5 | Kara Sinek Üçlemesi PART-1

1290 Words
Kabuk bağlamış yarayı sürekli kazımak bir insanın yaptığı en doğal şeydi. Yara iyileştikten sonra aynı yeri dağlamak ise tam olarak Akif Eymen'in yapabileceği bir şeydi. Onunla ilk tanıştığım gün sıradan bir adamdı. Sadece yakışıklıydı. Ama kime göre? Aklı bir karış havada, her gece farklı bir yerde uyanan birisi için olağandı. Sonra geceler birbirine girdi. Yoksunluk krizlerim onu istercesine arttı. Rakı masasında ağlayan, içi yanarcasına haykıran o adam benim göz bebeğim olmuştu. Kendimden sakınırcasına koruyordum onu. Farkında değildi ya da umursamıyordu. Kimin umurundaydı ki? Şu an karşımda dikilen o adam zamanında kalbimi dağlamıştı. Kalbim hala is kokarken, beni darmadağın etmişti. Daha yeni yeni gerçek Öz'ü bulan benliğim onun gelişiyle ürkmüştü. Tarih tekerrürden ibarettir. "Beni içeri davet etmeyecek misin?" Sesi aynıydı. Her şeyi gibi. Umursamazca kapının eşiğinden girip, ben bir şey söylemeden salona geçti. Hala olduğum yerde dururken, avuç içlerimi gözlerime bastırarak ovdum. Yanlış görmüyordum değil mi? Zihnim bunu kabul etmek istemiyordu. İçimde acısını haykıran yalanlar söyle o küçük kız ağlıyordu. Bunu istemiyor, acısını hissettiriyordu. Oturduğum yerden, kapıya hafifçe yüklenip ayaklandım. Kapıyı kapatıp, kilidi çevirdim. Sırtımı ona dönüp bakma ihtiyacıyla kıvranırken aldığım soluğu hırsla verdim. Kendimden vazgeçtiğim her an gözümün önünden sırasıyla geçti. Bu kez değil. Ona dönüp, kendimden emin adımlarla oturduğu koltuğa doğru yürümeye başladım. Her adımım yeri sarsıyor, geçmişten çıka gelen bu yabancıyı titretiyordu. Kanepe olduğundan daha rahat bir şekilde otururken, gözleri her yerimdeydi. Saçlarımda, yüzümde, bacaklarımda her an yer yanındaydı sanki. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan karşısına durdum. "Buraya gelmeni gerektiren şey ne?" Ellerimi arkamdaki ceplere sokarken, ona yukarıdan bakıyordum. Mavi gözleri, bana okyanusları ya da gökyüzünü anımsatmıyordu. Harıl harıl yanan ateşin içindeki o kıvılcım gibiydi. Alev alevdi ama maviye boyanmıştı gözleri. Kalbim gümbür gümbür atarken atölyenin içini nefes alışlarımız dolduruyordu. "Senin için dönmedim," heykellerin kıskanıp, yüzünü saklayacağı kadar güzel dudakları kıpırdadı. "Merak ettiğim şeyler var." "Ne gibi?" Bacağım cam masaya çarptığında, dikkatle masaya oturdum. Cam olmasına rağmen fazlasıyla dayanıklıydı. "Yıllar sonra seni bu kadar meraklandıran neymiş merak ettim," güldüm. İçler acısı bir gülüştü bu. Öylesine soğuk ve yabancıydı ki... Kendim bile garipsedim. Halbuki o hiç yadırgamamış gibiydi, bu gülümsemeyi biliyormuşcasına durgundu bakışları. Şimşeklerin çaktığı hareleri, durgun dalgalardan halliceydi. Her nefesim onu soluyor, kokusunu içine çekiyordu. "Aslında bakarsan sadece şunu öğrenmek istiyorum. Yıllar geçse bile, kafamı kurcalayan tek bir şey var." Durdu, dudaklarını ağzının içinde evirip çevirdi. Konuşmak istiyor ama konuşamıyordu. Gözlerini etrafta gezdirdi. Bunu erteleyecekti, bakışlarından anlamıştım. Oturduğu koltuktan kalkıp, kolonun üstüne asılı tabloyu dikkatle süzdü. Heykellerin önünden geçerken parmakları onlara dokunmaya çekinir gibi uzanmıştı. Kararsızlıkla savaşıyordu. Davut heykelinin önüne geldiğinde, omuz kısmından çatlamış sert yüzeyde