Gözlerimi yumdum. Ellerimi daha önceki öpüşümdeki gibi saçlarının tutamları arasına çekinmeden daldırdım. Bu yaptığım tamamen içgüdüseldi. Çok güzel ve gür saçları vardı. Ne çok uzun ne çok kısa, gece kadar koyu yumuşacık saçlar...
Utanmıyordum. Nedense ondan utanamıyordum. Biraz önce dudaklarından dökülenler beni onunla yaşamak istediklerime dair cesaret verircesine sarhoş etmişti.
Öpüşme derinleştikçe koltukta yer değiştirdim. Nerdeyse onun kucağına çekiliyordum. Nefes almak ya da anlayamadığım bir sebepten yavaşça geri çekildi. Bense beni bırakmasını istemiyordum. İtiraz edecekken yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Hızlı gidersek söyle. Kendimi senin yanında durdurmakta zorlanıyorum ama seni hiçbir şeye zorlamak istemiyorum," dedi.
"Öyle mutluyum ki beni bir an bırakacaksın diye ödüm kopuyor. Ne olur bana artık soru sorma."
Cevabım ona teslimiyetimin yegâne anahtarıydı. Beklemedi. Başımı hafifçe eğdi ve dudaklarını tatlı bir biçimde dudaklarıma yapıştırarak beni öptü. Ellerimi omuzlarına kaydırdım. Ardından da sırtına indirerek parmaklarımla ona sıkıca tutundum. Ruhum, kalbim ve şimdiye kadar sahip olduğum her güzel şeyden daha parlak, ışıltılı ve güzeldi. Başka kimseyle buna benzer şeyler hissetmemiştim; o benim için hislerim için bir ilkti. Böyle hissettiğim için tam bir aptal olmalıydım ama kendimi durduramıyordum ve korkularım şu anın olağanüstülüğüne asla galip gelemezlerdi.
Beni altımızda uzanan koltuğa yatırmadan önce kulağıma, "Harikasın," diye fısıldadı. Dizini koltuğa dayayıp bir müddet bana tepeden baktı. Uzun boyu, geniş omuzlarıyla heybetli ve güçlü bir adamdı. Hipnotize olmuş bir halde ona bakarken mantıklı yanım bir an ortaya çıkarak ondaki bu kışkırtıcı değişikliğe sebep olan şeyin ne olduğunu merak etti. Bana hep mesafeli davrandıktan sonra bir anda tüm duvarlarını yıkmış, bir baraj gibi taşıp sel olmuştu. Ama ona sormadım; şu anda hiçbir şey beni sevmesinden daha önemli değildi çünkü.
Elini boynuma götürerek yavaşça üzerime eğildi ve beni tekrar öpmeye başladı. Tüketici, sahiplenen bir öpücük olmasının yanında her şeyini bana vermek istiyormuş gibi hırsla ateşlenmiş bir öpücüktü. Daha önce kimse beni böyle öpmemişti. Neden sonra geri çekildi ve buğulu, ihtiraslı gözleriyle bana baktı.
"Burada olmaz. Gel," diyerek elime uzandı. Parmaklarını, parmaklarımın arasından geçirince; bu hareketi öpüşünden daha anlamlı geldi. Beni sahiplendiğini biliyordum artık. Beni ayağa kaldırdığında titrek bacaklarımın üzerinde zor durur haldeydim.
Odası olduğunu düşündüğüm yere varana kadar sıkıca tuttuğu elimi bir an olsun bırakmadı. Birazdan olacaklar beni eskisi kadar korkutmasalar da içimde bir endişe filizlendi.
Beni kapının eşiğinden geçirdikten sonra etrafa bakma fırsatı vermeden, yüzümü elleriyle kavrayarak yüzüne bakmamı sağladı. Ve uzun uzun gözlerime baktı. Benden nerdeyse on santim belki biraz daha uzundu.
Bir ikilem yaşıyordu sanki içinde.
"Benim olduktan sonra senin için geri dönüş yok, Laila. Bunu anlamanı istiyorum. Gidemezsin, aklının estiği gibi davranamazsın. Benim hayatımı yaşamaya mecbursun. Benim olacaksın ve bundan sonra burada kalıp, hayatıma ortak olacaksın," derken bakışları keskin ve karanlıktı. İfadesi sertti.
"Benim kim olduğumu biliyor musun?" diye sordu, benim ona cevap vermediğimi görünce.
Sinirli gibiydi. Sözlerinin ne manaya geldiğini tam olarak kavrayamamıştım ama iş hayatında söz sahibi bir adam olduğunu biliyordum. Onun dışında kim olduğunu hakkında bir fikrim yoktu. Hayatını bilmiyordum ama benim için önemi de yoktu.
Ona yalan söyleyecek değildim. Başımı olumsuz anlamda yavaşça salladım.
Gözlerini sıkıca yumdu.
"Ama bir önemi yok. Seninle olmak istiyorum. Senin de beni istemeni istiyorum," diyebildim titrek sesimle.
"Ahh Laila. Seni nasıl istediğim hakkında hiç bir fikrin olamaz. Ama baştan söylemezsem kendimi adi biri gibi hissedeceğim. Benim hayatım hiç kolay değil; senin saf hayatının yakınından bile geçmeyen işler yapıyoruz," dedi. Bana itiraf ettiği şeyin üzerine sorular sorup daha derine inmeye korktum. Bahsettiği şeyin benim alışkın olmadığım, belki de hoşlanmayacağım bir şey olduğu tavrından, konuşma şeklinden anlaşılıyordu ama aklım o an ona soru sormayı reddediyordu. Sadece onun yanımda olacak olmasıyla ilgileniyordum.
"Beni korkutup kendinden vazgeçirmeye mi çalışıyorsun?" diye sordum gergince gülümseyerek. Ama o gülmedi.
"Ne yaptığımı bilmiyorum ama sana dürüst olmaya çalışıyorum. Sen benim ailem için bir yabancısın. Ama seni bırakamam, yapamam. Seni koruyacağımı bilmelisin ama sonrasında seni zorlamayacağım."
"Artık beni yatağına götürecek misin, peki?" deyince bu sefer o güzel, dolgun dudaklarında bir gülüş belirdi.
"Başımın seninle belada olduğunu biliyordum," dedi bu sefer o da gülerek. Bir de bana sor diyemedim. Tehlikeli olduğunu iddia eden bir adamın nazik ellerinde, güzel sözlerinde avunacak kadar yalnızdım. Her şeyiyle onu kabul edecek kadar saftım.
Beni yatağına sürüklemesine izin verdikten sonra kendimi tüm bu güzel anın akışa bıraktım. Üzerimdekileri çıkarışı, bunu yaparken yarı kapalı gözleriyle bana bakışı onun nasıl bir insan olduğunu önemsizleştiriyordu. Bu kadar güzel bir adam kötü biri olamazdı.
Tamamen çıplak kaldığımda sırtımın kıvrımlarında gezinen parmakları tatlı bir ürpertiyle sarsılmama neden oldu. Aldığım kesik kesik nefesler onun gözbebeklerinin daha fazla parlamasına sonrasında dudaklarını tenime bastırmasına sebep oldu. Çıplak tenim onun dokunuşlarıyla titriyordu.
"Laila, sevgilim..." derken tenime sıcak nefesini veriyordu. Bakışlarını yüzümde hissedince bana soru sorar gibi baktığını gördüm.
"Korunuyor musun?" diye sordu. Sorusuna ne cevap vereceğimi bir anlığına bilemedim ve kocaman açılmış gözlerle ona bakmaya başladım.
"Ben... şey... daha önce gerek görmedim..." dedim mırıldanarak. O benden daha şaşkın görünüyordu şimdi de.
"Gerek görmedin? Yani sen...?" diye sorarken kendini geri çekmişti bedenimden. Ne söylemeye çalıştığını anlamıştım ama bunun utancından daha da kızardığımı hissediyordum.
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı aşağı yukarı salladım.
"Laila, bu nasıl olabilir?" derken anladığı şeyin imkânsız bir şey olduğunu düşünür gibi suratıma bakıyordu. Afalladığını anlıyordum ama neden bakire olmam onu bu kadar şaşırtmıştı emin olamadım.
"Ben anlamamıştım. Ama sen nasıl bugüne kadar bu kadar saf kalabildin ki?" dedi kendi kendine konuşur gibi.
"Lütfen, Mario. İstiyorum. İlk defa seninle olmasını istiyorum," diye fısıldadım Gözleri tüm içtenliğiyle parlarken, dudakları yukarı doğru gerildi ve o harika gülümsemesiyle bana bakmaya başladı.
Sonra çekmecesine uzanıp biraz karıştırdıktan sonra aradığı şeyi buldu.
Beni bekletmek gibi bir niyeti olmadığını anlamam çok zaman almadı. O da üstündekilerden kurtulurken bir an bile bana bakmayı kesmedi.
Bedenim yatağının tam ortasındaydı. Başımı geriye atarak ensemden şefkatle ama sıkıca tutuyordu. Diğer eliyle yanağımı okşadı. Biraz öncekine nazaran daha yavaş ama yine aynı ihtiraslı hareketlerle ellerini bedenimde gezdirmeye başladı. Güçlü elleriyle vücudumu kuşatmış beni yine o güçlü bedeninin altında tatlı esiri yapmıştı.
Ellerim saçlarında, omuzlarında, dokunabildiğim her yerinde beceriksizce gezinirken sadece içimden geldiği gibi davranıyordum. Daha önce hiçbir erkekle birlikte olmamıştım ama onun bana yaptıkları, onunla şu anda yapıyor olduklarımız çok doğal geliyordu.
Vücutlarımız onun serin, ipek çarşafları üzerinde bir olurken adımı defalarca tekrarlamasını dinledim. Sessiz gecede benim inlemelerime karışan onun zevk seslerinin beni daha çok tahrik etmesine izin verdim.
Bundan sonra hayatımda biri vardı; beni koruyacak ve hayatında tutacaktı. Şimdilik bu bile bana yeterdi.
Onunla nereye savrulduğumuzu bilemesem de onun kolları arasında huzurlu bir uykuya daldım.