Cihangir’in anlatımıyla
Hayat herkese adil davranmıyor. Bana hiç davranmadı. Babamı daha ben gençken, kan davasına kurban verdim. Sulh sağlandı, sözler verildi, eller sıkıldı ama o günden sonra hiçbir şey gerçekten bitmedi. “Bitti” dedikleri şey sadece suskunluktu. Her an tetikte yaşamak zorunda olduğumuz gerçeği değişmedi.
Bazen kendi kendime soruyorum; Ya hayatım kendi elimde olsaydı?
Cevabı biliyorum aslında. Aşiretin başında olmazdım. Silah seslerine, tehditlere, hesaplara uyanmazdım. Öğretmen olmak isterdim mesela. Sabah erkenden kalkıp okula giden, çocuklara bir şeyler öğreten biri… Ama olmadı.
Bana düşen yol bu değildi. Babamın kanı yerde kalmasın diye, annem başı dik dursun diye, herkes bana “Ağa” dediği için bu koltuğa oturdum.
Mizgin karım. Ama aramızda aşk hiç olmadı. Bunu ikimiz de biliyoruz. O beni sevmedi, gücümü sevdi. Ben de ona hiçbir zaman kalbimi açmadım. İki yıl geçti, bir bebeğimiz olmadı. Doktorun söylediği kelime hala kulağımda: “Kısır.” Mizgin’in yüzü o an bembeyaz kesilmişti. Şimdi ise istemesem de kuma almak zorundayım. En çok da buna kızıyorum. Kendi hayatımda sözüm yok.
Ne büyük ironi… Ağa’yım, herkesin kaderine dokunuyorum ama kendi kaderimi seçemiyorum. Mizgin de benim gibi. Sevmediği bir hayata mahkum edildi, tıpkı benim gibi.
Konağın kapısına geldiğimde araba durdu. Şoföre kısa bir bakış attım.
“Sen git,” dedim.
Kapının açılmasıyla avluya adım attım. İçimde hiçbir şey değişmediğini hissettim. Her şey olduğu gibiydi. Annem Şehnaz, sedirin üstünde oturmuştu. Yanına kızları almış, kendi aralarında konuşuyorlardı. Seslerini duyunca istemsizce durdum.
“Annem,” dedim.
Beni görünce hemen ayağa kalktı. Gözlerinde her zamanki o gurur vardı.
“Hoş geldin oğlum.”
Tam o sırada Evin önüme geldi. Başını hafifçe eğdi.
“Abim, hoş geldin.”
“Hoş buldum Evin.”
Arkadan Hazan geldi, sarıldı.
“Hoşgeldin abi,” dedi.
Annem bize bakarken sesi titredi.
“Baban görseydi seninle gurur duyardı.”
Babam öldükten sonra onun tek dayanağı bendim. Benim de hayatta yaslanabildiğim tek insan annemdi.
O sırada üst kattan ayak sesleri geldi. Mizgin merdivenlerden inerken yüzüme gülümsedi.
“Hoş geldin canım,” dedi.
“Hoş buldum,”
Yanına oturmadım. Annemin yanına geçtim. Hal hatır soruldu, gündelik şeyler konuşuldu. Kim ne yapmış, kim gelmiş, kim gitmiş… Herkesin ağzında aynı cümleler.
Annem, “Akşam yemeğini yiyelim,” dedi.
“Olur anne,” dedim.
Salona geçtiğimizde masaya oturduk. Azad ve Mirza da işten gelince herkes yerini aldı. Masaya baktım. İşte dedim, huzur buymuş meğer. Ailemin gülen yüzleri… Bu hayatta bana iyi gelen tek şey.
Mirza bana döndü.
“Bugün şehirde adın çok konuşuldu ağam.”
“Konuşulur.”
Mizgin yanımda oturuyordu. Eliyle bacağımı okşadı. Bir an durdum, sonra elini yavaşça ittim. Gözlerimi ona çevirdim. Sert bir bakış attım. Mizgin ne demek istediğimi anladı. Kadın olarak bana hep bir erkeğin isteyeceğinden fazlasını verdi. Ama bunu herkesin içinde yapması yanlıştı.
Annem bakışlarımı fark etmişti.
“Bir şey mi oldu Cihangir?” dedi.
“Yok anne, Yorgunum sadece.”
Yemek devam etti. Konu değişti. Hazan güldü, Evin bir şeyler anlattı. Azad ve Mirza günlerinin nasıl geçtiğini anlattı. Onları izlerken içimden, keşke hayat bu masadan ibaret olsaydı, diye geçirdim.
Yemek bittiğinde sandalyeden kalktım.
“Hepinize iyi akşamlar,” dedim.
Mizgin’e döndüm.
“Çalışma odasına kahve getir,” dedim.
Bir an durdu, sonra başını salladı.
“Getiririm.”
Çalışma odasına geçtim. Kapıyı kapattım. Masanın başına oturdum. Önümde yığınla evrak vardı ama hiçbirine bakasım yoktu.
Kapı tıklatıldı.
“Gir,” dedim.
Mizgin içeri girdi. Kapının kilidini çevirdi. Elinde kahve vardı. Masaya bıraktı.
“Bugün çok sessizdin,” dedi.
“Her zamanki gibiyim.”
“Değilsin, Benden kaçıyorsun.”
Gözlerimi kaldırdım.
“Mizgin, ikimiz de neyin ne olduğunu biliyoruz.”
“Biliyorum, Ama yine de karı kocayız.”
"Öyle" dedim.
Sustu. Bir süre sonra, “Kuma meselesi doğru mu?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Başka çarem yok.”
Gözleri doldu ama ağlamadı.
“Ben de böyle olsun istemezdim, bebeğin olunca kuma gider biz mutlu mesut yaşarız.” dedi.
Mizgin sandalyemin arkasına geldi.
“Ağam, biraz rahatla,” dedi.
Ardından omuzlarıma dokundu; parmaklarıyla yavaş yavaş masaj yapmaya başladı. Ama bu, her zamanki masajlardan değildi. Dokunuşlarının altında başka bir niyet vardı; beni bilerek, isteyerek baştan çıkarmaya çalışıp tahrik etmeye çalışıyordu..
Kanımın hızlandığını hissettim. Sonuçta ben de etten kemikten, sağlıklı bir erkektim. İçimde yükselen duygulara kayıtsız kalmak kolay değildi; hayatın bana yüklediği ağırlığın altında, bir anlığına da olsa, insan olduğumu hatırlatan bu hislere karşı durmak gitgide zorlaşıyordu.
Parmaklarıyla beni tahrik etmeyi başarmıştı.. Erkekliğimi sertleştirmeye yetmişti bu hareketi.
O, beni iyi tanıyordu.
Birden sandalyemi itekleyip kucağıma oturdu. Elbisesinin üst düğmeleri açıktı, göğüsleri ortadaydı. Gömleğimin düğmelerini açmaya başlamıştı. Artık birbirimizden çekinmeyecek kadar alışmıştık birbirimize.
Penisime değdirdiği parmakları, beni daha da tahrik etti. Mizgin şehvetli bir kadındı. Kemerimde gezinen elleri, birazdan ne yapacağını tahmin ettiğim şey için beni hazırlıyordu.
Bunu yaparken gözlerimin içine içine hiç çekinmeden o kadar cesur bakıyordu ki.
Mizgin, “Beni sik” dercesine bakıyordu.. Daha fazla karşı koyamıyordum, gömleğimi çıkartıp kenara fırlattı, kemerimi açıp, fermuarıma indi. Sonunda Mizgin’in istediği şey ortadaydı.
Dilini penisimde gezdirmeye başladı, bu beni bitirmeye yetiyordu.
Saçlarını avucuma doladım ve kafasına bastırdım. “Köküne kadar al Mizgin..” diye inledim..
Halinden memnundu. İşini zevkle yapıyordu.
Başını daha sertçe bastırdım; parmaklarım saçlarının arasında kaybolurken, içimdeki o dizginlenemez hayvani dürtü tamamen dizginlerinden boşalmıştı.
"İstediğin bu değil mi?" diye sordum. Mizgin cevap vermedi, sadece işine daha büyük bir şehvetle asıldı. Boğazından yükselen o hafif inleme, odanın sessizliğin de beni daha çok azdırıyordu. Sırtımı koltuğa yasladım, gözlerimi tavana diktim. Kaslarım öylesine gerilmişti ki, aldığım her nefes göğüs kafesimi zorluyordu.
Mizgin durmadı. Bir süre sonra üzerindeki elbiseyi omuzlarından aşağı sıyırdı. Çıplak teni çalışma odasının loş ışığında parlıyordu. Kucağıma yerleştiğinde, sıcaklığını her zerremde hissettim. Elleriyle yüzümü kavradı, dudakları dudaklarıma kapandı. Dilinin tadı, nefesinin sıcaklığı beni daha da karanlık bir boşluğa çekiyordu.
"Beni hisset Cihangir," diye fısıldadı kulağıma. "Sadece beni..."
Onu belinden kavradım. Parmaklarım tenine gömülürken, onu kendime daha sert, daha acımasızca bastırdım. Masanın üzerindeki kağıtlar yere saçıldı, kalemlik devrildi ama umurumda değildi.
Gömleğimi tamamen parçalar gibi çıkarıp attım. Göğsümü göğüslerine bastırdığımda, o iri memeleri aklımı başımdan almaya yetti.
Mizgin’in elleri sırtımda tırnak izleri bırakırken, ben sadece içimdeki o birikmiş öfkeyi ve arzuyu boşaltmak istiyordum. Onu kucağımda ters çevirip masanın üzerine yatırdım.
Bacaklarını iki yana ayırıp şimdi de ben onu memnun edecektim. Dilim vajinasına değdiğinde inlemeye başladı. Eliyle kafama bastırıp beni vajinasına daha çok gömdü..
“Gir Cihangir içime gir” diye inliyordu.. Onu masanın üzerinden kaldırıp önüme domalttım.. Penisimin kafası sulanmış vajinasına yerleştiğinde ikimiz de aynı anda “ohhh” diye inledik..
İçine tamamen girdiğimde Mizgin” durma, sakın durma devam et” diye yalvarıyordu. Durmaya niyetim yoktu zaten. Kasıklarıma değen kalçalarını elimle tokatlıyor avuçluyordum.
“Daha sert Cihangir” diye inliyordu Mizgin.. Onu kaldırıp duvara yasladım.. Bacaklarını belime doladı, kucağımda sikmek istiyordum, daha sert girdim içine. Göğüslerini yalamaya emmeye başladım..
Mizgin, “çok güzel, boşalacağım” diyordu. Gözlerinden yaş gelmişti, artık biliyordum bu zevke dayanamıyordu. Bir kaç git gelden sonra ikimiz de aynı anda boşalmıştık.
Mizgin’in içinden yavaşça çıkıp alınlarımızı birbirine dayadığımda, odanın içindeki sessizlik oluştu. Az önceki hararetin yerini, söylenmemiş sözlerin yükü almıştı. Nefes nefese kalmıştık ikimiz de.
Mizgin başını göğsüme yasladı. Parmakları sırtımda dolaşırken sesi titredi.
“Cihangir…” dedi.
“Ne oldu?” diye sordum, ama soruyu sorarken cevabını az çok tahmin ediyordum.
Başını kaldırdı, gözlerime baktı. O bakışta korku vardı, kaybetme telaşı vardı.
“Ağalar kuma gelecek diyor, Ama… ama sen onu sadece bebek için alacaksın, değil mi?”
Sustu. Yutkundu. Devam etmekte zorlandı ama kelimeleri zorlayarak döktü.
“Senin tek karın ben olacağım. Benim koynumda uyuyacaksın, benim yanımda kalacaksın.”
Mizgin’in sesinin titremesi içimi burktu. Güçlü olmaya çalışıyordu ama zordu. Elimi saçlarına götürdüm, başını göğsüme bastırdım.
“Öyle olacak,” dedim net bir sesle. “Merak etme.”
O an söylediklerimin ne kadar yarım, ne kadar eksik olduğunu fark etmemiştim. Ya da fark etmiştim de görmezden gelmiştim.
“Zaten,” diye devam ettim, “Kuma'nin kim olduğuna annem karar verecek.”
Bu cümleyi kurarken ne kadar rahat olduğumu hatırlıyorum. Çünkü benim için o an tek bir gerçek vardı, bir çocuk sahibi olmak. Başka hiçbir şey önemli değildi. Ama bunu yüksek sesle söylemenin ne kadar erken olduğunu, hatta acımasızca olduğunu ancak cümle ağzımdan çıktıktan sonra anladım. Geri dönüşü yoktu.
Mizgin bir şey demedi. Sadece başını salladı. Susması, konuşmasından daha ağır geldi.
Üzerimi giyinip ayağa kalktım. Mizgin de sessizce giyindi. Göz göze gelmeden yatak odasına geçtik. Aynı yatakta, yan yana ama aramızda görünmez bir duvarla uyuduk.
Sabah telefonun sesiyle uyandım. Gözlerimi zorla açıp ekrana baktım. Arayan Vedat’tı.
“Evet, söyle Vedat,” dedim.
“Ağam,” dedi telaşlı bir sesle, “çarşıda gençler arasında kavga çıkmış. Ortalık karışacak gibi.”
“Geliyorum,” dedim ve telefonu kapattım.
Konaktan kahvaltı bile yapmadan çıktım. Çarşıya geçtim. Hem ayaküstü bir şeyler atıştırdım hem de gençlerin arasındaki meseleyi çözdüm. Zaten çözülmemesi mümkün değildi. Barışmaya yanaşmayan olursa, karşısında beni bulurdu. Ve kimse buna cesaret edemezdi.
İş bitince yerimden kalktım. Çarşıdan ayrılmak için cadde boyunca yürümeye başladım. Tam o sırada gözüm bir şeye takıldı.
Duraksadım.
Kömür karası saçları vardı. Beyaz teniyle ay gibi parlıyordu. Kalabalığın içinde bile kendini belli eden bir duruşu vardı.
“Bu da kim böyle?” diye geçirdim içimden.
Adımlarım farkında olmadan ona doğru yöneldi. Yaklaştıkça kalbim hızlandı. Kanımda deli bir arzu dolaşmaya başladı. İnce beli, dolgun dudakları…
Ve evet, tüm dengemi altüst eden o hatlar…
Tam o sırada bir ses duydum.
“Cihangir ağa.”
Başımı çevirdim. Yılmaz’dı.
“Yılmaz ağa, Nasılsın?”
“İyiyim çok şükür,” dedi. “Seni görmek iyi oldu.”
Onunla konuşurken gözlerim istemsizce yine kıza kayıyordu. Saklamadım bile. Yılmaz bunu fark etmişti ama bir şey demedi.
Yılmaz hafifçe gülümsedi.
“Dicle, kızkardeşim.”
Dicle…
İsmi bile kendi gibi güzeldi. O an içimde bir karar netleşti. Bu kız benim olacaktı. Bana çocuklar verecekti. Tenine mühür gibi işlenecektim.
Bakışlarım onun üzerinde biraz daha kaldı. Dicle başını kaldırıp bana baktığında göz göze geldik. Gözlerini kaçırdı, rahatsız oldu ama benden kaçışı olmadığını anlayacaktı.