| Karanlıktan Doğan Günah |
Bölüm Şarkıları | pure imagination • daha mutlu olamam |
~
Gözlerimi aniden açtığımda, göğsümün üzerindeki yük bir süreliğine nefes almama engel oldu. Kabusun kıyısından geçmiş zihnim rüyadan geri kalanlarla sızladı, hiçbir şey hatırlamıyordum. Yeni uyanmış olmama rağmen yorgun hissediyordum. Yüzüme düşmüş saçlarımı geriye itip, kafamı çevirdim. Eliyas, yastığını ve belimi sımsıkı kavramış yüz üstü yatıyordu. Karma karışık saçları daha da uzamıştı son zamanlarda. Bacaklarımız birbirine dolanmış, kilitlenmişti. Dün gece şarap içerken kahkaha attığım anlar gözümün önüne geldiğinde suratımı sertçe sıvazladım. Eliyas'ın eli daha da sıkılaştı, aldığı hırıltılı nefesi kafasını yastıktan ayırırken verdi. Güneş, gözlerinin kısılmasını neden olurken, "Günaydın," dedim. Sesim içime kaçmış gibi cılız çıkmıştı. Her sabahki afallamış ifadesiyle bir süre bana bakıp, kafasını karnımın üstüne koydu. Yorgundu, bu yorgunluk bir gün onu bitirecekti ama durmadan devam ediyordu. Yorulmak onun için hayat felsefesi gibi bir şeydi. Ellerimin altındaki saçlarını şefkatle okşadım, bunun artık çıkar ilişkisi olduğunu daha iyi anlamıştım. Şefkate karşılık şefkat.
"Bu kadar yorma kendini," dediğimde kafasını kaldırıp, çenesini karnıma bastırdı. Eli hemen göğsümün altında yer edinip, oradaki dövmeyi tüye dokunur gibi okşadı. Gözlerini alan ışığa rağmen hiç kırpmadan beni izliyordu. Binlerce aşk sahnesinin gözümün önünden geçmesiyle irkildim, "Seni seviyorum Allah'ın belası," güldüm.
"Güzelmiş. Allah'ın belası,"
Yüzünde tek bir mimik hareket etmezken ani bir hareketle doğrulup dudaklarıma kısa öpücüklerinden bıraktı. "Dün Varol'la karşılaştım, sana söylemeyi unuttum." Dirseğini kırıp, bana bakarak yanıma uzandı. Parmağının teki saçımdan bir tutam almış, oynuyordu. "Akif Varol?" Kaşlarım çatılırken, yüzümü ekşittim. "Ne alaka?" Kafasını anlamsızca salladı. "İkimizin aynı yerde çalıştığını unutuyorsun," ona hak verip kafamı salladım. "Ee? Ne dedi?"
"Evleniyormuş,"
Kahkaha attım. Yüz yılın çapkını Akif Varol evleniyordu, bu fazlasıyla şaşılacak bir durumdu. "Peki bunu neden sana söyleme gereği duydu Akif Bey," gözlerimi ondan çekmeden doğrulup, sırtımı yatağın sert başlığına yasladım. Bir süre duraksayıp ne söyleyeceğini düşündü. "Beni görünce 'Selam Öz nasıl?' diye sordu. Öyle gelişi güzel konuştuk, sonra da düğününe davet etti. Böyle gelişti, ben adamı bir kaşık suda boğmayı planlarken, gelip bizi düğününe davet etti."
"Abartma," nefesimi sıkıntıyla dışarı verdim. "Abartmıyorum. Mevkim onunla aynı seviyede ve gelip beni tutukladı, senin evinde o piç kurusuna ayak bağı olmamam için." Elimle çenesini sertçe kavrayıp bana bakmasını sağladım. "Akif o gece eğer seni tutuklamasaydı onu öldüreceğini ikimizde biliyorduk." Bir şey söylemeden bana bir aptalmışım gibi bakıp yataktan çıktı. Hareketlerindeki düşman tavır su üstüne çıkmıştı, "Bu sikko konuları her açışında sinirim başıma vuruyor, konuyu kapatalım." Kafamı sallayıp, arkasından bende yataktan çıktım. Sarsak adımlarla mutfağa geçip, su ısıtıcısını doldurduktan sonra çalıştırdım. Eliyas dün akşamki tabakları yığınla lavabonun içine boşaltıp, buzdolabının içinden kahvaltılıkları çıkarmaya koyuldu. Bu evin içinde ne kadar iyi hissetmesem de seviyordum. Yaptığımız her hareket, yediğimiz her yemek ve izlediğimiz her film beni başka dünyaların kapısında ağırlıyordu. Mutluluğu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Kaynayan suyu çaydanlığın içine boşaltıp paket demlerden attım. Doğrama tahtasını gelişi güzel yıkadıktan sonra Eliyas'ın önüme koyduğu sebzeleri doğramaya koyuldum. Bu evde yemek namına yaptığım tek şey buydu, salata tabağı hazırlamak. Hazırladığım tabağı balkondaki masanın üstüne koyup, kupa almak için mutfağa girdim. Çaydanlığı da alıp balkona tekrardan girdiğimde Eliyas aşağıdaki bir şeye odaklanmış sessizce izliyordu.
"Ne oldu?"
Elimdekileri bırakıp onun gibi demir korkuluklardan sarktım. Ozan, elindeki telefonla kapının girişinde durmuş hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. Eliyas ona bakmayı kesip yerine oturduğunda beni de yanındaki sandalyeye çekti. "Biz kahvaltıyı bitirene kadar konuşur durur o," önümdeki kupayı doldurup, onun siyah düz kupasını önüne koydum. Benimki ise biraz garipti, tek boynuzlu unicorn kupasıydı. İstemsizce sırıtırken önümdeki tabağa peynir aldım. Kahvaltımızı ederken sessizdik, güneş tam üstümüze vuruyor kuşların cıvıltılarını işitebiliyorduk. Ara sıra Ozan'ın sesinin yükseldiğini duyunca gülüp geçiyorduk. Ozan, Eliyas'ın liseden beri görüştüğü sayılı kişilerdendi. Nasıl bir hayatı olduğun nasıl işlerle uğraştığını bilmiyordum. Tek bildiğim bilek gücüne güvenip her işi yapabilme potansiyeline sahip olmasıydı, ha bir de eli kolu bayağı uzundu. Hakan'ı bana o ayarlamıştı işleri daha hızlı halledip, sorun çıkarmayacağını öne sürerek. Kahvaltı bitip, masayı toparladığımızda kapının zil sesi evin içinde yankılandı. Eliyas kapıyı açıp, yatak odasına geçmem için yol verdiğinde hızlı adımlarla odaya girip kapıyı ardımdan kapattım. Üstümdeki kazağı bir çırpıda çıkarıp, Eliyas'ın dolabındaki tişörtü ve kurumuş pantolonumu giyindim. Yalın ayaklarım karıncalanmaya başladığında morarmaya yüz tutmuş parmaklarıma bakıp iç geçirdim. Çorap sepetinden bulduğum en küçük çorabı ayağıma geçirdikten sonra aynadan kendime son kez baktım. İyiydim. İdare ederdim. Kapının kulpuna asılıp, odadan çıktığımda Ozan'ın gür sesi tüm evi doldurmuştu.
"İşte bizde adamın ümüğünü sıktık mı bırakmayız, kafasına vura vura anlattım nasıl yapacağını. Haber bekliyorum şimdi," salona girdiğimde en sevdiğim koltuğa oturduğunu ve bacak bacak üstüne atıp, karşısındaki uzun koltuğa oturan Eliyas'a hararetle bir şeyler anlattığını gördüm. Kapının ağzında durmuş onları izliyordum. Eliyas tüm dikkatini Ozan'ın anlattığı şeye vermiş, gözlerini ayırmadan onu dinliyordu. Aniden kafasını kaldıran Ozan, beni gördüğünde önce afalladı sonra da pişkin pişkin sırıttı. "Ooo yenge," yerinden kalkmadan doğruldu. "Seni burada görmek ne büyük şeref." Omzumu silkip, Eliyas'ın oturduğu koltuğa kuruldum. Ayaklarımız birbirine değerken, sırtımı göğsüne yasladım. "Nasılsın Ozan?" hararetli halinin yerini alaylı ifadesi almıştı. "İyi ne olsun. Sende ne var ne yok?" sorusuyla gülümsedim. "Aynı." Kısa bir sessizliğin ardından duraksadı, "Yanlış bir zamanda mı geldim yoksa?" diye bize bakınarak sorunca güldüm. Uzun süredir bu evin kapısından içeri girmemiştim. Eliyas, Ozan'ın sorusuna cevaben kolumu yavaşça okşamaya başladı. "Yengen perhizde, seksmiyoruz biz." Dudaklarımı birbirine bastırıp, gülmemeye çalıştım. Ozan'ın suratındaki sinsi tebessüm silinmeden kahkahasını koy verdi. "İyi bakalım," durdu. "Ha bu arada Hakanla işi hallettiniz mi?" yerimden doğrulurken, "Aynen hallettik, şimdi ustalar işe girişti yakında taşınma işlemleri başlar." Konuşmam bittiği gibi elini havada gelişi güzel sallayıp, arkasındaki perdeden dışarı baktı. "Taşınma işi kolay, sen bir gün önceden telefon et ayarlarım."
