Gün belki diğer herkes için güzel başlamış olabilirdi ama benim için büyük bir belirsizlikle doğmuştu güneş. Hava mükemmeldi, mavi tondaki gökyüzü yumuşacık bulutların şefkatiyle sarmalanmış gibiydi. Güneş tüm doğanın üzerine ışıltısını saçıyordu. Ama ben o ışıltıdan çok uzaktım. Dün akşam olanlardan dolayı uyuyamamış; bu yüzden de şiş ve biraz da altları morarmış gözlerimle banyodaki aynanın önünden geçerken gözlerimi sıkıca kapatma gereği duymuştum.
Huzursuz uykumun sorumluluğunu bilmediğim bir evde farklı bir yatakta yatmış olmama bağlasam da birazdan kahvaltı için aşağıya inmemin beklendiğini söyleyen genç bir yardımcının odanın ayrılmasıyla içimde kaynayan endişeyi bir türlü yatıştıramıyordum. Tanımadığım insanların evinde misafir olarak kalmıştım ve onlara söyleyecek tek bir şeyim bile yoktu. Neden burada olduğumu açıklamak bile istemiyordum.
Odanın kapısını açarak dün gece giydiğim buruşuk iş kıyafetlerimle dışarı çıktım. Evin içinden o kadar kişi yaşadığı halde hiç ses gelmemesi enteresandı.
Aşağıya inmeye hazırlanırken merdivenlerin başında tereddüt edince, "Kahvaltı yemek salonunda on dakika içinde hazır olacak, Laila," diyen Isabel'in sesiyle olduğum yerde hemen arkamı döndüm ve ona "Günaydın," dedim. Bana göz kırptı. Hemen koşup yanıma geldi.
"Nasıl, rahat edebildin mi? Keşke sana yatarken giyecek bir şeyler verseydim," dedi beni incelerken.
"Önemli değil yani zaten genelde uyurken pijama giymem," dedim. Sonra da yaptığım açıklamanın saçmalığıyla gülüverdim.
O da benimle aynı tepkiyi vermişti ve aklına gelen bir şeyle daha da munzur bir gülümseme aldı yerini. Utanarak, kıpkırmızı oldum. Kim bilir abisiyle aramda ne olduğunu düşünüyordu?
"Biraz önce Mario aradı. Birazdan o da burada olacakmış. Seni ana kurda yem etmek istemedi anlaşılan," dedi gözlerini devirerek.
"Ana kurt mu?" diye sordum şaşkınca.
Yine gülmeye başladı ve fısıltıyla, "Cici annem," diyerek elini dramatik bir şekilde göğüs kafesine doğru götürdü.
"Bazen acımasızlaşır da. Baş etmesi zor biri," deyiverdi.
Aşağıya konuşa konuşa indik. Gayet samimi ve sıcakkanlı biriydi. Onu şimdiden sevmiştim. Kardeş olmalarına rağmen Mario'nun soğuk ve mesafeli tavrına sahip değildi.
Kahvaltı salonu dediği devasa odaya gelince masanın görüntüsüne takılı kaldım. Benim bir ayda zorlukla yiyebileceğim yiyecekler sadece tek bir öğün için masanın üzerine yerleştirilmişti.
Sonra arkamda bir ses duyunca istemeden de olsa irkildim.
"Isabel! Arkadaşını mı davet etmiştin?" diye sorarak yanımıza gelen 30'lu yaşlarının ortalarında görünen uzun boylu, çok güzel kadına hayranlıkla bakakaldım. Bir moda dergisi çekiminden fırlamış gibi şık giyinmişti ve ona yakışan doğal bir makyaj yapmıştı. Bir an üstümdeki kıyafetten ve dağınık halimden utandım.
"Hayır, Fiona. Laila, Mario'nun arkadaşı."
Kadın, "Mairo mu?" diye sorarken kaşları hiç de doğal olmayan bir biçimde havalandı.
"Emin misin?" diye sordu alay ederek. Hala ilgiyle beni incelemeye devam ediyordu.
Onun bu tavrı karşısında, "Anlayamadım," dedim bir anda sinirlenerek.
Fiona kocaman açtığı gözleriyle bana cevap verecekken konuşmasını bastıran ses Mario'nunki oldu.
"Günaydın. Neden ayakta dikiliyorsunuz?" diye soruyordu.
Hepimiz hızla arkamızda kalan adama doğru döndük. Fiona denen cici annenin yüzü son iki dakikadır olduğu halinden sıyrılıp tıpkı bir güneş gibi anında aydınlandı. O anda fark ettiğim şey ise beni sersemletti. Dışarıdan bakıldığında Mairo'nun sevgilisi olabilecek bir kadındı ve belli ki karşımda duran bu adama karşı bir ilgi besliyordu. Biraz önceki bana gösterdiği düşmanca tavrından da bunu kolaylıkla anlayabiliyordum. Bunu bir tek ben anlamış olamazdım. O kadar bariz bir ilgiydi ki onunki.
