Bölüm 9: Berbat Bir Yaz

1214 Words
"Ben de geliyorum." diyor Seydi, "Anca beraber kanca beraber." Sanki tatile gidiyoruz dedik... Hemen tecilleri bozduruyoruz. Önce ben sonra Seydi. Yani en azından ben öyle sanıyorum. Okul bitiyor. Tatil vakti. Gidiyorum memlekete. Evde durum geçen senenin aynısı. Hatta dozaj biraz daha artmış. Babam bir internet kafe açmış. Sinek avlıyor. Annemse sabahın köründe evden çıkıyor, yemeğe bile uğramıyor. Arkadaşından arkadaşına geziyor. İkisinin de evde olduğu ender zamanlarda ise babam, annem kavga çıkarana kadar sanki o evde yokmuş gibi davranıyor. Görse de görmezden geliyor. Annem de boş durmuyor bazen evde bazen de internet kafeye giderek kafede sudan sebeplerle kavga çıkarıp sinirlendirmeye çalışıyor. Başardığında da içten içe mutlu olarak ortamı terk ediyor. Üçüncü sayfaya çıkmalarına ramak kalmış. Diğer yandan Darıcadaki eğlenceli ortamdan uzaklaşıp memlekete gelince içimde bir tedirginlik büyüyor. "Acaba Azra da gelmiş midir, acaba ansızın karşılaşır mıyız?" Yine kabuslar gecelerimi çekilmez hale getiriyor. Bu sefer sessiz kabuslar değil. Gümbür gümbür. Kaos kıyamet... Bazen ter içinde uyanıyorum, bazen gözlerimde yaşlarla, bazen de bir bağırışla. Çığlık gibi değil, daha çok köşeye sıkışmış, av olmuş bir avcının can havli ile son yakarışları... Öyle bir haldeyim ki ana yollara, kalabalık yerlere çıkamıyorum. Hep arka sokakları kullanıyorum. Akçay'a zaten gidemiyorum. İlk beş günümde evde durmadığım zamanımın neredeyse tamamını arkadaşımın internet kafesinde geçiriyorum. Evde durduğum zamanlarda ise zaten saniyeler saatlere, saatler günlere, hatta aylara dönüşüyor. Annem de babam da durumu biliyorlar, kendi aralarında sürekli didişseler de benim üzerime pek gelmiyorlar. Altıncı güne kadar... Altıncı gün annem elime bir cafenin kartını tutuşturuyor. "Beş gündür bir şey demedim." diyor. "Senin için konuştum. Seni bekliyorlar. Git biraz para kazan." Şaka yaptığını sanıyorum ilk baş. Yüzünü inceliyorum. Şaka yapar gibi bir hali yok. "Anne" diyorum, "Ben zaten para kazanıyorum." "Baban bana harçlık vermiyor." diyor, "Biraz para kazan da bana harçlık ver." "Anne" diyorum, "aranız o kadar kötüyse ben sana aylık 250 lira göndereyim. Yeter ki kavga etmeyin." "250 lira para mı? Arkadaşlarımın kocaları aylık 500-600 lira veriyor." Bu kadın ne yapmaya çalışıyor? Ne zaman bu kadar doyumsuz olmuş? Benim maaşım daha yeni 1.000 lira olmuş. Kendim 200-250 lirayla anca geçiniyorum. "Ya çalış, çalıştığını bana ver" diyor, "Ya da babanla konuş bana harçlık vermeye devam etsin." "Tamam, önce babamla yalnız konuşayım sonra hep beraber konuşuruz." diyorum, "Baştan birlikte konuşursak kavga edersiniz yine." "N'aaparsan yap" diyor, kapıyı çekip gidiyor. Kahvaltımı edip babamın kafesine gidiyorum. İçten içe annemin haksız olduğunu bildiğimden mi yoksa zaten stres topu olmuş babama acıdığımdan mı konuyu hemen açamıyorum. Biraz konuşuyoruz, oradan buradan. Uzun zamandır babamı ilk kez dikkatlice inceliyorum. Kemikleri seçiliyor, yüzü sarkmış, göz altı torbaları düşmüş, derisi sararmış, günde içtiği üç paket sarma sigaradan dolayı dişleri sarı ya da kahverengi değil, kapkara olmuş. İçim acıyor, etimden et parçalanıyor. Kafenin neredeyse boş olmasını da fırsat bilip istemeye istemeye konuyu açıyorum. "Baba" diyorum, "Biraz önce annem, artık ona harçlık vermediğini söyledi. Doğru mu?" "Öyle mi söyledi?" "Evet." "Sen ne düşünüyorsun?" "Yapmazsın diye düşünüyorum ama bir taraftan annemin de yalan söylemeyeceğini düşünüyorum." "Vermiyorum." Bir süre sessizlik oldu. Kırmadan, ters konuşmadan nasıl edeceğimi düşünürken sessizliği bozan babam oldu. "Annenin kenarda 20.000 lirası var." "Ney? - Nasıl?" "Yıllardır bakkaldan, pazardan, altın günlerinden biriktirdikleriymiş. Ben de diyordum bir pazar nasıl 200 lira tutuyor ama evin ihtiyacıdır diyip ne kadar isterse veriyordum." Konuşmaya devam etti. "Normalde haberim olmazdı da geçen hafta alt sokaktaki komşusuna biriktirdiği paradan 12.000 lira kaptırmış. Kaptırdıktan sonra kalan 20.000 varmış. Komşulardan duydum." Cebinden cüzdanını çıkardı, açtı, "Bak. on, bir, iki, üç. On üç lira." Kafenin kasasını açtı "Yüz lira civarında da burada var." İki tane fatura çıkardı. Elektrik ve internet. "Bak. Tarihleri geçeli sekiz gün oldu. Ödeyemiyorum." Elleri titriyordu babamın.Çok değil, daha sekiz on yıl önce dağ gibi görünen babam... Şimdi... "Özür dilerim." diyebildim sesim titreyerek. Sonra içimde bir öfke doldu. Belki peşin yargı... "Peki ne istiyor bu kadın?" "Size yansıtmamaya çalıştım ama bu tavırları yeni değil. Bu mahalleye taşındığımızdan beri çok değişti. Arkadaşlarının dolduruşuna geliyor. Daha fazlasını istiyor. Elinde olmayanları istiyor. Neden böyle yapıyor bilmiyorum." "Peki" dedim. "Akşam bu konuyu birlikte konuşalım mı?" "Hayal kuruyorsun oğlum." diyerek acı bir şekilde gülümsedi. Sebebini akşam anladım... Psikoloji dersi aldım, eğitim dersi aldım, üniversiteyi bitirip öğretmen oldum, büyük adam oldum ya... Tarafsız bir şekilde davranır birbirlerini dinlemelerini sağlarım sandım. İlk babam konuştu. Bana anlattığını anlattı. Faturaları ödemekte bile zorlandığını, onun parası olmasına rağmen daha da para istediğini, evin ihtiyaçlarını düşünmediğini filan. Sonra ben merak edip sordum. 32.000 lira az para değil. Birkaç bakkal, pazar parası ile birikecek şey değil. Ne zamandır biriktiriyordun? "Ben sizin gibi salak mıyım?" dedi. "Paramı nasıl değerlendireceğimi bilirim. Borsaya yatırdım. Altın aldım. Bir de size mi yedireceğim bu parayı!" "Ya kadın! Konuştuğun lafı tart da konuş. Senden paranı isteyen mi oldu?" diye araya girdi babam sinirli bir şekilde. "Yeter ki şu durumu toparlayana kadar benden harçlık isteme. Olandan, kendi parandan harca biraz." Annem öyle pis bir bakış attı ki... Çöp kutusundan sağa sola dökülmüş, leş gibi kokan çöpe öyle bakmamıştır. "Bir evde kadının parası kadının, adamın parası evindir. Az adamlık öğren." Bana döndü. "Mutlu bir evlilik istiyorsan sen de öğren." Babam iyice sinirlendi "Vermiyorum lan! Harçlık marçlık vermiyorum! Alabiliyorsan al!" Daha konuşmanın beşinci dakikasında annem konuşmayı bitirecek cümle silsilesini başlattı. "Ne demek harçlık vermiyorum? Adam değil misin? Sike sike vereceksin." dedi. Az sonra salonun ortasına koyacağı bombayı beyninde tarttı. "Gerçi adam da değilsin. Allah sana öyle bir hastalık verdi ki sikin de kalmadı." "Lan sen beni katil etmeye yemin mi ettin! Kendini toprağın altına beni dört duvara gönderince mi rahatlayacaksın!" Ben salondaki kadının annem olduğu gerçeğini sindirmeye çalışırken babam köpürerek annemin üzerine yürümeye başladı. Bu çökmüş haliyle bile tek tokatla beni yere yapıştıracağını bilmeme rağmen babamı sakinleştirmek için ayağı kalktım, ama babam benim müdahaleme gerek kalmadan evin çıkış kapısına yöneldi. Annemse kafasını ellerinin arasına almış ağlıyordu. İki - üç sene önce olsa annemin bu ağlayışları, babama kızmama sebep olurdu. Fakat şuan biliyordum ki o gözyaşlarının ardında zafer parıltıları vardı. Kafasını ellerinin arasına alarak bu parıltıları gizliyordu. Babamın hemen arkasından, koşar adımlarla evden çıktım ama ben çıkana kadar babam gözden kaybolmuştu. İnternet kafeye doğru hiç vakit kaybetmeden aynı hızda devam ettim. Vardığımda babam çoktan kafeyi açmış, içeri girmiş. Sebep olduğum konuşma için özür diledim. Elimden başka da bir şey gelmedi. "Ya katil olacağım ya da akıl sağlığımı kaybedeceğim" dedi. "Bunlar söylenecek laflar mı? Ne zaman konuşmaya çalışsam bunu yapıyor. Senden utanır da yapmaz belki dedim ama utanması da kalmamış." Bir süre konuşmadık satece oturduk. Ara ara gözlerine yaşlar doldu. Ara ara ruhu uzaklara daldı, gitti. Akşam, bir şeyler yemek için eve dönüyorum. Annem beni kapıda karşılıyor. "Kartını verdiğim yere gittin mi?" "Gitmedim." diyorum. "Öğretmenlerin ikinci bir işte çalışması yasak. Öğretmenlikten olmamı mı istiyorsun?" "Bu kadar salak olma!" diyor. "Sana git orda sigorta yaptır mı diyorum? Paranı elden al, kayıt dışı çalış." "Olmaz" diyorum konuyu kapatabileceğimi sanarak... Ertesi gün yine soruyor. "Gittin mi iş aramaya?" "Gitmedim" diyorum "Orta birden beri her yaz çalışıyorum. Kazandığımı eve getiriyorum. Bu sene hem okulda hem özel hayatımda çok yoruldum. Dinleneceğim." "Nah dinleneceksin!" diyor. "Sütümü, annelik haklarımı helal etmem, cennet kapısında sürünür cennete giremezsin." diyor. "Eğer senin karakterinde biri benim cennete girmeme engel olabilecekse seninle aynı dine inanmıyorum ben!" diyip odama geçiyorum. Çantama birkaç eşya koyup evden çıkıyorum. Giderken internet kafeye uğruyorum. Babam olacakları zaten biliyormuş gibi, hiç şaşırmıyor, gayet sakin "Gidiyor musun?" Elini öpüyorum. "Gidiyorum. Gelmek ister misin?" Şöyle bir sağına soluna bakıyor. "Gelemem." Bir kez daha babamı süzüyorum. Belki de son görüşüm... Arkamı dönüyor ve Darıca'ya doğru yola çıkıyorum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD