Gece klubünün parlak ve rengarenk ışıkları üzerimde tıpkı pistteki insanlar gibi dans ederlerken masamıza doğru ilerliyor aynı zamanda da aklımdaki tek bir sorunun cevabını kendi kendime yanıtlamaya çalışıyordum.
Onun burada olması tamamen bir tesadüf olabilir mi?
Mario Rossino'nun tam da bizim eğlenmek için seçtiğimiz bu gece burada olması öte yandan benimle biraz önceki anlamını çözemediğim şekilde konuşması olacak bir şeymiş gibi gelmiyordu. Onu burada görmek hem beni sevindirmişti hem de onun bu tarz yerlerde eğleniyor olması bir miktar kıskançlığı içimde filizlendirmişti. Bir haftadır her günümü onu restoranda görmeyi umarak geçirmiştim. O ise nedense en olmadık yerde karşılama çıkmış ve beni o delici bakışlarıyla savunmasız bırakmıştı.
Masaya vardığımda tüm o kocaman açılmış gözleri ve imayla çarpılmış dudakları görmezden gelip elimdeki içkileri masaya çarparak bıraktım.
"Ne var?" diye sordum gözlerimi devirip yana doğru kaydırarak.
"Bir de soruyor! İnanılır gibi değilsin, Laila!" diye ufak çapta bir çığlıkla beni şaşırtmayı başaran Franke bakışlarını arkamdaki uzak noktayla benim aramda kaydırıp durdu.
Kolumdan ince parmaklarıyla kavradı ve sanki beni kendime getirmek istermiş gibi hafifçe sarsarak, "O biraz önce bakışlarıyla aranızdaki müthiş yangını tüm dünyaya ilan eden adamla ilgili bana söylemek istediğin bir şeyler vardır sanırım. Veee... bana yalan söyleme de kalkma sakın, Laila!"
"Franke ne yangınından bahsediyorsun sen Tanrı aşkına?"
"Ben buradan bile gördüm aramızdakini ve sen sadece bize ne mi diyorsun?" diye sordu.
Jimmy'e doğru bana inanmadığını belirten imalı bir bakış atan arkadaşım, "Adamın adı bile insanın başından aşağı bir kova buzlu su inmesi anlamına geliyor! Kalkmış bir de gördüklerimi yanlış mı yorumluyorum, ben şimdi?" diye sordu.
Gördüklerini büyütüp, kocaman bir yumak haline getirecek ve benim başıma olduğundan daha da büyük bir bela açacak sözlerini duymazdan gelmek zordu. Onun hayaller balonunu bir an evvel söndürmeliydim zira en başından beri ikimiz konusunda kendince bir aşk filmi senaryosu yazmaya başlamıştı bile.
"Hiç beni ikna etmeye çalışma Mavi göz; siz, ikinizin arasında kesin bir şeyler var! Buradan biraz önce görünene bakılırsa adam senin içine düşecekti ayrıca şu an da hala buraya bakıyor ve pek mutlu olduğu söylenemez," derken sinsi sinsi sırıtıyordu.
"Tamam bu konu hakkında konuşmayın artık! O sadece benim patronum ve tesadüfen burada karşılaştık. Ayak üstü sohbet ettik. Bu kadar abartacak ne var, anlamıyorum! Gören de hiçbir erkekle konuşmadığımı sanır," diyerek sinirle soludum.
Elizabeth, yine sınıftan arkadaşım atıldı bu sefer de.
"Valla ben senin kimseye öyle baktığını şimdiye kadar görmedim ve bu senin patronun da eğer her çalışanına bu şekilde davranıyor ve bakıyorsa pek sağlam bir adam değil ki böyle olduğunu da hiç sanmıyorum. Sonuçta Mario Rossino'dan bahsediyoruz," diye kendince bir yorumda bulundu.
"Of ya! Eğlenmeye geldik. Sizin şu yaptığınıza bakın. Adamı dikizlemeyi de bırak, Jimmy!" diyerek bu sefer arsızca bara gözlerini dikmiş olan Jimmy' nin koluna vurdum.
"Önüne dön, lütfen," diyerek onu bir kez daha uyardım ama oralı bile olmadı. Ben de daha fazla üstelemeyecektim.
"Demedi deme, bu adam seni çok ama çok beğeniyor," dedi bir de üstüne.
"Bence siz iyice kafayı buldunuz ve gözleriniz ne görmek istiyorsa onu görüyorsunuz. O yüzden biraz daha için de önünüzü bile göremeyecek hale gelin," diyerek masada duran bardaklardan ikisini ellerine tutuşturdum.
"Sen de hiç eğlenceli değilsin," diye omuz silken Jimmy, Elizabeth'i kolundan tutup dans pistine çekerken biz Franke'yle masada baş başa kaldık.
"Bak sen de bu saçma sohbete devam edeceksen, hiç konuşma lütfen," diyerek onu baştan uyarma gereği duydum.
"Tamam tamam. Ama sana bir şey söylemem gerekiyor. Aslında ben onu burada göreceğimizi tahmin etmiştim."
"Nereden biliyordun?" diye sordum şaşkınca yüzüne bakarak.
"Sana yalan söylemeyeceğim. Emin değildim ama seni görünce ortaya çıkmasını da bekliyordum."
"Buraya çok sık mı geliyor?" diye sordum. Tekrar minik kıskançlığım geri dönmüştü.
"Çünkü burası onun mekanı, seni şapşal. Bilerek buraya getirdim herhalde bizi!"
"Gerçekten inanamıyorum sana, Franke! Bunu neden yaptın?"
Artık çileden çıkmıştım. Bu yaptığına diyecek bir şeyler ararken birden arkamı dönüp bara bakma gereği gördüm. Mario, biraz önce konuştuğumuz yerde duruyor ve bizim olduğumuz loca tarafına bakıyordu. Saniyesinde bakışlarımı ondan kaçırıp başımı tekrar Franke'ye çevirdim.
"Ne var bunda? Eğlenmeye geldik ve burası da güzel bir yer," diye kendini savunsa da Franke'ye kızgınca bakarak, "Düşündüğün şey olacak bir şey değil, peşini bırak," dedim.
Bu sefer daha ileri giden Franke "Niye utanıyorsun ki?" diye sordu.
"Adam kim bilir ne düşünmüştür?"
"Saçmalamayı keser misin, Laila! Ne düşünecekmiş?"
"Franke, neden anlamak istemiyorsun? Onun gibi her imkana sahip, bu kadar şeyin tek hükümdarı olan bir adamın benim gibi sıradan bir garsonla ne işi olabilir ki? Benden neden hoşlansın ki?"
"Ah Laila! Neden kendini böyle küçümsediğini bir anlayabilsem," derken eğilip elimi sanki bir çocuğunkini tutar gibi sıkıca tuttu.
Bu hareketi ortama hiç uymasa da beni duygulandırmış gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Benim kendimi küçümsediğim yoktu. Sadece kendimle ilgili bir iddiam yoktu. Ama o adam iddialıydı. Şimdi arkamı dönüp tekrar dikkatlice ona baksam etrafındaki onlarca gözün onu süzmekte olduğunu görecektim. Ve onun yanında istekli bunca kadın dururken benim gibi bu dünyadan bir haber biriyle ne yapardı?
"Bu kendini küçümsemek değil sadece gerçekler. Sen bana olur olmaz ümit verirsen, sonunda ne olur biliyor musun? Ben gider o adama delicesine, hayatta kimseye olmadığım gibi aşık olurum. Sonra da o yükseldiğim toz pembe bulutlardan sadece bana bir kez arkasını dönmesiyle yere çakılıveririm. Ben kaybetmekten bıktım, Franke. Annemin karşılıksız, o güven veren sıcak sevgisinden bir anda oldum. Babamın annemi ve beni yüzüstü bırakmasını engelleyemeyen sevgimden bir gecede oldum. Şimdi de onun gibi ne getireceği belli olmayan bir adama duyacağım sevginin kaybından kendimi koruyorum. Tek yaptığım bu," deyince Franke gözlerini hiç olmadığı kadar açmış bana bakıyordu. Bir an durdu ve söylediklerim üzerine düşündü.
"Aşkla alakalı değil ki bu söylediklerin; anneni, babanı kaybetmenin acısını anlayabilirim ama terk edileceğim diye kimseyi de sevmeyeceksin peki?" diye sordu.
"O ve ben..."
Cümlem devam edemeden boğazımda takıldı kaldı bir an. Söyleyeceklerim çok saçma geldiler daha dudaklarımdan dökülmeden.
"Sen ve o... Ne olmuş, Laila?" diye ısrar etti. Bu işin peşini bırakacak gibi değildi.
"Bambaşkayız. Kimse için bir anlık heves olmak istemiyorum. Hele ki onun gibi bir adam için," diyebildim.
"Ah güzelim, aşk öyle senin planladığın gibi gelmez ki kapına. Hiç ummadığın anda, sızıverir kalbine; kapatmaya bile fırsatın olmaz kapılarını. Ve sana şu kadarını söyleyeyim. Seninki şu anda bize doğru öyle böyle gelmiyor," derken gözlerini dikmiş arkama bakıyordu.
"Ne diyorsun?" dememe kalmadı. Onun o gür sesi kulağıma çalındı.
"İyi akşamlar, hanımlar!"