Mario

1016 Words
Franke az ileride oturan bir kaç öğrencinin bize merakla bakmasına sebep olacak kadar yüksek sesle "İnanamıyorum!" diye haykırdı. "Sakin ol," diye kıkırdayarak onu tuhaf davranmaması için uyardım. Yanaklarım anında al al olmuşlardı. "Sen bana az önce Mario'yla öpüştüğünü mü söyledin? Tanrım, Laila! Bu harika hatta müthiş bir şey. Senin için bile!" Oturduğum yerde genişçe sırıtıyordum. Bu konuşmayı onunla yapıp yapmama konusunda ilk başta çok bocalamıştım ama şu anda verdiği tepkiye bakılırsa iyi ki konuşmuşum diyordum. En yakın arkadaşımın beni her zaman anlayacağını hatta şimdi olduğu gibi coşkuyla beni destekleyeceğini biliyordum. "Harika hissettirdi ama şu anda hissettiklerim daha da güzel," derken ne kadar utansam da itiraf ettim. "Yine de çok korkuyorum," dedim ellerimle yanan yanaklarımı sararak serinletmek ümidiyle. "Saçmalama ne korkması! Neden korkuyorsun? Ondan mı? Adamın o gece sana nasıl baktığını hatırlamasam... Tanrı'm! Resmen ben ermiştim o bakışlarla. Seni tahmin bile edemiyorum. Bir de o adamın seni öptüğünü düşünüyorum da... Ahh! Korkma tatlım, sadece anı yaşamaya bak!" diyerek en son hayat sloganını benimle paylaştı. "Hem düşündüm de senin şu ufak problemini kökünden çözecek harika bir erkek," dedi gözünü imayla kırparak. "Franke! Kes sesini!" diye cırladım. Bahsetmiş olduğu konu aklıma geliyordu ama buna hazır olup olmadığımdan bile hala emin değildim. Yani olacaksa onunla olmalıydı ama sadece düşüncesi bile midemde taklalar atan bir yaratığın varlığını engellemiyordu. "Herhalde sonsuza kadar yeni yetmeler gibi öpüşüp koklaşmayacaksınız, değil mi?" diye kahkahalar atarak gülmeye başlayınca, "Tamam yeter ama!" diyerek onu susturmaya çalıştım. "Tamam, sustum ama yani aklına takılan bir şey varsa öyle merak ettiğin falan bana sorabilirsin ya da neyse boş ver bence Mario bu konuda ne yapılacağını gayet iyi biliyordur, yani anlarsın ya," derken elini sıcaklamış gibi yüzünü yellemek için sallamaya başladı. "İyice cıvıdın! Sana yeter dedim," diye kızgın görünmeye çabaladım. Ama dediği gibi Mario'nun bu konuda bilgi ve becerisi çok olmalıydı. O anda tuhaf bir biçimde kıskançlık hissettim. Mantıksızca hem de.. "Pekala, artık ev arkadaşım değil misin peki? Yani onunla mı yaşayacaksın?" derken biraz daha ciddi görünüyordu ama bu konu onu eğlendiriyormuş gibi gözleri parlıyordu. "Tabi ki hayır. Sadece geçen gün işten çok geç çıkmıştım ve biraz şeydim; yani kötüydüm. Hasta gibiydim yani; o da beni yalnız bırakmak istemediğini söyledi ve beni evine götürdü." "Evine götürdü; biraz kötüydün... Hımmm?" Bana kötü kötü yalan söyleme der gibi bakıyordu.. "Tamam kabul ediyorum, biraz ani ve saçma gibi görünüyor ama kötü bir niyetle yapmadı. Gerçekten kötüydüm. Uyuyakalmışım işte. Yani sonunda öpüşmüş olabiliriz ama neyse işte öyle... Offf!" diye konuşmayı sonlandırdım. "Tamam canım, sen yetişkin birisin. Bana açıklama yapmana gerek yok sadece eğer onun yanına taşınacaksan yani önceden bileyim istedim," dedi kıkırtısını zorla bastırarak. Bu konuşmada eksik olan kısımlar vardı ama ona geçen gün yaşananları olduğu gibi anlatırsam tıpkı Mario'nun dediği gibi Franke'yi endişelendirecektim. Bunun olmasındansa onun beni korumasına izin verecektim. Hatta çocuklar gibi arsızca bunu talep edecektim. Onun yanında kendimi gergin hissetsem de dün gece yaşananlardan sonra ona karşı hissettiklerimde daha büyük bir değişim olmuştu. Ona hayrandım. Bunu Franke'ye itiraf ederken de hiç olmadığım kadar iyi ve canlı hissediyordum. ∞ O günün sonunda Mario'nun evine korumaları tarafından bırakıldıktan sonra kendimle ve iç sesimle geçireceğim önümde birkaç saatim vardı. Evin salonda yere kadar uzanan camlarından ayaklarımın altında uzanan lüks semti incelerken kendime de böyle uzaktan bakabilmeyi diledim. Mario'nun itirafı beni bulutların üzerine çıkmış, uzunca bir sürede inecek gibi görünmüyordum. Sabah biraz mesafeliydi ama genel tavrı sanki hep böyleydi. O yüzden aldırmamıştım. Dekan'ın yanında beni sahiplenişi, saçma sa olsa hesap soruşu bile hoşuma gitmişti ama ona Dekan'ın bana evlilik teklifinde bulunduğunu söyleyemezdim. Aklımın dünle ve tüm bu olanlarla ilgili düşüncelerde özgürce dolaşmasına izin verdim. Gianni denen tehlikeyi bile düşünmüyordum. Hiç bir şeyin önemi kalmamış gibiydi. Aşk denen sanrı beni korkutuyordu; saf kalbimi ama bu hayatta bana doğruyu, yanlışı gösterecek tek oymuş gibi geliyordu. Annemin ölümüyle griye boyanan dünyamı, varlığıyla renklendirmeyi başarmıştı. Endişe ve yalnızlıkla geçen günlerimi, huzur ve arzuyla tepetaklak etmişti. Daha birkaç gün öncesine kadar sıradan bir genç kızdım. Ama şimdi çok yakışıklı, güçlü ve bir o kadar da ihtiraslı bir adam tarafından arzulanan bir kadındım. Bu çok yeni ve farklıydı. Daha önceki sevgililerim gibi çocuk değildi. Bir yandan beni korkuturken diğer bir yandan da yanan korlara basacak kadar kendimi cesur hissettiriyordu. İçim geçip onun kanepesinde uyuyakaldığımda -bu durum artık bu neredeyse bir alışkanlık halini almıştı- akşam güneşi odayı dolduruyordu ve onun ayak seslerine uyandım. Yanıma yaklaşırken onu tanıdığım şu kadarcık zamana göre daha tasasız ve genç göründü gözüme. Hem daha kaç yaşındaydı ki? Ona bunu ilk fırsatta sormalıydım. Omuzlarında yaşına göre taşıdığı daha ağır bir yük varmış gibi görünüyordu ama yine de otuzlarında bile olmamalıydı. "Seni evimde görmeye çok çabuk alışacağım," diye fısıldadı yanıma vardığında. Sanırım kalbim eriyerek pahalı, deri koltuğundan yerdeki karolara damlıyordu. Ona sadece gülümseyebildim. Yanıma oturdu ve bana sanki yıllardır görmediği, hasret çektiği biriymişimcesine bakıyordu. Uzanıp yanağımı elinin tersiyle usulca okşadı. "Nereye baksam seni görüyorum... Gülüşünü, hüzünlü güzel gözlerini, güzelliğini... Neyi aradığımı bilmeden, bir ömür boyu aslında seni arayıp bir anda o kafede yanımda bulmak... Senin o güzel, buğulu gözlerini kafenin camına yansıyan aksinde gördüğümde hissettiklerimi anlatamam... Ah Laila, o kadar bencilim ki seni bir an olsun yanımdan ayırmak istemiyorum. Seninle olmak o kadar farklı hissettiriyor ki," dedi. Onun dudaklarından bunları duymak gerçeklikten bir an hayal dünyası denen o büyülü diyarın kapısından içeri süzülmek gibiydi. Gerçeklik yanımdaydı, o yanımda oturuyordu ve bana ilan-ı aşk ediyordu. Hayal olansa bunun gerçek olmayacak kadar sıradışı olmasıydı. Utanarak başımı hafifçe eğdim. Ona bakamıyordum. Gözlerim dolu doluydu. Tıpkı bir çocuk gibi göründüğümü biliyordum ama kendimi engelleyemiyordum. Boğuk bir sesle, "Ben de farklı değilim," diyebildim. Yüzüme dökülen bir tutam saçı uzanarak, arkaya attı. "Bana bak, lütfen," dedi yumuşacık sesiyle. Bu sefer ona karşı gelemedim ve nihayet başımı kaldırıp ona bakma cesaretini gösterdiğimde, bana hayranmışçasına bakan parlak gözlerini gördüm. O anda ona olabileceğim en fazla şekilde aşık oldum. Beni öpmeden hemen önce, "Seni bırakmayacağım," diye söz verdi. Beni öpecekti. Oyuncak bebekmişim gibi ellerinde fazla sıkarsa kırılacak camdan bir eşyaymışımcasına yavaş ve özenli hareket ediyordu. Bense tüm tutkusunu göstermesini istiyordum. Bu yüzden de öpücüğüne daha bir arzuyla karşılık verdim. Sevdiklerimi teker teker kaybedişimi düşündüm. Verilen sözlerin içinin ne kadar boş olduğunu bilecek kadar çok deneyimim olmuştu. Yine de kendimi kandırma lüksüm olmalıydı. En azından onun yanında kendime izin vermeliydim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD