| Katilin Geri Dönüşü |
Bölüm Şarkıları | real heavy • lemonade |
~
Heykeli tutan Ozan'ın eli bile titremiyordu. Üç metre uzunluğundaki sütunun üstüne yapılmış Herkül heykelini, halatla sıkı sıkı bağlamış tam istediğim açıda tutuyordu. "Bunun çalınmayacağına emin misin?" yerdeki balyozu kavrayıp, doğruldum. "Hangi salak bu heykeli çalar ki?" Omuz silkerken, "Bilmem," dedi. "Hırsızlık bu ülkede hobi,"
"Çalamayacakları kadar değersiz bir hale geldiğinde vazgeçerler," kafasını beni onaylamadığını belirtircesine salladı. Balyozu sıkı sıkı kavrayıp, derin nefesler aldıktan sonra kollarımı gererek salladığımda Herkül'ün sol gözü ve yanağı kırılıp yere döküldü. Bir kısmı da oluşan boşluktan içeri kaçtı. Balyozu kavrarken kafamı Ozan'a çevirdim. Kırılmış heykele bakarken suratını buruşturmuştu. "Şimdi buna sanat diyecekler öyle mi?" Kafamı salladım, "Çalınamayacak kadar değerli bir sanat eseri." Heykeli yanındaki çırakla birlikte bahçenin içindeki kırmızı boyayla işaretlediğim alana yerleştirdiler. Bahçenin son halini iyice birkaç kez süzdükten sonra gülümsedim. "Harika oldu, teşekkürler beyler." Kafalarını kaldırmış Herkül'e bakan ikili beni umursamadı. Toprağın üstüne fırlattığım defterimi alıp, ucuna astığım kalemle çizdiğim krokiye baktım. Mavi tükenmez kalemle listenin yarısında yazan cümlenin üstünü çizdim.
Herkül heykelini kır.
"Hadi oyalanmayın diğer heykelleri yerleştireceğiz," hızlı adımlarla evin içine girip, eşyaları yerleştiren görevlilere baktım. Helin'in yerinden aldığım cam masa girişte hemen yanında beğendiğim koltuğun önünde duruyordu. Perdeler daha asılı olmadığı için, kanepenin üstüne konmuştu. Pencerenin önündeki geniş mermerin üstüne yerleştirdiğim Davut'un kafası güneşi eşsiz açısıyla tam alıyordu. Bir heykel olmasına rağmen yerinden gayet memnun durduğuna emindim, "Ustam!" merdivenlerden inen adam yorgunluktan bayılacak gibiydi. "Dinlen biraz, acelemiz yok." Kafasını sallasa da mutfağa girip, musluğu değiştirmeye koyuldu. Elimle gür saçlarımı karıştırırken ter içinde kalmıştım. Bugün hava günlük güneşlikti. Kafamı çevirip kolonun üstüne asılmış tabloya bakarken iç geçirdim, Dean Cornwell'in öteki taraf kopyası ışıl ışıl parlıyordu adeta. Kanatlarını açmış melek, uhrevi güzellikteki kadını öpüyordu. Elleri buluşmuş iki insanın varlığı nefes alırken göğsümün dolup taşmasına neden olmuştu.
Ozan perdeleri takmaya giriştiğinde atölyenin giriş kısmı tamamlanmış oldu. Heykellerin tozunu alan yardımcıların konuşmalarına bir süre kulak astıktan sonra üst kata çıktım. Üst kat tam olarak ev diyebileceğim o alana sahipti. Koridoru özellikle daha boş tutup, sadece iki büst koymuştum. Çıplak büstlerin yarısı geniş pencereye dönükken, duvara asılı tablolar onlarla birlikte adeta ateş ediyordu. "Anasını satayım düşünsem böyle bir şey yapamazdım," elimle dudaklarımı örtüp aptal gülümsememi bastırmaya çalıştım. Odalardan birisine sadece tablolarımı ve boyalarımı koydurttuğum için orası çoktan bitmişti. Yarım kalmış tablolarım sırasıyla dizilmişti, bitmiş tabloların çoğu ise duvara yaslanmıştı. Bir kısmı da duvarlara asılmıştı. Diğer üç odadan birisi yatak odasıydı, eski evimdeki takıma birkaç şey ekleyip aynı şekilde yerleştirdiğim için yabancılık çekmeyeceğimi biliyordum. En azından gözüme yabancı gelmeyecekti. Diğer odadan kafamı uzatıp, bitmiş kitaplığıma baktım. İki duvarı boydan boya kaplıyordu, önünde ise kutular içinde kitaplarım duruyordu. Buraya yılan figürlü sandalyeyi yerleştirmeyi planlıyordum belki duvarlara da bir şeyler yapabilirdim. Diğer oda bomboştu. Ne yapacağımı düşünmediğim için sadece boyatıp öyle bırakmıştım. Kapısını örtüp, duvara dayanmış halıyı serdim. Eski tip halı, babaannemden kalmaydı. Onunda birkaç eşyasını eve getirip onardıktan sonra yerleştirmiştim.