parmağını gezdirdi. Aldığımız soluklar birbirine karışıyor, bedenlerimiz birbiriyle yarışıyor gibiydi. Birbirimize yükleniyorduk. Aşkla, şehvetle, ihtirasla... Acıyı hissedemeyecek kadar bulanık olan zihnim saçlarının arasındaki elimin göğsüne doğru kaymasına neden olmuştu. Onu göremiyordum ama hissediyordum. Dokunuyordum. İç çamaşırım parmaklarının arasından kayıp giderken tamamen giyiniktik, ikimizde. Camın önüne konmuş davut heykeline gözüm bir anlığına çarpmış olsa da önemsemedim. Akif Eymen'in eli uyluğuna dokunurken, parmakları anlık bir keşfe çıkmıştı. Dudakları çenemi kavramış öpüşuyorduk. Hala evin içinde hareket halindeydik. Kolona yaşlanmış sırtımı bırakıp, dans edercesine bedenimi hareket ettirdi. "Nefesimi kesiyorsun," Akif Eymen'in nefesini kesen o kadın bendim. Halbuki bana nefesimi bahşeden oydu. Aldığım solukta verdiğim nefeste... Her anım onundu. Parmakları kalçalarımı kavradığında dudaklarımın arasından yükselen inleme salonda yankılandı. Kendimi camın pervazına yaslandığımda artık tamamen içimdeydi. Sırtım kavislendi, ardından davut heykeli yerle buluştu. O anı anımsamış olmalı ki bana döndüğünde dudakları kıvrılmıştı. Tepkisizliğimi korudum. Etrafı süzmeye devam ederken, konuşmaya başladı. "Neden ben dururken onun gibi bir adama gittiğini düşünüyorum," Sessizce her dediği kelimeyi zihnime kazıdım. "Benim gibi bir adam ve senin gibi bir kadın," bana döndü. "Mükemmel değildik." Bunu biliyordum. "Ama aşıktık," Evet, öyleydik diyemedim. "Aşk bizi bir arada tutuyordu Öz. Aşk, seks ve sorumsuzluklarımız." Çocukken yaptığı anımsayan yaşlı bir adamdı sanki karşımdaki. Bana doğru adımlıyor ama konuşmayı kesmiyordu. "Bu soru hep kafamı kurcaladı. Yetersizlik mi desem doyumsuzluk mu bilemiyorum. Benden sıkıldığın aşikardı," sesi alaycıydı. "Ama ihanet her şeyden önce gelir değil mi Öz? Aşkta bile." Gülümsedim. "İhanetin olmadığı yerde ihaneti göze sokan sendin Akif," Akif Eymen değil. Akif. Geniş omuzları olduğundan daha da büyük göründü gözüme. Aramızdaki birkaç adımlık mesafe kokusunu almama engel değildi. "İhanet vardı Öz. Hatta ortada o ihanetin kanıtı bile vardı," Elleri ceplerindeyken etrafa bakındı. "İhanetin benden saklıyor musun yoksa?" Bu dediğinde kahkaha artım. "İhanetim..." kelime karnımın kasılmasına neden oldu. Akif Eymen tekrardan koltuğa otururken, tavrı daha da rahat bir hal almıştı. "Öyle, senin ve Eliyas'ın ihaneti. Sizin bebeğiniz," Bizim bebeğimiz. Elim, boyumu aşan komodinin çekmecesinin kulpunda dolandı. "Nerede o? Yoksa başından mı savıyorsun çocuğunu." Cık cıkladı ayıplarcasına. "Senin gibi bir kadın... Nasıl olur da çocuğunu başından savar?" O kadar içler acısı bir durumdu ki... Ondan tiksinmedim. Kendimden nefret ettim. Ona bunları söylemeye izin verdiğim için. "Ortada çocuk falan yok Akif," omzumun üstünden sarsılan ifadesine bakındım. "Yeme beni Öz," hızla cevap verdi. "Ayaklarıma kapanıp, benden hamile olduğunu söylerken yalan söylediğini mi ima ediyorsun?" Kelimeler insanları yıka biliyordu. Şuan da olduğu gibi. Gülmek istedim ama beceremedim. "Yalan söylemedim Akif, ben yalan söylemem." "Hayır Öz, sen bana hep yalan söyledin." Komodinin kenarlarını sıkı sıkı tuttum. "Ben yalan söylemem. Akif, sadece saklarım. Sırlarla aram iyidir." "Şimdi de benden sözde çocuğumuzu mu saklıyorsun? Hadi göster bana onu. İhanetinin kanıtını," Çekmeceyi araladım. "Çocuk falan yok," "Öyle mi?" "Öyle." Çekmecenin en arkasındaki aile cüzdanını sıkı sıkı kavradım. "Sekizinci ay da düşük yaptım," kuruyan dudaklarımı usulca ıslattım. "Yani ortada ihanetin kanıtı diyebileceğin hiçbir şey yok." Bir süreliğine sessizleşti. "Peki ya o? Eliyas?" Elleri havalandı. "Madem ortada çocuk yok neden hala seninle?" Evlilik cüzdanını elimde sıkı sıkı tutarken, gülümsedim. Canını yakıp, ciğerlerini parçalamak istercesine. Har adımımda ona değil, zaferime doğru yürüyordum. "Eliyas..." ismi dudaklarımın arasından bir ninni gibi çıktı. "Benim kocam," Elimdeki aile cüzdanını önündeki masaya fırlattım. "Sen gittikten sonra çok şey değişti Akif, algılayamayacağın kadar çok." Sen gittikten sonra hayatım altüst oldu Senin yüzünden. Aile cüzdanına şaşkınlıkla bakarken kaşları çatıldı. Uzanıp elinde tuttu. Önce açmadı elinde evirip çevirdi. Sonra ilk sayfasını açıp birkaç sayfa çevirdi. Eliyas ve benim vesikalık fotoğrafım yan yana duruyordu. O fotoğrafı çekildikten üç gün sonra yıldırım nikahıyla evlenmiştik. Tamı tamına altı aylık hamileydim. Evlendikten iki ay sonra düşük yaptığımda bu evlilik bitmiş olsa bile, devam etti. Fotoğrafta yanaklarım olduğundan daha pembe ve tombuldu, yüzümde renk kalmamıştı ama dudaklarım inkar edercesine gülümsüyordu. Akif'in parmağı resmim üzerine gezinirken, gözleri ismime eklenen diğer soyada takıldı. Öz Hece Vahriç. Aile cüzdanını yere fırlatırken alevlenen gözleri harlanmıştı. "Evlendin yanı öyle mi?" Koltuktan hızla kalkıp, üstüme atlayacak gibi oldu. "Evet evlendim, ne sanıyordun? Siktir olup gittikten sonra seni bekleyeceğimi falan mı?" Bu dediğime sırıtarak gülümserken o öfke kusuyordu. "Beklemezsin zaten. İki gün ilgi görme geberirsin, seni tanıyorum Öz." Kendi kendine sayıkladı. "Seni senden daha iyi tanıyorum." "Demek öyle? Beni tanıyorsun?" Elimi göğsüme doğrultum kahkaha attım. "Sen her şeyi bildiğini sanan sikik herifin tekisin. Tamam mı? O kadar aptaldın ki beni terk ettiğinde ne olacağını hiç hesaba katmadın." Bir horozun göğsünü kabartarak gerinemsini anımsadım. Göğsüm kabarmış, kendimi öne atmıştım. "Ben Öz Hece'yim. Anladın mı? Erkeklerin altına almak için kurdurduğu, gününü gün eden istediği her şeyi elde edebilecek kadar güçlü birisiyim." Durdum. "Beni terk ettiğin beni düşünmedin ama o bebeği de mi düşünmedin? Sana söyleyeyim Eliyas düşündü, onun gibi daha nicesi o 'piçe' babalık etmek için karşımda durdu. Ama sen durmadın?" Kalbim ağrıyla sızladı. "Kendi bebeğini terk edip şimdi ahkâm kesmeye gelemezsin. O bebeğin babası sen olsan bile artık değilsin, o bebek şuan burada olsa bile onu öldürürdüm yine de senin onu görmene izin vermezdim." Hırsla konuşurken adeta yerimde duramıyordum. "Sen sadece beni terk etmedin, kendi çocuğunu da terk ettin. Ödlek orospu çocuğu anlıyor musun? Şimdi siktir git nereye gidiyorsan. Benden ve eşimden uzak dur. Anladın mı?" Elimde geçen bibloyu onu fırlatmadan önce sertçe ikaz etti. "Onu kırarsan burayı başına yıkarım." "Cidden gülünçsün. Ne oldu? Aniden anılarını koruyasın mı geldi?" Omuz silkti. "Söyleyeceğini söyledin. Bu burada bitmedi," kapıyı arkasından çarparken olduğun yerde dikildim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD