Mizgin’in kolumu sıkan parmaklarının acısı, kalbime ektiği o zehirli sözlerin yanında hiç kalırdı. "Kuluçka makinesi" demişti bana.
Sadece bir araç olduğumu, işim bitince bu kapının önüne konulacağımı söylemişti. O an yüzündeki o korkunç gülümseme, bir insanın bir insana duyabileceği en saf nefretten yapılmıştı sanki.
Odama nasıl girdiğimi, kapıyı nasıl kapattığımı bilmiyorum. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm. Ağzımı ellerimle kapattım ki hıçkırıklarım dışarı taşmasın, o kadın kapının ardında beni dinleyip zaferine bir yenisini eklemesin istedim. İçim yanıyordu.
Kimsesizliğim, sahipsizliğim bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu. Annemi, babamı, evimi özledim. Ama biliyordum ki artık ne gidecek bir evim vardı ne de beni koruyacak bir ailem. Ben bu konağa, bu adamın hayatına bir hiç olarak fırlatılmıştım.
Ben istemedim, kuma olmayı, Cihangir ağa 'nin ikinci eşi olmayı ben istemedim. Kader demek zorunda kaldım, ailem beni ona sattı. Cihangir ağa, gücü sayesinde fikrimi sormadan aldı beni ama bu kadarını hak etmedim.
Çocuk istiyorsa gidip evlatlık alsaydı. Taşıyıcı anne bulsaydı, benim ne suçum vardı.
Düşündükçe ağladım, ağladıkça içim acıdı.
Bir süre sonra kendimi toparlayıp yatağın kenarına oturdum. Gözüm hep kapıdaydı. Cihangir gelecekti, öyle demişti. "Dicle, beni bekle, bu gece seninleyim," demişti. Ona karşı içimde ne hissettiğimi ben bile bilmiyordum, korku mu, öfke mi, yoksa sığınılacak tek dal olduğu için mecburiyet mi? Ama gelirse, Mizgin’in o korkunç sözlerinin yalan olduğuna inanacaktım. Eğer gelirse, bana bir eşya gibi değil, bir insan gibi bakarsa dayanabilirdim.
Bekledim. Dakikalar geçti, sanki her saniye üzerime bin kilo yük biniyordu.
Cihangir için hiçbir şey ifade etmiyordum. Ben sadece mecburiyetten bu çatı altına sokulmuş bir fazlalıktım. Onun için gidilecek yer Mizgin’in yanıydı, benimle sevişmek Cihangir ağa için bir görev di ve o bu gece o görevden vazgeçmişti.
Yatağa uzandım ama uyumak ne mümkün. Kendi kendime fısıldadım: "Dicle, sen bittin. Sen bu evde sadece bir gölgesin." Mizgin’in dediği her şey tek tek zihnimde döndü. Bebeği doğurunca beni atacaklardı. Cihangir beni sevmiyordu. Şehnaz Anne bana acıdığı için iyi davranıyordu.
Gözyaşlarım yastığı ıslatırken sadece şunu düşündüm, Yarın sabah o masaya nasıl oturacaktım? Mizgin’in o zafer dolu bakışlarına, Cihangir’in yüzüme bile bakmayan o buz gibi tavrına nasıl dayanacaktım? Kaderim, başkasının mutluluğu için kurban edilmekmiş. Bu ev, bu taş duvarlar benim mezarım olmuştu da üzerine toprak atanım yoktu.
Güneşin doğuşu, odamın soğuk duvarlarına vurduğunda ben zaten saatlerdir o ışığı bekliyordum. Sabaha kadar gözümü kırpmamıştım. Cihangir gelmemişti.
Gelmediği her dakika, Mizgin’in o zehirli "kuluçka makinesi" sözü zihnimde zehirli bir ok gibi derinleşmişti. Yastığımdaki ıslaklık kurumuştu ama göğsümdeki o ağır taş yerinden kıpırdamıyordu.
Aynaya bakmadan üstümü giyindim. Kendimi bir kadın gibi değil de, sahipsiz bir eşya gibi hissediyordum. Aşağıdan gelen sesler, tabağa çarpan çatal gürültüleri karnıma kramplar girmesine sebep oluyordu. Ama kaçamazdım. O masaya oturmak zorundaydım.
Merdivenleri inerken dizlerim titriyordu. Yemek odasına girdiğimde Mizgin’in o tiz kahkahası kulaklarımda yankılandı. Cihangir masanın başında, her zamanki o mesafeli duruşuyla oturuyordu. Mizgin ise gözlerini üzerime dikmiş, ağzındaki lokmayı çiğnerken zaferini kutluyordu.
"Günaydın Dicle," dedi Mizgin, sesindeki o sahte neşe kanımı dondurdu. "Yüzün kireç gibi. Gece pek uyuyamadın herhalde? İnsan bazen beklediği kapılar açılmayınca sabahı zor ediyor, değil mi?"
Cihangir’e baktım. Başını yavaşça kaldırdı, gözleri gözlerime değdiğinde orada bir sarsıntı, bir suçluluk gördüm ama bu yetmezdi. Kahvaltı boyunca tek lokma yemedim. Cihangir ayağa kalkıp ceketini aldığında, ben de arkasından yürüdüm.
Herkesin şaşkın bakışlarını sırtımda hissediyordum ama umurumda değildi. Avluya çıktığımızda, arkasından seslendim,
"Cihangir!"
Durdu. Omuzları gerildi ve ağır ağır bana döndü. Yüzünde, sabahın o soluk ışığında bile belli olan yorgun bir ifade vardı.
"Dicle... Gelemedim, biliyorum," dedi sesi boğuklaşarak. "Seni bekletmek istemezdim ama ..."
"Mesele gelmemen değil Cihangir!" diye bağırdım. Sesim avlunun duvarlarında yankılandı, içimdeki tüm zehir dilime döküldü.
"Mesele, senin yokluğunu fırsat bilenlerin beni ne hale getirdiği. Mizgin dün gece..... Bana ne dedi biliyor musun? 'Kuluçka makinesi' dedi. Senin için sadece geçici bir araç olduğumu, işim bitince bu kapının önüne konulacağımı söyledi. Ve sen şu an karşımda durmuş, bir yabancı gibi işlerden bahsediyorsun!"
Cihangir’in yüzü o an kaskatı kesildi. Gözlerindeki o yumuşak ifade yerini bir kora bıraktı. "O ne dedi?" diye sordu, sesi fısıltı gibiydi ama içindeki öfke yeri göğü inletecek kadar derindi.
"Beni bir eşya gibi görüyorlar Cihangir!" dedim hıçkırıklarımın arasından. "Sen sustukça, sen benden uzak durdukça herkes bana vurucak. Burada olmayı ben istemedim. Beni neden getirdin Cihangir ağa. Ben bu evde sadece senin mecburiyetin miyim? Eğer öyleyse, söyle bana! Söyle ki ben de kaderime razı olayım."
Cihangir bir anda aradaki mesafeyi kapattı. İki adımla yanıma gelip ellerimi tuttu. Elleri sıcacıktı, titreyen parmaklarımı avuçlarının içine hapsetti. "Bak bana," dedi sert ama bir o kadar da şefkat dolu bir sesle.
"Gözlerimin içine bak Dicle."
Başımı kaldırdım. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılık vardı.
"Sana yemin ederim ki, sen bu evdeki herkesten daha değerlisin benim için. Kimsenin seni incitmesine, sana o iğrenç yakıştırmaları yapmasına izin vermem. Dün gece... dün gece seni o odada yalnız bıraktığım her saniye için kendime küfrettim. Gelemedim çünkü seni bu bataklıktan, bu dedikodulardan tamamen koparacak bir meseleyi çözmeye çalışıyordum."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Cihangir, ne diyorsun?"
"Seni kimsenin malı, kimsenin kuluçka makinesi olarak görmesine izin vermeyeceğim," dedi. Ellerimi dudaklarına götürüp öptü. Bu, bir eşya muamelesi gören bir kadına değil, baş tacı edilen bir kadına yapılacak bir hareketti. "Bundan sonra bu konakta senin bir tek damla gözyaşın dökülürse, bu konağı herkesin başına yıkarım. Mizgin de, başkası da... Kim olursa olsun haddini bilecek."
Tam o sırada Mizgin avlunun kenarına çıktı. Cihangir başını yukarı kaldırdı ve sesini tüm konağın duyacağı bir tonda yükseltti,
"Herkes beni dinlesin! Dicle benim karımdır, bu evin hanımıdır. Onun hakkında tek bir kötü söz söyleyen, ona saygısızlık eden karşısında beni bulur. Kimse kendini vazgeçilmez sanmasın. Dicle’nin canını yakanın, canını alırım!"
Dicle olarak o an içimdeki o koca boşluğun dolduğunu hissettim. Cihangir beni sadece korumuyordu, o beni gerçekten görüyordu.
Mizgin’in balkondaki yüzü bembeyaz kesilirken, Cihangir tekrar bana döndü ve alnımdan öptü. "Bir daha asla kendini yalnız hissetmeyeceksin," diye fısıldadı kulağıma.
"Sen benim sığındığım tek limansın Dicle. Seni sevdiğim, aşık olduğum için evlendim. Seni kimseye kurban etmem."
O an anladım ki, bu taş duvarlar artık benim mezarım değil, Cihangir'in sevgisiyle örülmüş kalem olacaktı. Cihangir ağa, belkide beni gerçekten seviyordu. Bunu zamanla görecektim.