Yerimde duramamanın verdiği heyecanla içim kıpır kıpırdı. Atölyeyi alalı iki hafta olmuştu. Eliyas sık sık benimle birlikte işleri yoluna koymak için çalışıyor, kalan zamanında ise işe gidiyordu. Ozan'ı da yanıma tüm işlerin altında ezilmeyeyim diye vermişti. Pencerenin önüne geçip, ellerimi mermere dayayarak dışarıyı izlemeye koyuldum. Bir rüyanın içindeydim ve uyanmak istemiyordum. Zihnim ne zaman karamsar düşünceler ile boğuşsa elime bir şeyler alıp ilgilenmeye koyuluyordum. Bu yeni bir hayat değildi, yeni bir şanstı. Yaşam savaşının verdiği hediye gibiydi. Arka cebimdeki telefonumu çıkarıp tarihe baktım. 10 kasım, düğün için son bir gün kalmıştı. Ekranımdaki resmin üstünde parmaklarımı gezdirip, arama kaydına girdim. Son aramalarımın hepsi bilinmeyen numaralarla dolmuştu. Temizlik şirketi, restoran, banka... Bunlarla baş etmek daha zordu. Aslında çok zahmetli bir işti. Bu kadar insan olmasa asla tek başıma üstesinden gelemezdim. Omuzlarımı geriye yatırıp, eklemlerden çıkan sesle rahatladım. Yukarıda bir süre daha oyalanıp, aşağıdaki curcunadan uzak kaldım. Telefonumun şarjı sonlarına geldiğinde oturduğum mermerden kalkıp, merdivenlere yöneldim. Evi aldığımda dikkat etmediğim tek şey merdivenlerin korkulukları olmuştu, bazıları çürüdüğü için onlarla uğraşacak vakit kalmamıştı bile. Daha sonraya ertelenmişti.
Takılmış perdeler, yerine yerleştirilmiş tablolarla girişte tamamdı. Ozan kendini kanepeye atmış önündeki suyu günlerdir susuz kalmış gibi içiyordu. "Aman dikkat Ozan," sırıttım. "Boğulmanı istemem. Bana daha çok lazımsın," yanına giderken suratını ekşitti. "Anamı ağlattınız sende sevgilinde, ota boka arıyor zaten." elini cebine atıp telefonunu çıkardı. "İti an çomağı hazırla," homurdanarak ekranı bana çevirdi. Eliyas'ın aramasını cevaplarken koltuktan kalktı.
"Efendim?"
Elindeki şişeyi büzüp mutfağa giderken gür sesini duyabiliyordum. "Lan manyak sonra yapılacak dedim ya! Ne tepeme biniyorsun şimdiden," duraksadı. "Anama sövme lan it," öksürdü. Mutfaktan çıkan kadın Ozan'a ters ters bakarken elindeki toz beziyle tabloların çerçevelerini silmeye koyuldu. "Tamam kapat, söylerim ben." Telefonu kulağından çekmeden birkaç küfrü arka arkaya sıraladı. Usta musluğun başlığını sürekli, belli aralıkla oynatırken test ediyordu. Ozan adamı izlerken, "Bırak abi olmuş o," dese de adam onu dinlemeden, musluğu açıp kapatmaya devam etti. Ozan sinirle bana döndüğünde, elini alnına yapıştırdı. "Bana öyle bir şey sun ki... Bu sinir stresi atlatayım, sende kurtul bende." Ona üzüntüyle baktım, "Spa'ya ne dersin? Güzel bir masaj, maske ve bakım?" dişlerimi göstererek gülümsediğim de ofladı. "Boş ver kalsın, demedim say." Elimle omzuna pat pat vurup, "Sana söz, felekten bir gece çalmanı sağlayacağım. Hem de beleş," bu dediğimle dudakları sinsice kıvrıldı. "Aman İlyas beyimiz durmasın, felek gibi çevirir beni sonra." Ona katılıp güldüm, "Duymaz, merak etme sen."
Usta sonunda musluğu bırakıp, sarı bezle kollarını kuruttu. "Bitti mi ustam?" Adam yerden eşyaları toplarken kafasını salladı, "Tamam o zaman sizin ödemeyi Erdem yapacak, kendisi dışarıda bekliyor." Alet çantasını sıkı sıkı tutup kafasını sallayarak mutfaktan çıktı. Ozan adamın gidişini izlerken, "Cins," demekle yetindi. Sırtımı ona dönüp, etrafa saçılmış tozları temizledim. Raflara dizilmeyi bekleyen tabaklar makinenin içinde yıkandığı için, ellerimi yıkayıp Ozan'a döndüm. "Eliyas ne diyor?" elini ceplerine sokarken omuz silkti. "Ne desin? İşleri sıraladı işte." kafası karışmış gibi gözünü bir noktaya dikip hareket etmedi. "Ozan," transa girmiş gibiydi, birkaç saniye sonra irkilerek bana döndüğünde gözleri donuktu. "En son dediği şeyi düşünüyordum da... Sanırım akşama seni eve bırakmamı söyledi, öyle bir şeydi."
"Ha evet, bu akşam onda kalacağım. Yarın birlikte düğüne gideceğiz," kaşları çatıldı. "Ne düğünü?"
"Varol evleniyor," dudakları aralandı. "Has siktir! Akif Varol, o ibne evleniyor mu?" Gülerken onu onayladığım da ellerini cebinden çıkarıp, yeni çıkmış sakallarını kaşıdı. "Helal lan, hiç beklemezdim." Telefonu arka cebimden çıkarırken, "Sen gelmiyor musun?" Diye sordum laf olsun diye mutfaktan çıkarken, "Hayır." Dedi hiç düşünmeden, "O piçten haz etmiyorum, mutlu günlerinde bulunmak isteyeceğim son kişi." Evin içinden teker teker çıkan çalışanların arkasında teşekkür ederken kapının arasından görünen Erdem'e başımla selam verdim. "Şu herif ne ayak?" Erdem'e bakarken telefonunu kulağına götürdü. "Yardımcım gibi bir şey,"
"Öyle olsun bakalım,"
Telefonla konuşmak için dışarı çıktığında atölyede tek kalmıştım. Kafamı çevirip dört yanımı saran duvarlara baktım, burası gerçek bir yuvaydı. Yuva olmayacak kadar soğuk dursa da benim için yeterince sıcak bir ortamdı. Hüzünlü düşlere dalmaya müsait aklım, her yerde gezindi. Masanın üstündeki defteri alıp, son maddenin üstünü çizdim.
Bitti.
Dudaklarımda yer edinen geçici gülümsemenin varlığıyla kendimi dışarı attım. Erdem tüm işçileri yollamış, Ozan'ın yanında dikiliyordu. Ozan'ın sorularına cevap verirken ifadesi fazlasıyla ciddiydi. Onun burada oması gereksizdi ama işleri yakından takip etmek istediğini belirterek gelmişti. Beni görünce elini kaldırdı, "Hayırlı olsun Öz." yanlarına varıp, elini sıktım. "Sağ ol Erdem, nasılsın?"
"İyiyim, sen?"
"İyi, gördüğün gibi." Hepimiz birlikte atölyeye döndük. "Güzel sonuçlandı. Hemde bu kadar kısa sürede," dudaklarım kıvrılırken, "Evet, hızlı ve güzel oldu. Sizin sayenizde." derken atölyenin dışını boyadığımız firuze yeşilini inceledim, eski havasını bozmamıştı. Camlarının önündeki demir korkuluklar çıkarılıp, yeni camlar takıldığı için daha temiz ve yeni inşa edilmiş gibi duruyordu. "Cidden," Ozan kolunu omzuma atıp, sıkı sıkı tuttu. "Harika iş çıkardın."
Güneş üstümüzde, gözlerimiz atölyedeydi. Başarmıştım. Altı yıl önceki planlarımı geçte olsa inşa etmiştim.
Atölyenin kapısını kapatıp, kilitledikten sonra Ozan'ın peşinde takıldım. Bu geceyi olabildiğince güzel kılma fikri aklımın ucuna yerleşmişti. Yolda giderken etrafta gördüğümüz şeyler hakkında fikir yürütüp, konuşuyorduk. Ozan'ın sessizlik kelimesine karşı duruşu gürültülü konuşmasıydı. Bu rahatsız etmiyordu, aksine yüzümdeki gülücüklerin giderek daha da çoğalmasını sağlıyordu. Bir günlüğüne olsun mutlu olmayı dilediğim anlar gözümün önünde canlanırken, camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. Mutluydum. Her şeye rağmen. Günün sonlarına yaklaşırken Ozan arabayı tekel bayisinin önünde durdurdu. "İki dakikaya geliyorum," kapıyı açıp indiğimde etrafa bakındım. Sokağın neredeyse girişindeydik. Tekel bayiye girip, buzdolabına yöneldim. Elime alabildiğim kadar alkol ve içecek aldıktan sonra birkaç abur cuburu da adama uzattım. Adam elindekileri tek tek okuturken, çantamdan cüzdanımı çıkardım. Ozan arabadan inip bayiye girdiğinde adamdan içtiği sigaradan istedi.
"Bir tane de benim poşete,"
Cebinden para çıkarmadan onunkini de ödeyip elimdeki poşetlerle arabaya bindim. Poşetlerden birini arka koltuğa bırakırken, diğerini ayaklarımın önüne koydum. Ozan arabayı çalışmadan evvel, dikiz aynasından arkayı kontrol etti. "Anlaşılan akşam için sizi hastaneden toplayacağım," telefonumu çıkarırken, "Onlar senin için dedim," göz ucuyla baktım. "Küçük bir hediye?"
"Beklenmedik hareketler bunlar," telefonda Eliyas'ın numarasını çevirip kulağıma götürdüm, "Mümkünse seni biz hastaneden toplamayalım, en azından bu gece."
"Hayhay,"
Telefon açıldığında Eliyas'ın yorgunluktan çatlamış sesini işittim, "Efendim?"
"Akşama ne yemek istersin?" dirseğimi camın kenarına yaslarken, önüme düşen tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Ilık hava içeri girerken, derin derin soludum. "Muhtemelen dışarıdan söyleyeceksin o yüzden Sadık abinin yerinden bir şeyler söyle kafana göre," Söylediğine bozulmuş gibi homurdanıp, "Tamam," dediğimde güldüğünü işittim. "Seni seviyorum, dikkatli ol." Telefonu kapattım. İki gün önceki gecenin üstüne bu iki kelimeyi duyunca gözlerim kamaştı. Bu gün her şey yolundaydı, boktan olan her şeye rağmen.
Ozan arabayı durduğunda inip teşekkür ettim. Binaya girdiğimde yeni temizlenmiş gibi ferah kokuyordu, merdivenleri nefesimin kesilmesine rağmen hızlı hızlı çıkıp kapının önünde bir süre dikildim. Kapıyı açtıktan sonra yere bıraktığım poşeti de alıp, içeri girdim. İşe önce evi toplamakla koyuldum. Eliyas çok titiz olmasa da en azından topluydu, yani çoğu zaman. Salondaki eşyaları toplayıp, odasına taşıdıktan sonra mutfakta birikmiş bulaşıklara giriştim. Sadık abinin yerinden söylediğim yemeklerin yanına meze yapmak için gerekli malzemeleri çıkarırken, siteden nasıl yapılacağına bakıyordum. Temizlenmiş tezgahın üstüne malzemeleri koyup, önce biberlerin içini çıkardım. Ardından domatesleri soyup doğradım. Sarımsağı es geçip, maydanozları da ekledikten sonra tarifte yazan gibi ezdim. Kabın içine boşalttığım sebzeleri tarifteki baharatlarla karıştırdığımda birisi bitmişti.
