İtirafı

1864 Words
O gün ne eve ne de okula gitmeme izin vermişti, Mario. Beni ailesinin evinden ofisi olduğunu söylediği bir binaya götürmesine mecburen izin vermiştim. Onun peşine takılmaktan başka da bir çarem yoktu. Ama gün boyu onunla değil boş ama oldukça şık bir odada canım sıkıla sıkıla tek başıma oturmuştum. Arada odaya birileri giriyor; bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyor sonra da fazla konuşmadan geri çıkıp gidiyorlardı. Gün boyu getirilen atıştırmalıkları ucundan tırtıklıyor ama gerginlikten mideme doğru düzgün bir şey sokamıyordum. Mario saatler sonra yanıma geldiğinde rahatsız bir uykunun kollarındaydım. Gözlerimi açar açmaz onun yorgun gözleri ile karşılaşıp bir anda nerede olduğumu unutup afalladım ve uzandığım geniş koltuktan zorlukla doğrulmaya çabaladım. Telaşlanmıştım. İçim geçtiği için sızıp kaldığım koltuğun yanında gözlerini dikmiş bana bakıyordu. O kadar farklı bir bakıştı ki o an ne gözlerimi ondan kaçırabiliyor ne de bir yere kımıldayabiliyordum. "Laila..." Aramızda süren sessizliği delen sesiyle gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalıştım ve hemen toparlanıp ayağa kalktım. "Bunca saat seni yalnız bıraktığım için üzgünüm ama önemli birkaç işim vardı. İyi misin? Çok sıkıldın mı?" diye sordu ilgiyle. "Biraz sıkıldığımı söyleyebilirim. Boş durmaya pek alışkın değilim. Ama bir süre sonra uyuyakalmışım zaten," dedim utanarak. Bu sefer de, "Dün gece iyi uyuyamadın mı?" diye sordu yine gözlerini yüzüme dikerek. "Uyudum ama." Omuzlarımı silktim. Pek rahat bir uyku olmadığını hemen anladı. "Anlıyorum. Öncelikle gidip seninle şöyle güzel bir akşam yemeği yiyelim. Sonra da yatıp dinlenirsin," dedi sanki çok olağan bir şey yapacakmışız gibi. Evet, yemek yemek olağandı ama ikimizin birlikte yani baş başa bir yemek yemesi aklımı karıştırmıştı. Bana gösterdiği ilginin yoğunluğu beni ikinci bir ten gibi sarıp sarmalıyor bir yandan da tenimin cayır cayır yanmasına neden oluyordu. Çekim kuvveti beni ona sıkıca bağlamıştı ki yanından ayrılamıyordum. O da bir yere gitmeme izin vermeyecekmiş gibiydi. Onun yanında olmak heyecan verici ama aynı zamanda da benim için tehlikeliydi. "Gerek yok, bence. Hem ben eve gitmek istiyorum artık. Sadece bunu söylemek için sizi beklemek istemiştim," diyebildim. "Hayır!" dedi bir anda gerginleşecek. "Gitmeliyim," dedim ondan uzaklaşmak için bir adım atarak. "Hayır dedim, Laila!" diye çıkıştı. "Ama?" Şaşkınlıkla bakışlarımı aşağı indirdiğim anda yanıma kadar sokuldu. "Laila, anlamamakta ısrar ediyorsun. Bu adam tehlikeli ve..." Konuşmak istiyor da susmak zorundaymış gibi kaşlarını çatmış öylece bana bakıyordu. Neden sonra konuşmaya karar vererek, "Dün gece, iş yerlerimizden birinde yangın çıktı. Kundaklama olduğunu düşünüyorlar. Hatta Gianni'nin yaptırdığından nerdeyse eminiz. Şimdi senden istediğim sadece sakin kalıp bana biraz güvenmen." Ağzım açık kalmış anlattıklarını idrak etmeye çalışıyordum. Bu adam dediği kadar gözünü karartmış mıydı mı yani? "Sırf benim yüzümden başınız belaya giriyor," dedim utanarak. Kızgınlıkla kaşları çatıldı. "Bununla ilgili tek bir laf daha etmeni istemiyorum. Bu adamla zaten hiçbir zaman dost olmadık aksine hep bir açığımızı yakalamak için fırsat kolluyordu. O yüzden bu biraz da benim yüzümden senin başına geldi. Beni kışkırtmak için seni kullanmaya çalışıyor ama buna izin vermeyeceğim," dedi. Ne söyleyeceğimi ne yapacağımı işin doğrusu nereye gidebileceğimi bilmiyordum. "Bak Laila, defalarca seni koruyacağımı söyledim ve koruyacağım da. Ne pahasına olursa olsun bu değişmeyecek. Eve gitmek istemeni anlıyorum ama bu hiç güvenli değil." "Off!" diye sıkıntıyla iç çektim. "Peki ya Franke? O ne olacak? O tehlikede değil mi?" "Onun için endişelenme. Evinizi gözleyen birkaç tane adamım var," dedi. Söylediğini kabul etmekten başka bir şansımın olmadığını biliyordum. "Pekala, dediğiniz gibi olsun. Ama nereye gideceğiz?" "Evime." "Evine mi? Olmaz," diye itiraz ettim. Yarı gülümser yüzü ve meraklı bir duruşla, "O nedenmiş?" diye sordu. "Yani uygun mu sizce? Ev yerine bir otelde falan kalsam?" "Otele her gün elini kolunu sallayarak bir sürü insan giriyor. Güvenli değil ama evim çok iyi korunuyor. Sen seç, ya ailemin evi ya da benimki." Hiç düşünmeden, "Senin evin!" diye cevap verince bu sefer de sesli şekilde güldü. "Bana hiç öyle bakma. Üvey annenin düşmanca tavrından sonra onu bir daha görmek isteyeceğimi sanmıyorum," diyebildim kızararak. "Bundan sonra pek fazla karşılaşmamanızı sağlarım," demekle yetindi yine gülümseyerek. Benimle eğlenir gibi bir hali vardı. "Ama eve uğrasak önce. Üzerimi değiştirmem gerekiyor. Yanıma da kıyafet almam lazım. Ayrıca Franke'ye olanları anlatmam gerek," derken üzerimdeki artık buruş buruş olmuş kıyafetlere bakıyordum. "Kıyafet için eve uğramana gerek yok, onu hallederiz. Diğer yandan da Franke'ye olanları anlatırsan onu endişelendirmekten başka bir şey yapmış olmazsın. Ben bu işi en kısa sürede halledeceğim. Bana güven." Franke konusunda haklıydı ama ondan bu olanları, eve neden gitmediğimi ne zamana kadar saklayabilirdim emin olamıyordum. "Hadi artık, çıkalım," diyerek beni belirsiz düşüncelerimden sıyırdı ve odadan çıkmam için kapının yanında beklemeye başladı.                              ∞ Onun evim dediği yer saray yavrusundan biraz belki azıcık daha ufaktı. Onunla ve zenginliğiyle ilgili her bir yeni gün öğrendiklerim gözümü fazlasıyla korkutsa da bunu gözüme sokmadan ve beni rahatsız hissettirmeden yapıyordu. Beni evin misafir odalarından birine yerleştirirken odada biraz fazla oyalanır gibi içeride turluyordu. Ben de dikilmiş gergince onu izliyordum. "Kendini rahat hissetmeni istiyorum. Gergin durmandan hoşlanmıyorum." "Gerginim çünkü sizi evinizde kalacak kadar iyi tanımıyorum," diye itiraf ediverdim. "Bana güvenmiyor musun?" diye sordu kaşlarını alınmış gibi çatarak. Elleri cebinde dimdik karşımda dururken korkutucu derecede etkileyici görünüyordu. "Bana Mario demeni istediğimi de söylemiştim. Ben senin patronun değilim, artık." Bu bir ileri bir geri tavrının sinirlerimi bozduğunu söylemek istiyordum. Asıl beni geren şeyin kaynağını ona açıklamak isterken bir an kendimi kaybedip, "Bu yaptıklarınız benimle ilgili bile değil," dedim gergin bir şekilde. "Beni yalnızca birilerine bir şeyler kanıtlamak için koruyorsun. Ailene de sevgili olduğumuz yalanını söylemene gerek yoktu," dedim. "Yanılıyorsun!" diye söylendi. Ama öfkeli değil, daha çok bana bir şeyleri kanıtlama ihtiyacıyla çaresiz gibiydi. "Anlamıyorum. Ne demek istiyorsun?" diye sordum ama sanki beklediğim ve o çok istediğim cevabı verecek olması beni korkutmuştu. "Seni kafede gördüğüm o ilk andan beri aklımdan çıkaramıyorum, Laila! Seninle aramızdakilerin böyle  gelişmesini hayal etmemiştim ama şu anda yanımdasın ve bunun bir zorunluluk değil kendi isteğinle olmasını isterdim." Sesi hiç olmadığı kadar kısık ve