"Hadi, herkes otursun," diye emir verir gibi konuşan Mario'nun lafıyla herkes masadaki yerlerine geçti. Mario benim yanımdaki sandalyeye oturmuştu.
Eğilip, "Nasılsın?" diye sordu. Yakınlığıyla yine kendimi unutmam gereken o hislerin içinde yüzerken buluverdim.
Ben ona cevap veremeden Fiona lafa atladı.
"Keşke onun geleceğini haber verseydin ama seni bu eve getirebiliyorsa buna da değer doğrusu," dedi.
Gözlerim söyledikleri karşısında kocaman açıldı. Benden bahsederken o demiş, onu görmesine vesile olduğum için sevindiğini ki abartılı bir biçimde söylemişti gizleme gereği bile görmemişti.
"O dediğin benim kız arkadaşım ve kendi evime kimi getireceğimi önceden haber vermek zorunda değilim!" diye sertçe konuşan Mario buz gibi bakışlarını sinirden karşımızda kızaran kadına dikti.
Neden bahsettiğini anlayamadığım için ona doğru baktım.
"Ne?"
Çay fincanımı rahatsızca parmaklarımın arasında çeviriyordum.
Masanın üzerinden eğilip elimin üstünü öperken, "Onu ve sözlerini umursama," diye fısıldadı. Dudakları ılıktı. Niye benim elimi öpüyordu ve biraz önce benim için kız arkadaşım mı demişti? Bu yaptığı sadece gövde gösterisi olmalıydı ama yerinden çıkmak için göğüs kafesimi zorlayan kalbimi biri yerine oturtsa iyi olacaktı. Yoksa birazdan kalp krizi geçirecektim.
"Laila, benim kız arkadaşım. Dün buraya gelmesi gerekiyordu; o yüzden de geldi. Daha fazla soru sormanı istemiyorum, Fiona!"
Otoriter tavrına geri dönen Mario buz kesmiş bakışlarıyla karşısında donakalan kadını tehdit ediyordu sanki. Kadının suratı asıldı. Ama kendini toparlaması uzun sürmedi.
Mario, " Laila, bir şeyler ye," dedi ilgisi bir anda tekrar bana kayarak. Onu ikiletmeden önümdeki kruvasanlardan bir tane aldım ve ucundan kemirmeye başladım. Çabalayıp kendimi elimdekini yemeye zorladım ama çok fazla gergindim ve o kadar meraklı bakışın altında kendimi laboratuvar faresi gibi hissetmekten alıkoyamıyordum.
Fiona bizim ilişkimizi didiklemeden duracak gibi görünmüyordu. "Kız arkadaşım derken? O senin kız arkadaşın mı? Ama..."
"Sana daha fazla soru sorma dediğimi hatırlıyorum. Ve bir kez daha söylemeyeceğim. Laila'dan o diye bahsetme sakın!" diye çıkışan Mario sonunda istediğini elde etmişti. Sinirlense de başka bir şey söylemeyen kadın isteksizce yemeğini yemeğe geri döndü.
Burada yine benim anlamadığım şeyler dönüyordu. Ama işlerin iyice çıkmaza girdiğinin farkındaydım sadece Mario'nun neden yalan söylemeye devam ettiğini anlamaya çalışıyordum. Fiona denen kadınla arasının iyi olmadığı bariz ortadaydı ama ona aramızdaki ilişkiyi bu denli çarpıtarak anlatmasını gerektiren bir durum olmadığını düşünüyordum. Yine de ona ayak uydurup susmayı yeğledim ve tabağımdaki yiyecekleri eşelemeye kaldığım yerden devam ettim.
Bir kaç sessiz dakikanın ardından, "Benim eve gidip üstümü değiştirmem; sonra da okula gitmem gerekiyor," dedim kulağına doğru eğilerek.
"Bugün burada kalmanı istiyorum," diyen Mario'ya, "Olmaz. Dersimi kaçıramam ve burada da kalmak istemiyorum," diyebildim son söylediğimi sadece onun duyabileceği şekilde.
Bir an olumsuz anlamda başını salladı. Bir şeyler düşünüyordu ama ne diyeceğini beklerken sanki dakikalar geçmişti. Ve masada Isabel dışında kimse konuşmuyordu. O da ortamdaki yoğun gerginliği almak için havadan sudan şeylerden bahsediyordu. Gerginlik hat safhadaydı.
"Tamam. Benimle geliyorsun öyleyse ama bugün okula gitmek yok," dedi.
"Kahvaltın bitti mi?" diye sordu ardından da.
"Evet," dedim doymasam da. Hızla elimden tuttuğu gibi beni de kendisiyle birlikte oturduğum sandalyeden kaldırdı ve "Biz gidiyoruz. Sonra tekrar uğrarım ," dedi.
Benimse Isabel' e bakarak, "Sonra görüşürüz, umarım," diyebilecek kadar zamanım olmuştu.
"Ah evet kesinlikle," diye cevap verdi ve Fiona'ya yan yan bakarak hınzırca gülümsedi.
Onu o an daha çok sevdim. Ama onu bir kez daha görebilecek miydim emin olamadım.