyorum.
Kalçasıyla beni öyle bir geri ittiriyor ki neredeyse yere düşüyorum. Göğsümdeki kullardan tutup canımın acısını umursamadan kendine çekiyor. Beceriksizce tekrar doğrulup yaklaştığımda bir bacağını bir balerin, bir jimnastikçi gibi kaldırıp omzuma koyuyor ve davetkarca yüzüme bakıyor.
İlk aşamada vücuduna zarar vermekten korktuğum için içine girmekte biraz zorlansam da hemen adapte oluyorum. Kalçasından tutup yakınlaşmamızı destekliyorum ve yüzümüze yağan damlalar eşliğinde bir kez daha içine boşalıyorum. "Beş oldu diyorum. Yüzümde bir gurur."
"Yirmiden sonrasını saymadım." diyor. "Ama benim de çok beş oldu."
Öpüşmeye devam ederek hem kendimizi hem birbirimizi yıkıyoruz, sabunluyoruz, okşuyoruz.
Birkaç dakika sonra havlumuzu üzerimize atıp yatağa geçiyoruz. Telefonunu eline alıp kontrol ediyor. "Dedem aramış." İşaret parmağını dudağına götürerek susmamı istedikten sonra geri arıyor. "Okuldayız dedecim. Toplantıda şimdi... Sonra da sınıfını gösterecek... Çıkınca da bir şeyler yemeye gideriz. Gezdiririm biraz... Tamam... Çok yemeyiz... Tamam... Tamam... Geç kalmayız."
Telefonu kapatıyor. "Uuuuuu neredeyse iki saat olmuş." Havluyu üzerinden atıyor. "Ama yaramazlık yok. Sadece uyuyacağız. Çok yoruldum." Ben de havluyu kenara koyup yanına kıvrılıyorum. İki kaşık, birbirine yapışık uyuyoruz.
Gözlerimi tekrar açtığımda Azra'yı kucağıma oturmuş buluyorum. Yüzü boynumda, "Hadi tembel. Bu kadar uyku yeter. Bir yıldır özlüyorum seni."
Mahmurluğu üzerimden atıp kalçasını avuçlarıma alıyorum. Kalçasıyla bir sağ, bir sol yapıp yerini buluyor. Biraz gir-çık, biraz ileri-geri, biraz yukarı-aşağı biraz da dairesel hareketlerle ikimiz de rahatlıyoruz. "Bu kadar yeter." diyor, arkasını dönüyor. "Daha uykum var." Hemen arkasında sağ avucuyla iki kez vuruyor. "Gel hadi."
Tekrar kaşık pozisyonuna geçecekken aletimi içine sokuyorum. "Yeter mi gerçekten?"
Akşam sekize kadar böyle geçiyor. Biraz sevişme, biraz duş, biraz daha sevişme, biraz uyku...
Sekizde son bir kez sevişip duş aldıktan sonra üzerimizi giyiniyoruz. Hayatımda bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.
Eve gittiğimizde ayrılıyoruz. Ben kendi evime, Azra dedesinin evine.
Gecelik giymeden yatmak hiç adetim olmamasına rağmen, tamamen yorgunluktan üzerimdekileri çıkarıp kendimi direkt yatağa atıyorum, bir dakika geçmiyor ki Azra arıyor. Telefonu açtığımda ses Hüseyin amcanın sesi. "Damat, neden gelmedin? O kadar sofra hazırladım." Kalkıp tekrar giyiniyorum.
Bahçe kapsını açtığımda karşımda sadece Hüseyin amcayı görüyorum. "Azra, telefonda. Annesiyle konuşuyor." Bir bardak çay koyup buyur ediyor. Biraz sohbet ediyoruz. Okulu soruyor, toplantıyı, nereleri gezdiğimizi...
Derken Azra geliyor. "Müjdemi isterim!"
İkimiz de kafamızı çevirip bakıyoruz. Sessizce...
"Kış tatilinde yine geleceğiz. Bu sefer annemle." gülümsüyor. "Bu sefer tam görücüye çıkıyorsun damat bey."
Dedem biraz bozuluyor. "Ben yarım mıyım?"
"Ya dedeeee, öyle değil, biliyorsun." gülüyor.
Hüseyin amca da gülüyor.
Kalan iki gün tatlıcıda, dönercide, börekçide, bahçede, parkta, dondurmacıda geçiyor. Haydarpaşa'da başlayan kavuşmamız Sabiha Gökçen'de tamamına eriyor.
Sevdiceğimi gönderdikten sonra günlerin akışı sanki hızlanıyor. İki haftalık tatil, sınıf hazırlıkları, ev düzenlemesi derken göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor, pazartesi günü geliyor. İçimde büyük bir heyecan...
Ders 08:30'da başlıyor. Ben sınıfı hazırlamak için 07:30'da okuldayım. Evde yaptığım süslemeler, çocuklara minik hediyelikler... Derken daha sekiz olmadan çocuklar gelmeye başlıyor. Geleni içeri alıyorum. O zamanlar oryantasyon yok. Gelen içeri giriyor. Girmek istemeyen olursa kapı önünde annesi ya da babası tarafından ikna ediliyor. İkna da edilemezse iş öğretmene, yani bana düşüyor. İçeri alıyorum, ağlama köşesine geçip ağlayıp, sakinleşiyorlar.
İçerideki eğlence ortamını görmeleri de faydalı oluyor. En uzun ağlayan on dakika ağlıyor.
Ama beş dakikada bir, birkaç yeni öğrenci geldiği için ağlama sesi eksik olmuyor. Her yeni ağlamada birkaç çocuk daha yeniden ağlamaya başlıyor. Bir, iki, üç, beş derken bir ara ağlayan çocuk sayısı ağlamayanları geçiyor.
Bir şeyler yapmazsam iş, içinden çıkılmayacak bir hal alacak. Ne demişti Piaget? Vygotsky? Freud?
Yok mu?
Yok..!
Aklıma bir şey gelmiyor.
Aldığım oyuncakları şöyle bir tarıyorum. İşte bu!
Baloncuk tabancasını çıkarıp sınıfı baloncuklarla dolduruyorum. Ağlayanlar susuyor, ağlamayanlar baloncuk kovalıyor. Bir süre sonra ağlamayı bırakanlardan birkaçı ayaklanıyor, sonra birkaçı daha...
Derken kapı çalıyor. Açıyorum, karşımda müdür bey. Elime birkaç evrak tutuşturuveriyor. Acil durumlarda başvuru formları, velilerin telefon numaraları, sınıf mevcudu.
Sınıf mevcudu? 47! Bildiğimiz 47?
Evet evet. Bildiğimiz 47.
16 kız 31 erkek.
Bembeyaz kesiliyorum. Müdürün yüzüne bakıyorum. "Pilot bölgeyiz." diyor sadece.
Ben de diyorum neden gel gel bitmiyor bu çocuklar... Stajımda bir sınıfta en fazla 20 çocuk görmüştüm. 47 çocuk nedir? Kafamı çevirip sınıfa bakıyorum "Nereye oturacaklar?" diyebiliyorum anca. "Otuz tane anca sandalye var." İtiraz etmek öğretilmemiş ki bize... Eline vur ekmeğini al...
"Hallederiz." diyor.
Anca onu halledin zaten...
Daha ilk günden, yaklaşık altı saatin ardından çocuklar gidiyor. Gidiyor gitmesine de sesler gitmiyor. Beynimin içinde kalıcı yer ediyor. Ağlayan çocuklar, bağrışan çocuklar...
Çocuklar gittikten sonra velilerden istediğim formları inceliyorum.
Adı: Serkan - Doğum yeri: Ardahan
Adı: Zehra - Doğum yeri: Şanlıurfa
Adı: Efe - Doğum yeri: Kars
Adı: Salih - Doğum yeri: Gaziantep
Adı Samet - Doğum yeri: Tunceli
Adı: Semi - Doğum yeri: Rize
Adı: Ravza - Doğum yeri: Trabzon
En batıdaki, Kahramanmaraş doğumlu. Gebze doğumlu olan çocuklar da var ama onların da hem anne hem babaları yine Kahramanmaraş ötesi. Bir tane azerbaycan, iki tane de Rusya var. Sonradan öğreniyorum Ahıska Türküymüşler.
Anneler genelde ev hanımı, ilkokul ya da ortaokul mezunu, babalar inşaatçı ya da fabrika işçisi, ortaokul ya da lise mezunu.
Anne-babaların üçte biri ayrı. Evlerin dörtte birinde eşe ve çocuğa şiddet uygulandığını ise sonradan öğreneceğim...
Bulunduğum bölgenin Doğu hizmeti sayılmasının tek sebebinin okul binasının durumu olmadığı tokat gibi yüzüme çarpıyor. Anlıyorum bu sene zor geçecek...
İdare verdiği sözleri tutmuyor. Birkaç eski masa, en adisinden birkaç plastik sandalye, idare edecek kadar bile olmayan birkaç dolap, dolaplara sığmayan eşyalar üst üste istiflenmiş bir şekilde sınıfın bir köşesinde.
Sınıfımdaki kırk yedi çocuktan on biri gelmedi, kayıtları silindi. Yerlerine diğer sınıflardan, baba figürüne, erkek öğretmen disiplinine ihtiyacı olan yedi çocuk benim sınıfıma kaydırıldı. Sabahçı sınıfta on sekiz çocuk varken ben kırk üç çocukla eğitime devam ediyorum.
Dedim ya... 'Eline vur ekmeğini al'
Daha ilk dönem bitmeden akıl sağlığımı kaybetmek üzereyim. Geceleri uyumaya çalışırken çocukların gürültüsünü beynimden silemiyorum. Bazen yarı dalmışken "Susun!" diye bağırıyorum, bazen kendimi beynimin içindeki çocuklara, susmaları için yalvarırken buluyorum.
Azra ile her gün gerçekleştirdiğimiz görüntülü konuşmalar olsa imkanı yok dayanamayacağım vereceğim istifayı. Azra demişken, o da okulu bitirdi, bir lojistik firmasında staja başladı. Hem maaş alıyor hem de başka ilçede çalışıp ailesinin yanından taşındığı için kira yardımı. Sosyal devlet böyle oluyor...
Staj maaşını TL'ye çevirince zaten benim maaşımla kafa kafaya. Üzerine bir o kadar da kira yardımı var... Ben babama kredi kartı borcumu öderken o çoktan BMW aldı.
Ben böyle coğrafyanın, ben böyle kaderin...
Öyle ya da böyle Şubat tatili geliyor...
Yarın büyük gün. Çiçeğimle annesi geliyor...