"Tamam. İyi olur, teşekkürler." Kafasını anlayışla sallayıp Eliyas'la konuşmaya devam etti. Bahsettikleri işin içeriğini bilmediğim için kulaklarımı onlara kapayıp evin her yanında gözlerimi gezdirmeye koyuldum. Eliyas'ın evinin kalanı salon kadar ya vardı ya yoktu. Bu kutu gibi küçük evin en sevdiğim yeri balkonuydu, benim evime oranla daha büyük ve harika bir manzaraya sahipti. Kendi zevkine göre dizayn ettiği evinde süs namına tek bir şey bulamazdınız. Onun için ne kadar eşya o kadar boş şey anlamına geliyordu. Duvarları kemik rengindeydi, önceki rengi o kadar basıktı ki burayı boyarken bir haftası çöp olmuştu. Avizesi belki de evdeki en süslü şeydi. Gözlerimi çevirip onlara baktığımda birbirleriyle şakalaşıp kahkaha atıyorlardı. Aklıma gelen şeyle Eliyas'ın kolunu kavrayıp saate baktım. Bileğimi tutu. Saat neredeyse ikiye geliyordu, bu gece nöbete gideceğini hatırlayıp kanepeden kalktım. "Nereye?" İkisi de gözlerini bana dikmiş, kırpmadan bakıyorlardı. "Atölye için bir şeyler bakacaktım, seninde nöbetin var erken çıkarsın."
Bir şey söylemeden birbirleriyle konuşmaya döndüklerinde gözlerimi devirip yatak odasına geçtim. Hala ıslak olan kabana bakıp suratımı buruşturdum. Eliyas'ın evinde kalmış olan eşyalarımın arasında bulduğum siyah ceketi üstüme geçirip saçımı gelişi güzel taradım. Sönmüş saçlarım hızla kabarıp, elektriklendi. Ellerimle bir yandan onları düzeltmeye çalışırken, bir yandan da ceketin önünü kapatmaya çalışıyordum. Sonunda hazırlandığımda çantamı alıp odadan çıktım. "Ben çıkıyorum, seni sonra ararım." Kapıyı arkamdan çarpıp, kapatırken 'tamam' diye bağırdığını işittim. Pozitif enerjiyle dolup taşıyorken, gün içinde tüm işlerimi halletmek için büyük bir soluk aldım. Artık hazırdım. Merdivenleri hızlı hızı inip binayı terk ettikten sonra ana caddeye doğru yol aldım. Kablosuz kulaklıklarımı çantamın ön cebinden çıkarıp kulağıma taktıktan sonra, ellerim cebimde yola devam ettim. Ic3peak grubunun son şarkısı çalarken içimi kaplayan ürpertiye rağmen aldırmadım. Elimde telefonumla bir yandan alacağım eşyalar için sitelerde bakınıyordum bir yandan da mesajlara cevap veriyordum. Seçtiğim renklere zıt düşen mobilyalarla dolu siteyi kapatıp, yoluma devam ettim. Yakınlardaki markalaşmış mobilyaların önünden geçip, aradığım yerin önünde durdum.
Evimiz.
Saçma bir ismi vardı lakin ürünlerinin kaliteli olduğu belliydi. Her karesini adım kadar iyi bildiğim dükkanın içine girip, kapıyı arkamdan kapattım. Mobilyaların eskitilmiş boyası ve fazlasıyla klas duruşu beni büyülerken içeriden yükselen ses kulak verdim. Helin, kafasını personel odasından çıkarmış bana bakıyordu. Kimseye güvenmediği için yanına elaman almayıp, her işe koşuşturuyordu. Elindeki kupayla birlikte odadan çıkıp bana doğru yürümeye başladı. İkimizinde kendinden emin adımları tam olarak karşı karşıya geldiğimizde durdu. Siması gözümün önünde yer edinmişti. Sarı saçlarını siyaha boyatmış, birkaç kilo vermişti. İncelmiş belini daha da göze sokmak ister gibi korseli takımını giyinmişti.
"Öz," sesi sinirimi bozacak kadar rahatsız ediciydi. "Helin?" Gülümsedi. Kıvrılan dudakları samimiyetten yoksundu. Saçlarımı geriye atarken onun gibi gülümsedim. Neredeyse aynı boylardaydık. "Seni burada görmek ne güzel, ne oldu?" Hasır koltuklardan birine otururken o hala karşımda dikiliyordu. Alımlı vücudu, ifadeleri kadar yapmacıktı. Yapılmış göğüsleri, aldırılmış yağları... En az benim kadar yapmaydı. "Birkaç şeye bakınacaktım,"
"Ne gibi?"
Ona aptalmış gibi baktım, çünkü öyleydi. "Eşya almak için?" Oturduğum koltukta gerindim, fazlasıyla rahattı. "Mesela şu an oturduğum koltuğu alıyorum," etrafa bakındım. Kiremit tonlarındaki ortada duran cam masaya bakıp, işaret ettim. "Onu da,"
"O satılık değil,"
"Umurumda değil." Oturduğum yerden kalkıp peşime takılışını izledim. Benden neredeyse beş yaş daha büyüktü ama olgunluğa erişememiş hali gözlerimin önünden gitmiyordu. Onu nasıl tanıdıysam gözlerimde öyle kalmıştı. Büyümüyordu. Maziye dayanan yaşanmışlıklar aklımdan geçerken onu hayatımın hiçbir anında sevmediğimi tekrardan hatırladım. Menfaatler uğruna sessizliğimi koruyordum. Eşyalara teker teker bakıp birkaç tane daha seçtikten sonra duvara asılmış çerçevelerden birine uzanıp, yerinden çıkardım. "Ve bunu da alıyorum," Kafasını sallayıp kasanın arkasına geçti. Elindeki çerçeveyi paketlerken sessizliğini koruyordu. Sanki zihnimi okumuş gibi aniden durup dururken konuşmaya başladı. "İlyas'la nasıl gidiyor?" Kafamı çevirip, tahta sandalyeye baktım. "Sana ne,"
Umursamadı.
"İki adama aynı anda kapılman beni çok üzüyor biliyor musun?" Güldü, çirkin gülüşünün kulağımdan silinmesi için uzun bir süreye ihtiyacım vardı. Siyah saçlarını geriye attığında takındığı sinsi ifade dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu. "Ya öyle mi?" Cümlemden gaz alarak konuşmaya devam etti, aptal. "Birinin yatağından çıkıp diğerininkine giriyorsun, yorucu olmalı." Midesiz olduğu bir gerçekti. Elindeki paketi bana uzatıp, masaya koyduğum kartı post makinesinden geçirdi. Paketi sımsıkı tutarken söylediklerini göz ardı edip ilgiyle masaya dayandım. "Helin?" istifini bozmadan cevap verdi, "Efendim?" Ardından kartımı uzattı. "Senin kira kontratın ne zaman bitiyordu?" Gözleri kısıldı, "Önümüzdeki ay. Neden?" Kartı elinden sökercesine aldım. "Kendine başka dükkan bul, önümüzdeki ay dükkanımı boşaltmanı istiyorum."
"Saçmalama,"
Onu duymamazlıktan gelip elimdeki çerçeveyle birlikte dükkanın kapısına yürürken, arkamdan bir ton laf sayıyordu. Kulak asmadan kapıyı açıp, arkamdan çarparak çıktım. En azından eşyaların belli bir kısmını halletmiştim. Söylediği her söz kendi düşüncesiydi, saygı duyulacak bir yanı da yoktu. Çünkü görünenler gerçekleri yansıtmazdı. İyi, iyi değildi kötü de kötü. Ambalajımız bizim nasıl bir insan olduğumuzu belirleyemezdi. Kulaklığımı takıp, telefonumda kayıtlı numarayı çevirdim.
Akif Varol.
Bundan yıllar önce her şey yolundayken tanıştığım sayılı insanlardandı. Telefon çalmaya başladığında adımlarımı hızlandırdım, daha demin ki cümleler zihnimde yeniden yeşerirken buna izin vermemeliydim. "Alo," Sesini duyduğumda olduğum yerde duraksadım. "Hayırlı olsun, evleniyormuşsun." İnsanlar yanımdan geçerken, omzuma çarpıp homurdanıyordu. Yürümeye devam edip, insan selinin arasına karıştım. "Haberi aldın demek..." Güldüğünü işittim, "Ben o hırt herifin ağzını bile açacağını sanmıyordum." Adımlarım hızlansa bile bu insan selinin içinden çıkmam bayağı bir sürecek gibi görünüyordu. "Saçmalama... Eliyas öyle biri değil," homurdandı. "Ee, gelecek misin? Yoksa telefonda kuru kuruya mı tebrik etmeyi planlıyorsun?" sesindeki keyifli ton beni gülümsetti. "Gelmeyi düşünüyorum ama tarihini bilmiyorum..."
"11 Kasım," adımlarım bir anlığına sarsaklaşsada koy vermeyip yola devam ettim. 12 Kasım büyülü gündü. "Ah, güzel. Gelmeyi planlıyorum eğer bir sorun olmazsa."
"Gel," bir an duraksayıp konuşmaya devam etti, "Ee, nasılsın? Neler yapıyorsun?" Sonunda insan selinin içinden çıkıp, ara sokaklardan birine girdim. "İyiyim." Gülümsedim, "Mutluyum." Duymak istediklerini söyledim, "Güzel gidiyor. Atölye için hazırlıklara başladım," heyecanlanan sesini işittim. "Harbi mi? Çok iyi! Ne zaman kahveni içmeye geliyoruz?" Daha önceden gördüğüm marangoz dükkanına girdim. "Her zaman. Kapım sana hep açık Akif," ismini söylerken içimden bir şeyler kopup, önümde şekillendi. İki adaş bana hayatımın en unutulmaz anlarında hayallerimi ellerime getirmişti. "Bunu duymak güzel," marangoz gözlüğünün altından bana bakarken, dükkanın içindeki tahtadan eşyalara bakınmaya başladım. "Evet, seni sonra arayacağım biraz işim var. Olur mu?" Onaylayan sesini işittikten sonra, "Görüşürüz..." Deyip telefonu kapattım. Ekrana bakarken dudaklarım kıvrıldı. "Bana özel yapım bir sandalye hazırlamanızı istiyorum," arkamı dönüp yaşı bayağı bir geçmiş adama baktım. İkimizde birbirimizi dikkatlice süzdüğümüz de gözlerimiz aynı anda birbiriyle buluştu. Sırıttım. "Başlığında yılan figürü istiyorum," adama doğru ilerleyip, oyma bıçağını elime aldım. Uzun süredir elime almadığım aleti, parmaklarımın arasında evirip çevirdim. "Mümkünse şu sallananlardan olsun."
Adam ciddiyetini korurken, gülümsemeye devam ettim. "Olur değil mi?" Hiçbir şey demeden oturduğu sandalyeden kalkıp, ayaklandı. Gözlerim onu şaşkınca takip ettiğinde girdiği kapıyı açık bıraktığını görüp peşine takıldım. Tozların havada süzüldüğü, çok küçük bir aralıktan güneşin aydınlattığı odanın ortasına birikmiş tahtalara baktım. Darmadağınıktı. Adam iri cüssesiyle kenara çekilip, önümü görmemi sağladığında odanın ortasındaki sandalyeyi gördüm. Başlığı yılan oymalı, kol koyma kısımları bir bıçak gibi keskinleştirilmişti. Gözlerim hayretle açılırken adama baktım, ciddiyetinden hala ödün vermemişti. Sadece suratıma bakıyordu. "Alıyor musun?" Kollarımı göğsümde birleştirirken, gözlerimi sandalyeden ayırmadım. "Sorman bile hata, alıyorum."
