Cihangir’in Anlatımıyla
Dicle…
Bu isim zihnimin içinde sürekli dönüp dolaşıyordu. Ne zaman tek başıma kalsam, ne zaman bir an durup nefes almaya çalışsam, o isim göğüs kafesime çarpıyordu. Kendi kendime itiraf etmekten kaçmıyordum, ben bir kadına uzun zamandır böyle bakmamıştım. Bu geçici bir heves, bir anlık bir tutku değildi. Bu, kurtuluşu olmayan bir takıntıydı ve ben bu takıntıyı bastırmak için en ufak bir çaba sarf etmiyordum. Aksine, üzerine gidiyordum.
Yılmaz , ile ayrıldığım an karar verdim. Şirkete gitmek yerine arabayı konağın yolunu tuttum. İçimdeki ses, "Zamanı geldi," diyordu. Annem kuma alınacak kızı şimdiden aramaya başlamıştır. Bu konakta kuma meselesi benden gizli yürümezdi, biliyordum. Ama bu defa oyunun kurallarını ben koyacaktım. Ne annemin seçtiği, ne aşiretin uygun gördüğü, ne de geleneklerin emrettiği… Bu defa sadece benim istediğim olacaktı.
Konağın kapısından içeri girdiğimde saat öğlen olmamıştı.. Avludaki hareketlilik ben adımımı atar atmaz duruldu. Kimse beni bu saatte, takım elbisemle avluda görmeye alışık değildi. Mizgin, merdivenlerin başında donup kalmıştı. Beni ilk fark eden o oldu. Adımlarını hızlandırıp yanıma geldi, yüzüme o her şeyi anlamaya çalışan ama hiçbir şeyi çözemeyen bakışıyla baktı.
“Hoş geldin ağam,” dedi sesi titreyerek.
“Hayırdır? Bir terslik mi var? Bu saatte seni buralarda görmezdik.”
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Sesimi de yumuşatmadım. "İşim var Mizgin," dedim kestirip atarak. "Annem nerede?"
Mizgin yutkundu. "Salonda. Seni soruyordu zaten, sabah şerbetini içerken adını andı."
Başımı hafifçe salladım ve yanından geçip yürüdüm. Salona girdiğimde annem, o her zamanki vakur duruşuyla koltuğunda oturuyordu. Beni görünce kaşları usulca havalandı.
"Oğlum? Hayırdır? Şirkette olman gerekmez miydi senin?"
Yanına geçip oturdum. Sesimdeki kararlılık heyecanima karıştı.
"Şehnaz Sultan, konuşacaklarımız var. Önemli."
Mizgin kapı eşiğinde kalmıştı, gitmekle kalmak arasında tereddüt ediyordu. Annem bakışlarını ona dikti, sonra tekrar bana döndü.
"Mizgin kızım, sen mutfağa geç, kahveye yap hele," dedi. Mizgin bir şey söylemek istedi ama dudaklarını birbirine bastırıp çıktı.
Annem bana doğru eğildi.
"Ne oldu Cihangir? Yüzün kireç gibi. Ne karıştırıyorsun yine?"
"Bu konuşma aramızda kalacak anne," dedim sesimi alçaltarak. "Mizgin’in tek bir kelime duymasını istemiyorum."
Annem ciddileşti, sırtını dikleştirdi. "Söyle bakalım, nedir bu gizli saklı işin?"
Lafı dolandırmanın alemi yoktu.
"Bir kız var. Kuma olarak onu alacağım. Getirme işini, ön ayak olma işini sen yapacaksın."
Annemin yüzü bir anda kaskatı kesildi.
"Cihangir, beni niye bu işe bulaştırıyorsun? Mizgin kısır ama .. Kızı üzecek birini getirme, Hem kim bu kız? Kimin nesi, necisi?"
"Mizgin senin birini seçeceğini sanıyor anne. Bırak öyle bilsin. Ama bu defa ipler benim elimde. Sen sadece benim istediğim ismi söyleyeceksin."
Annem ellerini dizlerine vurdu, hayretle baktı yüzüme. "Peki neden bu kız oğlum? Aşık mı oldun? Gönlün mü düştü de bizden sakladın?"
Hafifçe gülümsedim ama bu gülümsemede sıcaklık yoktu. "Aşk değil anne. Güzellik. Sadece güzellik. Bana vereceği evlatlar onun gibi olsun istiyorum. Sen de yarın öbür gün güzel torunlarım var diye tüm Diyarbakır'da hava atarsın."
Annem başını iki yana salladı, gözlerinde bir keder belirdi. "Dilin çok sertleşmiş Cihangir. Kimmiş bu dünya güzeli?"
"Dicle Kozan. Hamit Kozan’ın kızı."
Annem durdu. İsmi zihninde tarttığı her halinden belliydi. "Anladım… Kozanlar ha? Çetrefilli bir işe giriyorsun."
Bir süre sessiz kaldık. Annem nihayetinde pes etmiş gibi konuştu. "Merak etme. Ayşe’yle konuşurum. Oynaya oynaya, diller dökerek kabul ederler o işi."
Ayağa kalktım, ceketimin önünü ilikledim. "İyi. Bu iş sende. Bir hafta içinde de düğün olacak. Hazırlıkları ona göre yap."
Annem şaşkınlıkla yerinden sıçradı. "Ne? Bir hafta mı? Yangından mal mı kaçırıyoruz Cihangir? Kim, ne ara hazır olur?"
Kapıya yönelirken omzumun üstünden baktım. "Karıştırma anne. Sadece hallet."
Arkamdan söylendiğini duyabiliyordum. "Bu oğlan iyice delirdi, başına vurdu zaar. Allah sonumuzu hayır etsin..."
Koridorda Mizgin bekliyordu. Beni görünce yolumu kesti. "Ağam, ne konuştunuz? Yüzün bir tuhaf. Kötü bir haber mi var?"
"Bir şey yok Mizgin. İş güç işte. Akşama geç gelirim, beni bekleme, uyu," dedim ve hızlı adımlarla konağı terk ettim.
Şirkete vardığımda aklımda tek bir görüntü vardı. Dicle’nin o dik duruşu. Ama biliyordum ki bu coğrafyada sadece istemek yetmezdi. Kozanlar gibi bir aileyi ikna etmek için elinde bir kozun, bir gücün olmalıydı.
Odama geçer geçmez Vedat’ı çağırttım. Vedat kapıyı kapattığında yüzündeki ifadeden bir şeyler bulduğunu anladım. "Anlat," dedim masama otururken. "Kozanlar hakkında ne buldun?"
"Topladım ağam. Durumları göründüğü kadar parlak değil," dedi Vedat dosyayı masaya bırakarak.
"Ne demek parlak değil?"
"Bir entegre et tesisi kurma derdine düşmüşler. Büyük bir yatırım. Ama ne uygun arazileri var ne de o kadar nakitleri. Bankaların kapısını aşındırmışlar, kimse bu ekonomik durumda bu kadar büyük bir riske girmek istemiyor. Ortak arıyorlar ama Diyarbakır'da de bu yükün altına girecek babayiğit çıkmamış henüz."
Yüzümde bir zafer gülümsemesi belirdi. Aradığım açık kapı buydu işte. "Güzel... Çok güzel. Muhasebe müdürünü hemen buraya gönder."
Vedat çıkmadan önce duraksadı. "Toplantı mı ayarlayayım ağam? Ne diyelim onlara?"
"Yarın için. Kozanlarla yüz yüze konuşacağız. Onlara reddedemeyecekleri bir teklif sunacağım."
