## Patron Koltuğu ve Baş Ağrısı
Gece deliksiz bir uyku çekmiştim. Sabah olduğunda da yatağımdan gerinerek kalktım; fakat lavaboya geldiğimde saçlarımın kuyu cadısı gibi dağınık bir halde olduğunu ve yüzümün ise son iki gündür yaşadığım stres yüzünden sivilcelerle dolduğunu gördüm.
Bu sivilcelerde o iki salağın da en az stres kadar yan etkileri vardı elbet. Ulan, millete başını döndüren adamlar çatar; ya bizdekiler? Adamlar sivilce çıkartıyor insanda! Aynanın karşısında daha fazla kendime bakmaya dayanamayıp hızla saçımı başımı düzelttim. Sonra giyinip kahvaltımı da yaptıktan sonra, hiç hoşlanmasam da hafif bir makyaj yaptım.
Evden çıkıp iş yerinin yolunu tuttum. İş yerine vardığımda, kapanmak üzere olan asansöre yetişebilmek için koşmaya başladım. Fakat hızımı alamayınca, önümde duran Mert’e istem dışı hafiften çarptım. Meğer elinde kahvesi varmış gıcık herifin! Haliyle kahvesi yere döküldü. Kahve dökülünce sinirle gözlerini kısıp yüzüme bakmaya başladı:
— Şey, özür dilerim...
Bakışları daha da sertleşti gıcık herifin:
— Kahvemi döküp sadece özür mü diliyorsun yani?!
Şaka gibi yemin ederim! Daha ne yapacaksam... Kendimi tutamayıp önce yüzüne dik dik baktım, sonra da alaycı bir ses tonuyla:
— Evet Mert Bey, yoksa siz dökülen kahveniz için ağıt falan yakmamı mı bekliyordunuz? dedim.
Sözlerim onu daha da sinirlendirmişe benziyordu; çünkü üzerime yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Haliyle ben de azıcık geri bastım.
— Hayır kuzu kafa, aslında senin yeni bir kahve almanı bekliyorum. Şimdi gidiyorsun ve karşı caddedeki Kahve Dünyası’ndan bana yenisini alıp geliyorsun.
Bu sözlerine sinir oldum haliyle. Bunlar iyice beni uşağı belledi artık! Ters ters bakmaya başladım. O ise lafı soktu eksik beyin:
— Hayırdır, içinden mi saydırıyorsun kuzu kafa?
Ulan, ben sana cevap vermeye bile üşeniyorum, sen de gelmiş bana "kahve al" diyorsun. Bir de üstüne laf soktuğumu ima ediyorsun gıcık herif! Ben hala ona sinirle bakarken, o ise hafif bir höykürüşte bulundu:
— İyiyim Mert Bey, ne olsun; Allah sizi kahretsin diye bekliyorum, siz nasılsınız? tabi bu bela kısmı biraz dişimin arasından olmuş olabilir.
— Anlamadı, ne etsin?
Hay ben sizin kulağınıza... Bir şeyi de duymayın arkadaş!
— Kahve diyorum, nasıl olsun Mert Bey?
Son sözlerimden sonra geri adım atıp, üzerimde aşağılayan bakışlar gezdirdi:
— Kalsın artık, zaten ağzımın tadı kaçtı.
Bir de bana "ağzı bozuk" diyorlar. Ulan, insana böyle ilham veren adamlar oldukça daha çok saydırır insan! Ya sabır çekip cevap vermeden asansöre bindim.
Asansör kapısı kapanacakken, artık bende hiç şans olmadığına kanaat getirdim. Ya gökten üç elma düşse bana ağacın gövdesi düşer, öyle oduna meyilli bünyem! Çekiyorum sabah sabah odunları... Derken Yiğit efendi de geldi; yani odunlar çoğaldı.
— Günaydın.
Mert, "Günaydın," dedi fakat benden tık olmayınca hemen bozuluverdi paşazade. Halt yiyenin evlatları, sanki Monako prensi bunlar!
— Hayırdır, hala sıkıntın mı var sekreter hanım?
