Uçak saatler sonra Çin’e indiğinde şehrin kirli havası boğazlarını yakmaya başladı. Acele ile çok fazla insana görünmeden taksiye bindiler ve en yakın tren istasyonunda gittiler. Maelyn hayatında Çin’de bulunmamıştı, onunla aynı yaşta olan Sam'in de daha önce hiç Çin'e gelmediğinden ve Çince bilmediğinden adı gibi emindi fakat Sam yolu biliyormuş ve yazan her tabelayı rahatça okuyormuş gibi rahattı. Bu Maelyn'e Hindistan'da iken garip gelmemişti sonuçta oradaki herkes yarım da olsa İngilizce konuşabiliyordu. Her gecen gün Maelyn'in içinde büyüyen kuşkuları ve endişeleri daha da büyümeye başladı. Tekrar düşüncelerin arasından Sam’in uyarısı ile kurtardı kendini “Hadi Maelyn! Bu günkü ilk ve son tren bu!” Maelyn düşünceleri arasında kaybolduğu sürede sandığından daha çok yol gitmişti, kendini birden kalabalığın arasında trene binerken buldu. “Hadi Maelyn beni takip et.” Maelyn tekrar Sam'in peşine takıldı trende boş bir yer bulduktan sonra oturdular. Yanlarında Çinli bir adam daha oturuyordu fakat kendi işine bakan bir tipti. “Doğru yöne gittiğimizi nereden biliyorsun Sam?” diye sordu Maelyn.
Sam; “Nasıl bildiğimi biliyorsun.”
Maelyn; “Ama onu Hindistan’dan beri hiç kullanmadın Sam.”
Sam; “Kullanmadım mı? Kullanmış olmalıyım.”
Maelyn; “Yolculuğun başından beri seninleyim Sam. Neyi ne zaman kullandığını ve hatta günde kaç kere nefes aldığını bilecek kadar yanındayım.”
Maelyn konuşurken bir yandan yanındaki adamın tepkilerini ölçüyordu.
Maelyn; “Lucifer ile olan dostluğun, bir kelime bile Çince bilmeden bizi buraya kadar getirmiş olman! Ve elbette şu kitap! Koca bir yalan! Sen duştayken onu biraz inceledim ve ne oldu dersin? Hiçbir şey! Evet senin elindeyken beni hipnoz eden kitap sen yokken hiç etki etmedi! Neden mi Sam? Çünkü sen bir Şeytansın veya öyle bir şey olduğundan artık adım gibi eminim!”
Maelyn tüm bunları söylerken Sam’in gözleri yavaşça siyahlaştı. Maelyn tam boğuluyormuş gibi hissettiği sırada yanındaki adam birden konuştu; “Doğrulandı!”
Ve Maelyn için her şey karardı, karanlığın içinden duyduğu sesler vardı. Bir sürü adama ve Sam'e ait olmayan sesler. Ve bir süre sonra onlar da yok oldu. Tekrar nefes almayı hissettiği zaman etraf hala karanlıktı. Farklı olarak noktalar şeklinde ışıklar görüyordu aynı zamanda boğazı ve dudakları kupkuruydu. Midesi de açlıktan yanıyordu. Saniyeler sonra kafasına çuval geçirilmiş bir vaziyette olduğunu anladı. Sesi bile çok kısılmıştı. İlk seslendiği kişi ise Sam oldu. Kısık sesi ile avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bulunduğu yerin diğer tarafından da Sam'in sesini duydu.
Sam; “Ben iyiyim Maelyn kendini yorma!”
Maelyn; “Neredeyiz Sam? Burası neresi?”
Sam; “İğrenç tütsü ve adak mumlarının kokusuna bakılırsa Vatikan...”
Maelyn; “Bu imkânsız Sam, sadece birkaç saat önce Çin’deydik...”
Sam; “Yanındaki adam ikimizi de bayıltmadan önce...”
Maelyn ; “Sam gözlerin...”
Sam; “Sabret Maelyn cevapların düşündüğünden de yakında.”
Sam’in bu sözlerinin üzerinden çok geçmeden birkaç adam geldi Maelyn ve Sam'i kollarından tutarak götürmeye başladılar. Maelyn her ne kadar debelense de adamlar onu sıkı sıkı tuttuğundan bu eyleminin hiçbir sonucu olmadı. Birkaç dakika sonra büyük bir kapının açıldığı duyuldu. Adamlar Maelyn ve Sam’i girişin biraz ilerisinde bıraktılar. Ayak sesleri uzaklaştıktan sonra yaşlı bir adamın titreyen sesi duyuldu; işte burada!
Adam önce Maelyn’in daha sonra da Sam'in kafasındaki siyah çuvalı çıkardı. Maelyn kafasını kaldırdı, hafifçe önünde volta atan adama baktı. Adam birden Maelyn'in kafasını sertçe yere doğru eğdi. “Bana bakabileceğini söyledim mi sana koruyucu!” Maelyn sinirli ve korkmuş bir vaziyette hızlıca nefes almaya başladı. Bu sırada arkada duran birkaç yaşlı adamında sesleri duyuldu; “Ona o kadar sert davranma sadece bir çocuk!” Ve ardından gülme sesleri geldi. Adam Maelyn'e arkasını dönmüşken Maelyn bir saniyeliğine adamlara baktı. Aralarından bir tanesini tanıyordu sadece, Vatikan baş rahibi idi.
“Tam seni kaybettik sanmışken!”
Adam Sam ile konuşuyordu. Sam kafası dik bir şekilde adama dik dik baktı. “Aksine! Ben de sizi bulmaya çalışıyordum! “
Adam; “Bizi bulmaya çalışmak mı? Hah! Eğer seni buraya getirmemiş olsaydık bunları hiç söylemeyecektin! “
Sam; “Kızın nasıl peder? Sence onu gömdüğün gün kadar huzurlu mu?”
Adam bir anda Sam'e doğru döndü ve okkalı bir tokat attı. Sam'in dudağı tokadın sertliğinden patladı. Arkadaki adamlar ise pederi alkışlamaya başladılar.
“Bunu hak etti!”
“Göster şuna!”
Adam Sam'e bir tokat daha attı.
Sam; “Diğer tarafta pederlerin yakınlarına ne yaptığımızı biliyorsun değil mi Peder? Ah evet! Biliyorsun! Önce cehennem tazılarına parçalatıp sonra onları kendimize alırız! Hiç ölmezler! Hiç yaşlanmazlar!”
Maelyn bu olanlara bir türlü şaşıramıyordu. O, Sam ile ilgili her şeyin başından beri yanlış olduğunun farkındaydı. Tıpkı o anda Sam'in simsiyah olmuş gözlerine bakarken ve kalınlaşmış kulak tırmalayan sesini dinlerken olduğu gibi. Aslında Maelyn başından beri haklıydı...
Peder Sam'in kızı hakkında konuşmasına daha fazla dayanamadı. Bir kadeh kutsal suyu Sam’in ağzını açtıktan sonra içine boşalttı.
“Vatikan şarabının tadına bak iblis!”
Sam bütün suyu ağzında biriktirip dudaklarını kapattı. Kafasını biraz eğerek pederin yüzüne baktı. Simsiyah gözleri pedere bakarken gülümsüyordu, ağzı tamamen doluyken konuşmaya başladı bu sefer, ses derinden ve netti.
“Çok çabuk tahrik oluyorsun peder! Günahların için şeytana yalvarmalısın!”
Bir saniye sonra Sam'in ağzının içi sanki alev yutmuş gibi parlamaya başladı. Işıktan Sam'in kafatası ve geri kalan tüm kemiksi yapılar belli oluyordu. Sam bir anda Maelyn’in yüzüne baktı, “Gözlerini kapat koruyucu.” Maelyn ne olduğunu bile anlamadı, istemsizce gözlerini kapattı. Sam bir anda ona korkulu gözler ile bakan pedere doğru döndürdü alev alev yanan yüzünü ve birden ağzındaki çamur gibi alevin yarısını pederin yüzüne tükürdü. Pederin yüzü saniyeler içinde erimeye başladı, koku ise mide bulandırıcıydı... Sam ağzında kalan alevin hepsini kelepçeli ellerine tükürdü. Kelepçeleri kopardıktan sonra üstünü inceledi “Şeytan tuzağı? İşe yaramaz!” kafasını Maelyn'e döndürdü ve gözlerinin hala kapalı olduğundan emin oldu.
Sonraki saniyelerde Maelyn'in duyduğu şeyler arasında diğer üç kişinin ve öğretmeninin parçalanan bedeninden gelen kemik sesleri, iç organlarının yerde yarattığı iğrenç yankı ve dinmek bilmeyen çığlıkları vardı. Yaklaşık beş dakika süren ve sonsuza kadar sürmüş gibi hissettiren bu işkenceden geriye kalanları Maelyn gözlerini dahi açmadan hissetti. Gözlerini açtığında ise her şeyi daha net gördü...
Karşısında ona sırtı dönük halde üstü baştan sona kan içinde duran Sam tıpkı vahşi bir köpek gibi hırlıyor ve nefes alıyordu. Mekân ise tıpkı Cornhill gazetelerinde yer almış o adamların cinayet mahalli gibiydi. Taştan oda baştan sona kan ve iç organlar ile kaplıydı. Ölen adamların suratlarından kopan parçalar hala kime ait olduğu anlaşılacak kadar büyüktü. Maelyn tutuk bir şekilde odayı izlerken ve olmuş olanlara şahit olurken Sam bir anda Maelyn'e doğru döndü, simsiyah gözleriyle ona doğru hızlıca yürümeye başladı. Maelyn'in önüne kadar geldi ve kafasının hizasına kadar eğilerek gözlerinin içine baktı. Maelyn korkudan tamamen terlemişti ve titriyordu. Maelyn Sam’in şeytan gözlerine bakarken ağzından iki kelime çıktı; Merhamet et...
Sam bir an Maelyn'in yüzüne daha da yaklaştı.
“Seninle işim henüz bitmedi!”
Sam bir anda Maelyn'in kelepçeli kollarını tutarak havaya kaldırdı, tam o sırada Maelyn kendini tamamen saldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sam Maelyn'in sol bileğini aniden ısırdı ve koca bir et parçası ile beraber ağzını çekti. Maelyn acı bir çığlık atarak ağlamaya ve yalvarmaya devam etti...
Sam, Maelyn'in bileğinden kopardığı parçayı ağzında biraz çiğnedikten sonra anlamsız kelimeler çıkarmaya başladı. Bir anda kırmızı bir kan bulutu Sam'in ağzından çıkarak sağ tarafındaki duvarın içinden geçti ve kayboldu. Aynı anda Sam Maelyn'i yere bıraktı, insan üstü bir güç ile sağındaki duvarı yıkarak içinden geçti ve onun ardındaki birkaç duvarı daha. Maelyn yerde kanlar içinde hem kan kaybedip hem ağlarken aradan dakikalar geçti. Sam bir anda yıktığı duvarın karanlığından elinde üç nesne ile belirdi...
Ve Sam teker teker nesneleri kullanmaya başladı. Her kullandığı nesne mükemmel bir ışık saçtıktan sonra parçalara ayrıldı ve yok oldu. Sonuncu nesne de yok olduktan sonra odada hiçte yabancı olmayan bir ses duyuldu. Gelen Lucifer idi...
“Benim sevgili oğlum!”
Sam; “Bana bunu demenden hiç hoşlanmıyorum baba.”
Lucifer; “Evet haklısın benim hatam! Benim sevgili köpegim!”
Sam’in iğrenç yüzü bir anda gülmeye başladı.
Lucifer; “Hadi! Hadi kutlayalım artık! Cehennemin yükselişini kutlayalım!”
Sam; “Taptaze bakire kanının yanında lime lime edilmiş papaz eti!”
Lucifer ve Sam'in iğrenç kahkahaları bir süre devam etti. Ve birden kahkahaları durdu. “Artık sıra kızda.” Sam Maelyn'i saçlarından sürükleyerek Lucifer'ın önüne kadar getirdi. Onu kollarından tutup havaya, Lucifer’ın göz hizasına kadar kaldırdı. Lucifer Maelyn'in yakasından tutarak kıyafetlerini parçaladı. Maelyn'in annesine ait olan kolye göz alıcı bir şekilde sallanıyor ve parlıyordu. “Şimdi en zor noktaya geldik... Nesnelerin en zoru ve en zarifi! Tıpkı o cadıya hediye ettiğim gün kadar parlak!” Lucifer yavaşça kolyeye uzanırken Maelyn de yavaşça gözlerini açtı. Yarı baygın sesiyle konuşmaya çalıştı.
“Sam'e ne yaptın?”
Lucifer; “Duydun mu Sam? Sana ne yaptığımı soruyor!”
Sam; “Göster ona, ona Sam’in ne yaptığını göster!”
Lucifer ellerini kolyeden çekerek Maelyn'in alnına götürdü, “Merak etme sadece birkaç saniye sürecek!”