Vedat çıktıktan sonra camın önüne geçtim. Şehir ayaklarımın altındaydı ama benim gözüm uzaklarda, belki de Dicle’nin şu an oturduğu evin pencerelerindeydi. "Dicle," dedim kendi kendime. "Sen bu şehirden de, bu manzaradan da daha değerlisin. Ve seni almak için gerekirse bu şehri satın alırım."
Kapı çalındı, Muhasebe Müdürü Selim Bey içeri girdi. "Buyurun ağam, beni istemişsiniz."
"Otur Selim," dedim masayı işaret ederek.
"Kozanlarla hemen temas kurmanı istiyorum. Yarın öğleden sonra için bir toplantı ayarla. Şirketin mali durumunu, o tesis için gereken rakamları ve bizim sağlayabileceğimiz kolaylıkları hazırla."
Selim Bey notlarını aldı. "Anlaşıldı ağam, hemen ilgileniyorum."
O çıktıktan sonra koltuğuma yaslandım. Saatime baktım. Zaman geçmek bilmiyordu. İçimde bir huzursuzluk ama aynı zamanda bir heyecan vardı. İnsani bir hırstı bu, istediğini alma hırsı. Hamit Kozan’ın o masada bana "Hayır" deme şansı yoktu. Çünkü ben ona sadece bir ortaklık değil, batmakta olan hayalleri için bir can simidi uzatacaktım.
Akşamın karanlığı çöktüğünde içim içime sığmıyordu. Nihayet o saat gelip çattığında, Yılmaz’la sözleştiğimiz mekanın kapısından içeri adımımı attım.
Yılmaz’ın masasına doğru yürürken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Garip bir heyecan... Attığım her adımın beni Dicle’ye biraz daha yaklaştırdığını bilmek, dizlerimin bağını çözüyordu resmen.
Yılmaz beni ayakta karşıladı, yüzünde hürmet dolu bir ifadeyle,
"Hoş geldin Cihangir ağam."
"Hoş buldum Yılmaz, geç otur."
Masaya yerleşir yerleşmez sadede geldim. Havadan sudan konuşup vakit kaybedecek durumda değildim.
"Duyduğuma göre yeni bir tesis kurma niyetindeymişsin ama finans kısmında işler pek istediğin gibi gitmiyormuş?"
Yılmaz sıkıntıyla bir nefes verip ellerini masada birleştirdi,
" Öyle oldu be ağam... Zor olacak, farkındayım ama kafaya koydum bir kere. O tesisi ne yapıp edip kuracağım."
" Ben sana gereken tüm imkanları sağlarım, orasını dert etme."
Yılmaz duraksadı, gözlerini kısıp yüzüme baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama yutkundu. Derin bir iç çekip başını yana çevirdi,
" Sen en iyisi babamla konuş Cihangir ağa."
" Neyi konuşacağımı sormayacak mısın?" "Ortaklık teklif edeceğimi düşünüyorum"
Sandalyeme iyice yaslanıp kendimden emin bir tavır takındım. Dilimin ucundaki o büyük isteği serbest bıraktım,
"Ben ortaklık değil, seninle ve ailenle sarsılmaz bir akrabalık bağı kurmak istiyorum."
Yılmaz’ın gözleri bir anda büyüdü, bakışlarındaki o şaşkınlık ve hafif korku karışımı ifadeyi gördüm. Sesi titreyerek sordu,
"Dicle mi... Dicle mi ağam?"
" Evet, Dicle."
Yılmaz bir an kalakaldı, sonra toparlanmaya çalışarak kekeledi,
"Yani... Babama sormak gerekir ağam. Ben ne desem şimdi? Son söz onundur."
" Baban hayır diyecek olursa ben onu ikna etmenin bir yolunu bulurum. Sen onu geç de, senin fikrin ne? Onu söyle bana."
Yılmaz yüzünde mahcup ama onaylayan bir gülümsemeyle başını salladı,
" Olur ağam, ne demek... Senden iyisini mi bulacak bu saatten sonra?"
"Senden iyisini mi bulacak" lafı bir an göğsümü kabartsa da, içimde bir yerlerde tarifi zor bir öfke uyandırdı. Başkası mı? Dicle’nin isminin yanında bir başkasının ihtimali bile kanımı beynime sıçratmaya yetiyordu. Başkası olamazdı, olmayacaktı.
İstediğim cevabı almanın verdiği tatminle bir süre daha oturduk. Sonra daha fazla duramadım, aklım fikrim Dicle’deyken orada oturmak işkence gibi gelmeye başlamıştı. Müsaade isteyip konağın yolunu tuttum.
O gece gözüme uyku girmedi. Karanlığın içinde Dicle’nin hayaliyle konuştum sanki.
"Sen benim olacaksın," dedim sessizliğe. "Bedeli ne olursa olsun, kimin canı yanarsa yansın... Sen benim olacaksın."
Ertesi gün toplantı odasında Hamit Kozan ile karşı karşıya oturduğumuzda havada ağır bir koku vardı, paranın, gücün ve çaresizliğin kokusu. Hamit Bey yaşlı ama gururlu bir adamdı.
"Cihangir Ağa," dedi Hamit Bey, kahvesinden bir yudum alarak. "Bizi buraya neden çağırdığını az çok tahmin ediyorum ama senin gibi birinin bu tesise neden ilgi duyduğunu anlamış değilim."
Gülümsedim. "Hamit Bey, ben her zaman kazanacak yatırımların yanında olurum. Sizin tesis projeniz kağıt üzerinde mükemmel. Ama eksik olan şeyler var, güç ve sermaye."
Hamit Bey içini çekti. "Doğru söylersin. Bankalar sırtını döndü."
"Ben sırtımı dönmem," dedim öne doğru eğilerek. "Ben size ihtiyacınız olan her şeyi veririm. Araziyi ben sağlarım, sermayenin %70'ini ben karşılarım. Tesisin tüm lojistik ağını ben kurarım."
Hamit Bey’in gözleri parladı ama hemen kendini topladı. "Peki, karşılığında ne istersin? Bu kadar cömertliğin bir bedeli olur."
İşte o an gelmişti. "Karşılığında ortaklık istemiyorum Hamit ağa. Şirket hissesi de istemiyorum."
"Ya ne istersin?"
"Kızını," dedim buz gibi bir sesle. "Dicle’yi istiyorum. Onu kuma olarak alacağım. Bu anlaşma sağlandığı gün, tesisin temelleri atılır."
Odada sessizlik hakim oldu. Hamit Bey’in yüzündeki o umut dolu ifade yerini büyük bir şoka ve öfkeye bıraktı. "Sen ne dersin Cihangir? Benim kızım satılık değil!"
Sakinliğimi bozmadım. "Satılık demedim Hamit ağa. Bu bir ittifak. Kozanlar ve biz… Bundan daha güçlü bir birliktelik olabilir mi? Kızın konakta kraliçeler gibi yaşayacak. Sen de hayalini kurduğun o tesisi kuracaksın. Aksi takdirde, biliyorsun… Altı aya kalmaz haciz memurları kapına dayanır."
Hamit Bey titreyen ellerini masanın altına saklamaya çalıştı. "Bu... Bu çok ağır bir bedel."
"Karar senin Hamit ağa, Ya kızının mutluluğunu ve ailenin geleceğini kurtarırsın ya da gururunla birlikte batarsın. Yarın akşama kadar vaktin var."
Ayağa kalktım. Toplantı bitmişti. O odadan çıkarken Yılmaz Bey’in omuzlarının çöktüğünü gördüm. Biliyordum, o kararı verecekti. Çünkü dünya böyle bir yerdi, bazen en değerli şeylerini, hayatta kalabilmek için feda etmek zorunda kalırdın.
Dicle’ye giden yol, babasının çaresizliğinden geçiyordu. Ve ben o yoldan yürümeye çoktan hazırdım.