"Sekreter!" Tuhaf geldi bak şimdi. Kuzu kafaya bünyem bayağı alışmış demek ki.
— Yok Yiğit Bey, ne olsun, dedim, tabi yan gözle Mert’e bakarak ekledim: — Süper başlayan ve öyle de geçeceği belli olan bir gün, ne sıkıntım olabilir ki?
Yalnız Mert beyimiz laf sokunca ters ters yüzüme baktı. Bir de "kürtaj yasaklanacak"mış... Ulan, bütün gereksiz insanlar doğmuş zaten, yasak kime? Allahtan muhabbet uzamadı; Yiğit efendi bozulan yüzüyle Mert’e dönüp onunla konuşmaya başladı.
Sonunda son kata geldik ve asansör açıldı. Tabi canım masam göründü! Hızlı adımlarla masama ilerledim. Şu an Serdar Ortaç şarkısı gibi oldum; çok mutluyum ama konuyu bilmiyorum! Masamı gördüğümde hiç bu kadar sevinebileceğimi zannetmezdim.
İki paşazade de bana bakıp dalga geçer gibi gülerek önümden geçip gittiler. Ben ise arkalarından ters ters bakarken Nazım Bey çıka geldi. Beni görünce, eşeğini kaybedip tekrar bulan köylü gibi adamın bir sevinip sarılması vardı ki sormayın... Uzunca bir süre de sarıldı. Fakat sarılması bitince bana sitem dolu bakışlarla baktı:
— Artık böyle bir şey istemiyorum Ebru. Bir daha benden habersiz bu iş yerini asla bırakmıyorsun kızım, tamam mı?
Nazım amcamın bu sözleri beni duygulandırmadı desem yalan olurdu:
— Peki Nazım Bey.
— Bizim iki hayta geldi mi?
— Evet efendim, odalarındalar, az önce geldiler, dedim.
Nazım Bey ise Yiğit’in ve benim odasına gelmemizi söyledi. "Peki efendim," deyip Yiğit’i telefonla aradım. Fazla sürmedi, o da odasından çıkıp yanıma geldi:
— Hayırdır, Nazım amca niye çağırdı beni? diye sordu.
Alnımda müneccim falan yazıyor galiba!
— Bilmiyorum Yiğit Bey, deyince odaya doğru ilerledi. Ben de arkasından ilerleyince beni fark edip geri döndü:
— Hayırdır kuzu kafa? Tamam, çekici bir erkek olduğumu biliyorum ama burası iş yeri, az ötede dur istersen.
Ah zavallı gözlerim... Bunlar yüzünden devrildi yine!
— Siz ve şu sizin su götürmez esprileriniz yok mu Yiğit Bey? Gülmeyi isterdim ama Nazım Bey bekliyor, diyerek odaya ondan önce daldım.
Nazım amcam masada, Mert ise masanın önündeki tekli koltukta oturuyordu. Nazım Bey ikimize birden bakıp oturmamızı söyledi. Yiğit masanın diğer yanındaki koltuğa otururken, ben de Nazım Bey’in tam karşısındaki ikili koltuğa oturdum. Nazım Bey önce benim yüzüme baktı:
— Ebru, sen üç gündür yoktun.
Nazım amca böyle deyince, peşinden fırça gelecekmiş gibi iki paşazade ağızlarını kapatıp kıs kıs gülmeye başladı. Fakat Nazım amcam devam etti:
— Aslında on gün süren iş gezisine çıkmam lazımdı kızım; fakat sen olmayınca şirket başıboş gibi kalacaktı. Mehmet Bey de Paris’te olduğu için gelemiyor. Haliyle bir sorun olduğunda çözecek insan yoktu. Malum, bunlar daha işten anlamıyorlar. Yani şu durumda bunlara değil şirket, eşek bile emanet edemezdim! Bu yüzden gidemedim kızım.
İşte gol! Nazım amcamdan iki salağın tam suratlarının ortasına, 90’dan çaktığı gol! Tabi bu sözlerin üzerine ben de gülmemek için kendimi zor tuttum; fakat yarı gülmeyi örtbas etmek için olduğum yerde öksürüp durdum. Yan gözle iki paşazadeye baktım; ikisinin de suratlarının hem sinirden hem utancından kıpkırmızı olmuş olduğunu gördüm. Mert dayanamayıp:
— Baba, sen ne dediğinin farkında mısın? dedi.
Nazım amcam gayet ciddi bir tavırla:
— Evet oğlum. Kuzenin Mehmet olsa neyse ama siz... Size transistörler desem, siz transeksüel anlarsınız! Nerede daha bu şirketi yönetmek? Daha pişmeniz lazım oğlum, dedi.
Artık bende kayış kopmuştu. Kendimi tutamayıp istemeden resmen bir kahkaha attım. Fakat Yiğit bana sinirle dönüp bakarak:
— Kendine gel kuzu kafa! Sen kime güldüğünü sanıyorsun? deyince kıvırmak lazımdı:
— Üzgünüm, aklıma izlediğim bir şey geldi de... Sizinle alakası yok Yiğit Bey.
İşte yalan konusunda doktora da bitti, mezun olma zamanı!
— Eminim öyledir. Kendine hakim olsan iyi olur, diye tehdit etti, yemediğini belirterek.
Nazım Bey’in bu sözleriyle, bu Mehmet denen kuzeni merak etmeye başlamıştım; belli ki bu salaklardan daha zeki biri olmalıydı. Sonra zorda olsa gülmeyi kesip kendimi topladım ve Nazım Bey’e döndüm:
— Peki Nazım Bey, siz hiç merak etmeyin, gözünüz de arkada kalmasın. Sizin yokluğunuzu aratmam ama yerime bakacak biri lazım, dedim.
— Bundan eminim kızım, sana güveniyorum. Yerine de geçen bakan kız... Adı neydi?
— Zeynep efendim.
— Ha, işte o kız gelir, sonra iki paşazadeye döndü: — Benim öğleden sonra uçağım var. Ebru kızım da bu odayı kullanacak.
Tabi Nazım amcam böyle deyince Mert öküzü de hemen itiraz etti:
— Sekreterle aynı odayı mı paylaşmamı istiyorsun yoksa baba?
— Tabi ki hayır oğlum, deyince Nazım Bey, Mert zafer kazanmış gibi yüzüme baktı. Gıcık!
Nazım amcam ise yüzündeki ciddiyeti yine hiç bozmadan sözlerine devam etti:
— Bu oda Ebru’nun. Sen geçici olarak Yiğit’le aynı odada çalışacaksın, sonra bana döndü: — Şirketle ilgili kararları sen vereceksin. Yine de takıldığında beni ararsın Ebru kızım. Ama malum, imza yetkileri Mert ve Yiğit’in olacak. Ben yokken de işleri öğretmeye çalışırsın bunlara, sonra gözleri kolundaki saate ilişti: — Neyse, benim artık çıkmam lazım. Konu anlaşıldığına göre ben gidiyorum artık, deyip yerinden kalktı. Son bir kez bana dönüp: — Hadi, her şey sana emanet kızım! diyerek çıktı.
Ben de Nazım Bey odadan çıkar çıkmaz onun koltuğuna doğru ilerleyip yayılarak oturdum. Telefonu kaldırıp alt departmanda çalışan Zeynep’i aradım ve Nazım Bey’in odasına gelmesini söyledim. Telefonu kapatınca bana dik dik bakan iki öküze döndüm. İntikam zamanı!
— Eğer siz de anladıysanız artık odamdan çıkabilirsiniz, diye kaşımla gözümle imalı bir şekilde kapıyı gösterdim.
Gergin olan Mert daha da gerilip ayağa fırladı:
— Fazla havaya girme kuzu kafa! Unutma imza yetkisi bizde. Biz onaylarsak yani, patron biziz!
Seni götümle dinliyorum şu an der gibi bakmazsam olmazdı:
— Tabi, ama benim karar verdiğim konulara Mert Bey, diyerek alayla yüzüne baktım.
Yiğit geri kalır mı? O da ayaklanıp:
— Bunu bir Savaş ilanı sayarız kuzu kafa! dedi.
Ya arkadaş, ağdayı görse bal sanıp ekmeğin üzerine sürüp yiyecek, gelmiş bir de bana "savaş" diyor! Nasıl tavan yapmış bir ego varsa bunlarda...
— Savaş mı? Demek ki sizi bayağı korkutmuşum Yiğit Bey.
Tam elini kaldırıp cevap verecekken içeri Zeynep girdi. Tabi lafı yine içinde kaldı dangalağın; ama parmağını yüzüme karşı "görüşeceğiz" der gibi sallamayı da ihmal etmedi. İkisi de bana gıcık olmuş bakışlarla odadan çıktılar. Zeynep ise hemen meraklı bakışlarla bana döndü:
— Kızım o ne bakışlar öyle? Ortalık buz kesti resmen! Hem senin ne işin var yaşlı tekenin koltuğunda?
— Bil bakayım, on beş gün geçici patron kim?
— Yok artık! O zaman o öldürücü bakışların sebebi anlaşıldı şimdi.
— İkinci bomba geliyor, hazır ol: Yerime de sen bakıyorsun canım kankim.
— Hımm, tamam.
— "Hımm, tamam" mı? Kızım, burada çığlığı basıp ağzının kulaklarına gelmesi gerekmiyor muydu?
Zeynep’in yüzü düşmeye başladı nedense...
— Hayırdır, bu ne surat? Ne oldu?
Zeynep ağzını büzüp biraz duraksadıktan sonra nihayet dökülmeye başladı:
— Otuz dakika önce Serdar aradı.
— Ayyaş Serdar!
— Tamam içiyor da, ayyaş da değil yani.
— Kızım, o iti ben hiç ayık görmedim ki! Hem sen niye bu kadar düşüncelisin? Yoksa... Yine o salakla çıkmayı falan düşünmüyorsun değil mi?
Zeynep başını sağa sola sallayıp "hayır" der gibiydi. Ama yine de ayar vermek lazım bu kıza. Canım arkadaşımı kurda kuşa yem edecek değiliz. Çünkü bu Serdar iti geçen sene sarhoş kafa kıza saldırmış; tabi benim yırtıcı kaplanım Zeynep, salağı paralayıp elinden kurtulmuştu. Fakat salak kankim "Sarhoştu, yoksa böyle bir şey yapmazdı," diye çocuğu polise şikayet etmek yerine sadece ondan ayrılmıştı. Aşkın gözü bu kadar mı kör olur arkadaş? Ama Allah'tan o aşk söndü gitti. Yine de müdahale şart:
— Sakın Zeynep! Ulan, o it seni sadece sarhoşken arıyor. Necibe teyze seni işkembe çorbası muamelesi gör diye mi besleyip büyüttü kızım? Sakın Zeynep, sakın!
— Tamam, ben de kendimi uşağın kollarına atacak değilim. Sadece ne bileyim, eski günler geldi lan aklıma işte.
— Gelmesin Zeynep, onlar da gelmesin. Neyse, sen de aşağıdaki eşyalarını toplayıp gel hemen sekreterliğe.
Kankim "tamam" deyip odadan çıktı.
O çıktıktan sonra da, tüm günüm yorucu geçtiği için yorgunluktan başıma ağrılar girmeye başlamıştı. Bu yüzden kalkıp sekreterliğe, Zeynep’in yanına gittim; fakat Zeynep’in gözleri bana bakmak yerine Yiğit’in kapısının önüne kilitlenmişti. Çünkü personel müdürü olan seksi Elif hanım kapının önünde Yiğit’le muhabbet ediyordu. Gözlerinin önünde parmağımı şıklatıp:
— Dünyaya gel kızım, dedim. Kısa bir afallamanın ardından:
— Görüyorsun değil mi halt yiyeni? Ulan, şu karının yüzüne kara tavuk baksa yemin ederim kırk gün yumurtlamaz! Ama kadındaki şu havalara bak sen, resmen sülük gibi yapıştı çocuğa.
Zeynep’in şu hali komikti doğrusu; kendi de wifi görmüş telefon gibi her önüne gelene bağlanıp durmasa...
— He he, öyledir muhakkak. Neyse, boş ver sen onları şimdi. Sende ağrı kesici var mi? Başım çok ağrıyor.
Sanki kıza "uzay mekiğin var mı" diye sorduk, gene kilitlendi yelloz! Zeynep’e "neyin var" diye soracakken, arkamdan sinsice gelen Yiğit’in sesiyle irkildim:
— Hayırdır, başın mı ağrıyor kuzu kafa? Patron koltuğuna oturduğun zaman geçer, merak etme.
Komik olan neyse yavşak! Başım ağrısa da altta kalmak olmaz, bünyeye ters:
— Çalışmak böyle bir şey Yiğit Bey. Haliyle bir yerde o koltuk insanın başına ağrılar sokuyor. Tabi siz bunu nereden bileceksiniz, değil mi? Hani çalışmak filan... dedim.
Haliyle sözlerime iyice bozuldu, kaşlarını çatıp:
— Sen yine çok konuşmaya başladın sekreter, sabrım taşıyor, dedi.
— Anlayacağınızı bilsem kısa keseceğim ama...
Aslında suç bende; ne diye her havladığında cevap veriyorsam? "Hoşt" de geç anasını satayım! Başım ağrıdığı için fazla uzatmak istemediğimden hemen Zeynep’e döndüm:
— Eğer beni soran olursa, "sabrın sonundaki selameti bekliyor" dersin, diye arkamdaki Yiğit’e son kez lafı giydirip odaya girdim.
Masama oturmuş hem çalışıp hem söylenmeye başladım. Fakat çok geçmeden içeri daldı öküzler. Ulan, resmen Geri Zekalılarla Uğraşma Vakfı gibi oldum! Onları görmemle sinirlerim yine tavan yapmıştı. Fakat onlar gayet eğleniyor gibilerdi. Mert gayet pişkin bir halde önümdeki koltuğa yerleşip:
— Duyduğuma göre başın ağrıyormuş kuzu kafa. Nasılsın diye bakmaya geldik; bizi görünce iyi gelir diye düşündük, dedi. Öbür dangalak da diğer koltuğa yerleşip pis pis gülmeye başladı.
— Aslında geçmişti, fakat siz gelince ağrılarım yine geri gelmeye başladı, diyerek başımı ovaladım.
O sırada telefonum çaldı, arayan babamdı. Haliyle bekletmeden hemen açtım:
— Efendim babacığım?
— Ebru, on dakikaya oradayım kızım. Seni de alıp ailecek yemek yemeye gideceğiz.
Kolumdaki saate baktım ve çoktan çıkış saatinin geldiğini gördüm:
— Peki babacığım, on dakikaya ben hazır olurum, gideriz, deyince iki öküzüm nedense birden ayaklanıp üzerlerini başlarını düzeltmeye ve hazır ola geçmeye başladılar. Tabi ben de telefonu kapatınca alayla yüzlerine baktım: — Hayırdır, hazır ola geçtiniz birden?
Mert saatine bakıp, yalandan hafifçe öksürerek boğazını temizledi:
— Seninle burada kalıp sohbet etmek isterdik ama hay Allah, çıkış saati gelmiş, diye Yiğit’e baktı. O da başını hızla sallayıp: — Ha tabi, nasıl olsa sonra görüşürüz, diye son bir kez laf çakıp ikisi beraber odadan çıktılar. Aslında resmen kaçtı korkaklar!
Canım babam benim, gölgen bile yetiyor! Hazırlanıp Zeynep’le beraber şirketten çıktık. Fazla geçmeden babam geldi. Biz de Zeynep’le öpüşüp vedalaştıktan sonra, şoför kapıyı açınca babamın lüks minibüsüne bindim. Annem ve babama sarılarak öptüm; fakat tam yerime yerleşip camdan dışarı baktığımda, Mert ve Yiğit’in şaşkın gözlerle bana baktığını gördüm.
Hımm... Bu hiç iyi olmadı şimdi. Bu iki salağa gel de durumu açıkla...