Artık gülümsüyordu.
~
Bar taburesinin üstündeyken ilk yaptığım şey Eliyas'a mesaj atmak oldu. Önceki mesajlarımı es geçip, parmaklarımı ekranda hızlı hızlı gezdirdim.
• Öz Hece: Bir bardak. (22.03)
• Eliyas Vahriç: Bir bardağı geçersen tepene binerim. (22.05)
• Öz Hece: Tamammm. (22.05)
Telefonu önümdeki tezgaha bırakıp barmenin önüme koyduğu shot bardağını kafaya diktim. Dudaklarımın arasında dimdik duran bardak beynim uyuşurken orada sıkışıp kaldı. Masaya koyduğum bardak dolu bir halde önüme konulduğunda buna hayır diyemezdim. Kimse diyemezdi. Küçük tabağın içindeki limonu ağzıma alıp emerken bardaki insan sayısı normalin çok altındaydı. Aslında burası bar bile değildi, kafenin içinde açılmış küçük bir alandı. Vintage, hoş bir havası vardı. Limonu emip, önümdeki bardağı kafama diktim.
Yavaş gitmeliyim.
Telefonum tezgahın üstünde titredi.
• Eliyas Vahriç: Seni barlardan toplamak istemiyorum. Ona göre. (22.15)
"Aynen öyle," homurdanıp çalan şarkıyla birlikte kafamı sallamaya başladım. Bundan bir iki yıl önce girdiğim alkol komasından sonra gözlerimi açtığımda karşımdaki kişi Eliyas'tı. Gözlerindeki endişe kadar öldürme isteği de fazlasıyla belliydi. Beni karanlıktan çıkarmamıştı ama yanıma kalacak güvenimi kazanmıştı. Bu zordu. Bunu Akif Eymen bile başaramamışken onun başarması takdire şayandı. İçki problemi yok olmasa da arada yapılan kaçamaklar da onu bilgilendiriyordum, her ihtimale karşı tetikte olmak gerekirdi. Barın içinde yankılan nahoş sese ayak uydurup elimdeki bardağı sıkı sıkı kavrarken bilindik şarkıyı söylemeye başladım.
"It's a new life
For me
And I'm feeling good"
Bardağı kafama dikmeden önce elime döktüğüm tuzu yaladım. Şarkıyı iliklerime kadar hissederken gözlerimi yumup bedenimi sallarken hatırladığım kadarıyla söylemeye devam ettim. Bir süre sonra kafam hafiften iyi olduğunda kaç bardak içtiğimi sayamamıştım. Bardağı ters çevirip, masaya koydum. Barmen suratıma alayla bakarken gözleri arkamda bir yere kaydı, "Güzel gösteriydi." Elindeki bardağı hemen üstündeki rafa yerleştirirken, açılan tişörtünden görünen tenine baktım. Işıldayan beyaz tenine kazınmış dövmede yazan kelimeyi okurken öne doğru eğilmek zorunda kaldım.
"Cidden mi?"
Baktığım yere baktıktan sonra yarım ağız gülümsedi, "Always," kasığına yakın yaptırdığı dövmede yazan kelime gülümsetti. "Always... Yalnız o, orada hiç güzel durmuyor bilesin," suratımı buruşturdum. Ardından ceketimi sıvayıp, kolumun iç kısmına 19 yaşlarındayken yaptırdığım dövmeyi gözler önüne serdim.
Always.
"Eğer kız arkadaşın J. K. hayranıysa yeterince seksi oluyor," zihnimde beliren pornovari görüntülerle gülümseyerek kafamı öne doğru hafifçe eğdim. Saçlarım iki yanımdan yüzüme doğru dökülürken barmen sessizce mırıldandı. "Birisi gözünü kırpmadan seni izliyor," kaşlarım çatışırken çantama uzanır gibi yapıp, "Kim?" Diye sordum, omuz silkerek cevap verdiğinde göz ucuyla arkama baktım. Bir kişiden fazlası bakıyordu, barmenin bahsettiği kişiyi göremeden önümü döndüm. "Neyse,"
"Devam mı?"
Kafamı olumsuz anlamda sallayıp, cüzdanımdan bir miktar para çıkardım. "Görüşmek üzere," bar taburesinden kalktığımda bacaklarım oturmaktan hissizleşmişti. Çantamı omzuma takıp, çıkışa doğru ilerlerken arkama son kez baktım. Tanıdık birini görme umuduyla. Boş hevesim, sönmüş balondan halliceydi. İç çekip kapıdan çıktım. Denizin dalgaları rüzgarla birlikte hareket ederken kayalara çarpıp, taşlık yola sıçradı. Serin hava bacaklarının titremesine neden olurken her an içeri girip içmeye devam edebilirdim. Telefonum aklıma geldiğinde yürümeyi bırakıp, sırtımı barın duvarına yasladım. Çantamın içinde kaybolan telefonumu ararken, elimle önüme düşen saçlarımı geriye attım. "Hayda," gerisin geri yürüyüp bara yeniden girdim. Uzun koridoru yürürken ışıkların rengi değişmeye başladı. Kırmızı, mavi, yeşil renkteki ışıklar gözümü alırken duvara yansıyan ışık dalgalarını hissetmek adına elimi pürüzlü yüzeyde gezdirdim bir süre. İçeri girmek için kapıyı araladığımda, kafamı çarptığım kişiye bakmadan kokusunu aldım önce. Keskin, ağır koku tanıdıktı. Gözlerim bir süre adamın geniş göğsünde ve onu sarmalayan siyah takımda oyalandı.
Akif Eymen Borzakiyan.
Kafamı kaldırdığımda gözümün önündeki sima silikti. Bana bakan gözleri görebiliyordum ama yüzün tamamını ışıklardan ötürü göremiyordum. O muydu yoksa bir başkası mı? Suratının bir kısmı tamamen karanlıkta kalıyordu. Gözlerimi kıstığımda netleşmesini umduğum görüntü bana son kez bakıp, kapıdan hızlı adımlarla, koşarcasına çıktı. Başım dönmüyordu ama sanki hissizleşmiştim. Sırtımdan aşağı ter boşalmaya başladığında kapıya tutunup, elimle başımı sıvazladım. "Hayır," son harfi uzatırken saçlarımı geriye atıp, adımlarımı sağlamlaştırdım. Barın tezgahına kollarını yaslamış adama yürürken ellerinin arasındaki telefonu görüp, hızla atıldım.
Elleri iki yanında havaya kalkarken geri çekildi, "Sakin. Geri dönmeni bekliyordum," gözlerim yanıyordu ve bunun sebebi kesinlikle bu saçma ışık oyunlarıydı. "Daha demin ki adam onu yürütmeden kaptım, şanslısın." Bir şey söyleme gereği duymadan telefondaki en son aranan kişinin isminin üstüne bastım. "Alo?" Kulağıma götürdüğüm telefon ilk çalışta açılmıştı. "Beni gelip alsana, Sancaktayım." Bir şey söylemeden telefon kapandığında barmene son kez bakıp emin adımlarla, yere daha sağlam basmaya çalışarak yürümeye başladım. Bardan çıkıp, sırtımı duvara verdiğimde alnımda birikmiş terleri elimin tersiyle sildim. Başım ağırmıyordu sadece gözlerim sanki kayıyordu. O olabilir miydi? Sorusu kafamda kaç kez yankılandı bilmiyorum. Defalarca... Kokusu hiç burnumdan gitmemişken, vücudu her şeyi aynıydı ama bana bakışı ve uzaklaşması farklıydı. O olsaydı tekrardan bırakıp gider miydi? Bu soruya daha yanıt veremeden tanıdık plakalı sivil polis aracı önümde durdu. Eliyas, uzanıp kapıyı açtıktan sonra oturmam için ön koltuktaki eşyalarını arka koltuğa attı. Arabası da onun gibi kokuyordu. Derin derin soluduğum kokuyu verirken beklenen soru gelmişti. "Bir şey mi oldu?" Düşünmeden yanıt verirken kafamı cama yasladım. "Hayır, olması mı lazım?" Gözlerini bir anlığına yoldan ayırıp bana baktıktan sonra sabır dilenircesine mırıldandı.
"Bir şey oldu sandım Öz ve betin benzin atmış, sadece tekila içtiğine emin misin sen?" Araba aniden durduğunda öne doğru yalpalayıp, beni son dakika tutmasıyla kafamı torpidoya çarpmaktan kurtuldum. "Hap mı aldın?" sesindeki suçlayıcı ton midemin kasılmasıyla havada çarpıştığında ağzımdan çıkan tek şey, "Midem bulanıyor." demek oldu. Kapıyı açtığım an, midemdeki her şeyi dışarı çıkardım. Boş midem tamamen kendini yere bıraktığında artık safra kusuyordum. Bir süre varlığımı yok saydı sonra dayanamayıp arabadan indi. Elindeki su şişesini nereden aldığında dair hiçbir fikrim yoktu. Önce büyük avucuna suyu doldurup yüzümü yıkadı ardından ağzımı yıkamam için uzattı. Önümde eğilmiş yüzüme bakarken endişeli değildi daha çok kırgın duruyordu.
"Yemin ederim kullanmadım, yemin ederim. Ben yalan söylemem," kafasını usulca salladı. "Sana inanıyorum Öz. Yemin etmene gerek yok," eliyle saçlarımı geriye atarken uzanıp alnımı öptü. "Bana ne olduğunu anlatacak mısın?" Şişeyi dudağıma bastırmaya devam ederken kafamı kaldırıp gözlerine baktım. En azından siniri az da olsa geçmiş görünüyordu. "Çok uzun süredir tekila içmedim, muhtemelen çarptı ya da ne bileyim bünyem zayıflamış olamaz mı?"
Güldü, "Senin mi? Sanmıyorum," istemsizce gülümsedim. "Bende." İç çekerken kafamı omzuna yasladım, "Beni eve götürsene, uyumak istiyorum." Koltuğa oturmam için destek verip, bedenimi koltuğa yerleştirdikten sonra kapıyı sertçe kapattı. Arabaya binip çalıştırdığındaysa fazlasıyla sessizdi, hoş benimde ses kaldıracak halim yoktu. Yine de konuşmasını istedim. Bir şeyler söylemesini, saçma sapan bir şey de olabilirdi ama hiçbir şey söylemedi. Araba evimin önünde dururken de kapıyı açıp, indiğimde de. Kafamı eğip ona baktım, kafasını çevirip bana baktığında normaldi. "Seni seviyorum, görüşürüz." Kapıyı kapatıp binaya girene kadar araba orada bekledi, merdivenleri çıktığımdaysa arabanın sesini işittim. Gitmişti. Tüm gücüm tükenmişçesine kendimi bıraktığımda, dizlerim soğuk fayansla buluştu. Acıyla sızladı. Dudaklarım bu acıyla açılırken zihnim uyuşmuştu, hiçbir şey düşünemiyorum aynı zamanda beynimi binlerce parazit yiyordu. Derin derin soludum. Hayatta kalmalıydım. En azından bunu başarmalıydım. Onun yokluğuyla savaştığım bu dünyanın kraliçesi bendim, piyonlar sadece engeldi. Ellerimle destek alıp merdivende doğruldum. Yavaş adımlarla kapının önüne gelen kadar duvara yaslanarak ilerledim. Kapıyı açtığımdaysa kendimi adeta yere attım, sürüne sürüne içeri geçip koltuğa uzandım. "Bok gibiyim," ağzım aralanmış ölü gibi yatıyordum. Saçlarımı koparma isteğiyle baş başa kaldığımda gözlerimi yumdum. Karanlıkta beni bekleyen biri vardı ve bu kez insandı. Varlığını hissedebiliyordum. Aldığı nefes alışları kulağımın içini doldururken, parmaklarım kıvrıldı. Tanıdık senaryo gözlerimin önünden film şeridi gibi geçerken hareket etmedim. Gözlerimi sımsıkı yumdum kapı çarpıp kapanana kadar açmadım. Onun yokluğuyla kavrulan nefesim titrerken gözlerimi araladım.
Gitmişti.
Geldiği gibi aynı yoldan çıkıp gitmişti.
Akif Eymen, bugün yuvasına dönmüştü.
Talan edilmiş yuvasına.
~