Diğer tarif geç olacağı için es geçip ustası ve müdavimi olduğum salata tabağını yapmaya koyuldum. Balkondaki masayı silip, yaptıklarımı ve gelen yemekleri yerleştirdim. Aldığım içeceklerle birlikte dolaptaki yarılanmış rakı şişesini de masaya koydum. Hava kararmış olmasına rağmen caddedeki çocuk sesleri kesilmemişti. Aşağı bakıp, Eliyas'ın gelmesini beklemeye koyulduğumda evin kapısının açılmasıyla kafamı çevirdim. Elindeki poşetlerle mutfağa girip bıraktıktan sonra, bir süre yüzüme baktı ardından eliyle sırtımdan itekleyip sarıldı. "Sonunda," saçlarımın arasına daldırdığı burnu derin derin solarken kollarımı gövdesine sıkı sıkı sardım. Dünya dursa, bu kolların arasında kalsam gıkım çıkmazdı. "Yemekler geldi, açlıktan ölüyorum." Derken kollarımı çözüp ondan ayrıldım. Üstündeki deri ceketi çıkarıp, mutfaktaki sandalyenin üstüne bıraktı. "Ellerimi yıkayayım geliyorum, otur sen." Göz ucuyla kurulu masaya baktı. Ardından gözlerini bana çevirdi, "Kutlama vakti gelmiş anlaşılan," sandalyeye otururken kafamı salladım. Bunu hak etmiştik. Olduğum yerde gerinip gelmesini bekledim, hava soğuk olsa bile üşüyecek kadar kötü değildi. Sesler yavaş yavaş kesildiğinde, evlerin ışıkları yanmaya başladı. Eliyas ellerini kurulayıp tam karşıma oturduğumda yediğim en güzel yemek olacağını biliyordum.
Ne mum ışığı ne boğaz, her şey buradaydı. Tam karşımda.
"Başlayalım bakalım," bardakları doldurup, önüme koyduğunda suratındaki gülümseme içimi rahatlatıyordu. Hazırladığım mezeye çatalımı daldırıp, tadına baktığımda gözlerim yaşardı. "Çok acı," önüme koyduğu suyu kafama dikip gözlerimin altını sildim. "Neden bu kadar acı biber aldın ki?" Omuz silkerken mezenin tadına baktı, benim aksime acı bulmamıştı. "Acıya alışsan iyi edersin, acısız yemek, yemek değildir."
Gözlerimi devirirken sipariş ettiğim et yemeğinde bir kaşık tabağıma koydum. Yemek yerken bir süre konuşmadık ardından rakısını havaya kaldırdığında bardaklarımızı tokuşturduk. Bulanmış rakının içine düşen yıldızları izlerken keyiflendim. "Bu güzel gün için," bardağı dudaklarıma götürürken keskin burnu genzimi yaktı. Birkaç yudum aldıktan sonra masaya bıraktım, Eliyas beni izlerken bardağın dibini getirmişti.
"Bu da senin için," bardağı masaya koyduğunda sırıtıyordu. "Küçük heyecanlar yaratıyorsun, yapma." Kahkaha atarken önündeki boş bardağı doldurdu. "Hadi hadi fondip," önümdeki salatadan yerken bardağı kavradım. Bir yandan evin içindeki dizaynı anlatırken, diğer yandan Ozan'ın çalışanlarla olan konuşmasını anlatıp gülüyordum. Neşeyle dolu geçen yemek yavaş yavaş durgunlaştığında kafamı elime yaslayıp onu izlemeye koyuldum. Yemeğini bitirmiş, çıkardığı ceketinden aldığı sigara paketinin ambalajını açıyordu. Bir dal sigarayı kalın dudaklarının arasına yerleştirip, çiçeğin önündeki çakmakla ucunu yaktı. İçine çektiği nefesini birlikte verdik.
"Bana böyle baktığında aşık oluyorsun falan sanıyorum, üzülüyorum."
Sessizliğimi korudum. Konuşmaya devam etti, "Üzülmüyorum, içten içe daha çok seviniyorum bilesin." Ağzında sigarasıyla konuşurken suratını buruşturup, parmaklarıyla sigarasını kavradı. Çiçeğin saksının içine döktüğü küllerden gözümü alamazken oturduğum yerden kalkıp, yanına gittim. Sandalyesini geriye çekip, bacaklarını açtı. Oturmam için dizlerine vururken, "Gel," dedi. "Otur şuraya da az seveyim seni." Dudaklarımı birbirine bastırırken, kucağına oturup, göğsüne sindim. Sigaranın dumanını içine çekip kafasını eğdiğinde dudakları kıvrılmıştı, dumanı yüzüme bırakırken kendince eğleniyordu. Kolumu okşarken, sırtımı sımsıkı kavramıştı. Hiç bırakmayacakmış gibi.
Ama bırakacaktı.
Bunu ikimizde biliyorduk.