boğuktu. Onun bu sahiplenici sözleri üzerine gözlerim kocaman açıldılar. Göğsümde başlayan sıcaklık yukarılara yanaklarıma dek ulaştı. Şaşkındım; dilim tutulmuştu. Beni istediğini itiraf ediyordu; hem de o kadar laftan sonra. "Ama bana o gün bakmamıştın bile, hem dün gece söylediklerin..." diye başımı ona inanmıyormuş gibi sallayarak itiraz ettim. "Yanılıyorsun. Sadece bana ait olduğunu bildiğim için seni izliyordum ama senin uğruna kanıtlamam gereken birkaç adam olduğunu bilmeden önce her şey daha iyiydi." Giderek bana yaklaşmaya başladı. Adımları ayakucuma gelene kadar son bulmadı. Artık birbirimize tehlikeli derecede yakındık. Bana doğru uzanıp başparmağıyla altdudağımı okşamaktan çekinmedi ve ben de buna izin verecek kadar dokunuşunun özlemini çekiyordum. "Seni koruyacağımı söylerken bunu sırf sana duyduğum zaaftan yapacağım," dedi. Şefkatli bir dokunuşun altında elinin tersiyle yanağımı okşadı. "Senden başka bir şeyin arayışında değilim. Sen her şeyinle bana uygunsun. Endişelenme, bu her ikimizi de mutlu edecek." Sözleri göğsüne bıçak saplanmış gibi bir his yaratmıştı. Derin bir yara açtı ama kanamıyordu sadece benim coşkuyla onun seline kapılmama neden oluyordu. Ayakucunda yükselip ona daha da yaklaşırken gözlerinde arzu dolu bir ifade belirdiğini gördüm. Dayanamayacaktım. Kedi fare oyunu oynamak için fazla gergin ve kendime yabancıydım. Ama yapılacak en cesur hareketi yaparak ellerimi onun saçlarının arasına kaydırdım. Kollarımı onun boynuna dolayıp nefes nefese kalmış halde gözlerinin içine bakarken kendime hiç olmadığım kadar güveniyordum. Beni bu hale sokmayı nasıl başarıyordu? Önce sözleriyle şimdi de dokunuşuyla... Dudaklarının dudaklarıma bir anlığına dokunmasıyla zevkle inledi. "Mario, ben..." derken sesimin hafifçe titremesine engel olamadım. Fısıltım amacı saptırılmış bir yakarıştı. Sonra dudaklarını benimkilere daha da bastırdı. Geri çekildiğinde gözleri kısa öpüşmemizin verdiği zevkle buğulanmış görünüyordu. Ona karşı zayıflığımı belli ederek ellerimi yüzünün iki yanına koydum, tenine dokunmak harika hissettirdi. Bunu sürekli yapıyormuş gibi çekinmeden hareket ediyordum. Telaşsız ve nazik bir biçimde dokunuyordum. Tıpkı onun da bana yaptığı gibi. Dudaklarını yeniden benimkilere yaklaştırdı ama temas kurmadan hemen önce bekledi. "Seni geriyor muyum?" diye sordu. Bedenime daha da yaklaşırken dudakları tenime değecek gibi oldu. Acelesi yokmuş gibi sanki ortadan kaybolacakmışım gibi karşısında olduğumdan emin olmak ister gibi bakıyordu. "Hayır." Ve bu doğruydu. Korkmuyordum. Sadece çok heyecanlıydım. En sonunda ağzını tenime değdirdi, dudakları çenemden hassas boynuma doğru okşayarak geçiyordu. Ilık nefesi tenimde, elleri belimdeydi. "Titriyorsun?" diye sorarcasına sarf ettiği cümleye dek kendimde değildim. "Bu an için ne kadar beklediğimi biliyor musun?" "Ne kadar?" diye zor da olsa sormayı başardım. "Seni hep beklemişim gibi bir his bu, Laila." Benim bildiğim o sıradan dünyanın üzerindeki en şoke edici kelimelerin dile getirilmesinin hemen ardından gözlerimi zevkle kapadım. Nefes alırken boğazından yükselen kelimeleri  kulağa hiç alışık olmadığım şekilde şehvetli geliyordu. Elleri kalçama hiç çekinmeden kaydı ve elleri oldukları yerde oyalanırken kendimi hiç hissetmediğim bir biçimde kadınsı hissettim. Ona izin veriyordum çünkü buna ihtiyacım varmış gibi geliyordu. Kendini bir an sonra geri çekerek gözlerini kapattı ve "Şimdi gitmezsem hiç gidemeyeceğim," dedi zorlanarak. Gitmesini istemiyordum ama sustum. "Şimdi uyumaya çalış," dedikten hemen sonra beni odada yalnız başıma öylece sersemlemiş bir vaziyette bıraktı.    ∞ Ertesi sabah okulumun kapısından içeri girer girmez Dekan'la karşılaşmak herhalde bir tek benim başıma gelebilirdi. "Laila, seni çok merak ettim. Dün telefonuna niye cevap vermedin?" diye sorarken bakışları bir benim bir de yanımda duran Mario'nun üzerinde gidip geliyordu. Dün gece olanlardan sonra bu sabah birbirimize karşı daha rahattık ama benimle elimi tutmak dışında herhangi bir temasta bulunmamıştı. Benim giymem için bir sürü kıyafet aldırmış olmasına itirazlarım karşısında da tepkisiz kalıp, benim için az bile olduğunu söylemişti. En azından o pis ve buruşuk kıyafetlerden kurtulduğuma sevinmiştim ama hayatımda ilk defa bu denli pahalı şeyler giyiyordum. Sabah kahvaltıdan sonra da okula gitmek için ısrar etmeme dayanamamış sonunda bir dolu koruma ordusuyla okula gelmiştik. Dekan'ın bu biraz sert biraz da konumunun üstündeki ilgili çıkışı Mario'nun dikkatinden kaçmamışyı. Dekan, "Siz kimsiniz?" diye sordu bu sefer de Mario'yu kastederek benim ağzımda gevelemeye çalıştığım cevaba aldırmadan. Mario delici bakışlarını Dekan'ın yüzüne gezdirip tereddüt dahi etmeden, "Mario Rossino," deyince, Dekan'ın ilk tepkisi gözlerini  kırpıştırmak oldu. Sanki ayaklarından önce ruhu çekilmiş gibi geriye doğru bir adım attı. Toparlanması fazla sürmedi ama. "Siz Laila'nın patronusunuz," dedi imayla üzerine bastırarak. Burada ne işin var gibi çıkmıştı ağzından kelimeler. Mario sahiplenici bir tavırla bana daha çok sokuldu ve "Hayır, patronu değilim," deyip, kafasını bana çevirdi ve başını yana eğdi. "Peki siz kimsiniz?" "Dekan Delongh." Onun kim olduğunu öğrendiğinde ilk önce tepkisiz kalan Mario sonradan sıkılmış bir şekilde, "Benim gitmem gerekiyor, Laila," dedi ve  bu gergin konuşmayı daha fazla uzatmak istemediğini anladım. Soru sorar gibi bana bakan Dekan'dan bakışlarımı kaçırarak, "Derse geç kalıyorum," diyebildim. Mario Dekan'a hala niye yanımızda duruyorsun bakışıyla bakıyordu. Fazlalık gibi kendini hissetmeyeceğinden emin olduğum adamın yine de bu bakışı görmezden gelemeyeceğini anlamıştım. Mario her ne kadar ondan yaşça çok genç olsa da tavrı, duruşu hem ondan çekinmeyi hem de ona saygı duymayı gerektiriyordu. "Derste görüşürüz, Laila," deyip yanımızdan uzaklaşmaya hazırlanan Dekan'a sadece başımı salladım. "Sen ve o adam yani Dekan aranızda bir şey mi var?" diye sordu gözlerini tehditkar şekilde açarak. Tek ayağını öne atmış üzerime fazlaca eğilmişti. Karanlık ve keskin gözlerle bana doğru dimdik bakıyordu. "Hayır," diye itiraz ederken istemsizce suratımı buruşturmuştum. "Peki, o zaman, senin sadece hocan olan bir adam sana nasıl bu şekilde hesap sorabiliyor?" diye sordu bu sefer de öfkelendiğini bildiren ses tonuyla. Ona ne demem gerektiğine bir an evvel karar vermem gerekiyordu. "Sadece öğrencileriyle her zaman fazla ilgilidir. Bu hafta sonu da bir gösteri için elemeler var ve çok sıkı çalışmamızı istiyor," dedim gözlerine suçlu gibi bakarak. Neden ona karşı bu denli bir savunma yapıyordum, emin değildim. Kabaca, "İyi," demekle yetindi ve gitmek zorunda kaldığını tekrar ederek beni kapıdan koruma ve şoför olmadan çıkmamam konusunda bir kez daha uyardı. O gitmişti ama aklım da ruhum da onunla beraber sanki kapıdan çıkıp gitmişlerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD