Her genç kızın hayalidir, baba evinden üstünde beyaz gelinliği ve belinde kırmızı kuşağıyla çıkmak. Ben de her genç kız gibi hayaller kuran biriydim. Şimdiyse hayallerimden biri gerçek olmak üzereydi. Üstümde beyaz gelinliğimle, beyaz atlı prensimin beni gelip almasını bekliyordum. Sadece bir tek şey hayallerimde olandan daha farklı gerçekleşiyordu. Kırmızı kuşağımı babam değil, elleri titreye titreye ve gözlerinde yaşlarıyla annem bağlıyordu.
Bugün için kendime ağlamayacağıma dair bir söz vermiştim. Hem insanlar en mutlu oldukları günde neden ağlarlardı ki? Bunu hiçbir zaman anlamamıştım ta ki canım annemin pamuk yanaklarından süzülen yaşlarına daha fazla kayıtsız kalamayana dek... Kuşağımı bağlayan ellerini tutup dudaklarıma doğru götürdüm. Bana dokunduğu her an bedenimden önce ruhuma şifa dağıtan avuç içlerini koklayarak öptüm. O sırada gözlerimden akan yaşları engelleyecek gücüm yoktu.
Annemi kendime doğru çekip sıkıca sarıldığımda, güzel kokusunu derince soluklanmaktan kendimi alamadım. Bu hayatta bugüne kadar birbirimizden başka kimsemiz yokken, çok değil, sadece birkaç saat sonra Tuğrul da iki kişilik ailemizin daimi bir üyesi olacaktı.
Annemi binbir düşünceyle taşınıp geldiğimiz bu evde tek başına bırakacak olmak canımı yakıyordu, ama aynı zamanda hemen karşı evde olacağımı bilmek ise ruhumdaki sıkıntıyı bir nebze de olsa hafifletmeyi başarıyordu.
Tuğrul'un ailesiyle yaşayacaktık bir süre... Bu benim fikrim değildi. Bana kalsa sevdiğim adamla baş başa kalabileceğim, tek göz odadan oluşsa da bir evim olmasını isterdim. Fakat hayat şartları bazen her istediğimize hemen kavuşmamıza olanak sağlamıyordu. Tanışmamızdan bir süre önce Tuğrul'un babası birçok borcun altına girmişti. Evin geçimi bir emekli maaşına ve bakkaldan gelecek olan gelire bağlı olduğu için de şimdilik ayrı bir eve çıkmamız bizi çok zorlayacaktı. Bu nedenle Tuğrul'un mahcubiyetle yaptığı bir süre ailesiyle birlikte yaşama önerisini kabul etmiştim.
Ben ona kıyamazdım ki... Benimle, ailesi arasında kalmasını ise hiç istemezdim. Ayrıca birlikte olduktan sonra nerede yaşadığımızın ne önemi vardı? Ben bu hayatta bir tek Tuğrul'la mutlu olmayı istiyordum.
Annem kollarımın arasından sıyrılarak yanaklarımdaki yaşları kurulamaya çalıştı. "Ağlama güzel kızım. Sen gelinsin... Hiç bugünde ağlanır mı?"
"Ağlamamı istemiyorsan sen de ağlama o zaman."
"Ben anneyim," dedi annem yanağımı okşarken. "Kızım gelin olmuş yuvadan uçuyor. Nasıl ağlamayayım?"
"Evlenmem hiçbir şeyi değiştirmeyecek anne. Yine ne zaman ihtiyacın olursa yanında olacağım senin. Şu camı açıp, 'Nursena' diye seslenmen yeter. Hemen koşa koşa sana gelirim ben."
"Bilirim, gelirsin," dedi annem burukça. "Ama unutma ki, artık önceliklerin değişiyor kızım. Bundan sonra öncelikle kocanı mutlu etmelisin. Ne ona ne de ailesine saygıda kusur etmeyeceğini çok iyi biliyorum ama oldu da, bir konuda anlaşamadınız, işte o zamanlarda gerektiğinde alttan almayı da bilmen gerek. Bu sana bir anne öğüdüdür. Sakın pireye kızıp yoganı yakmaya kalkma. Sorunlarını konuşarak çözmeye çalış her zaman."
Başımı uysalca salladıktan sonra anneme bir kez daha sıkıca sarıldım. Tam o sırada kapı çalındı. Kalbim heyecandan küt küt atarken geri çekilip annemin gözlerinin içine mutlulukla baktım. Halimi anlamış olacak ki, anneciğim şefkatle gülümsedi. "Artık zamanı geldi," dedikten sonra duvağımı örttü.
Çok kısa bir süre sonra taşınalı henüz birkaç ay olmuş evimin kapısından Tuğrul'un kolunda çıktım. Yine her zamanki gibi çok yakışıklıydı... Ama giydiği damatlığın sayesinde ve yapmış olduğu damat traşından sonra çok daha fazla baş döndürücü göründüğü de bir gerçekti. İmkânım olsa gözlerimi üstüne dikip bir ömür boyunca yalnızca onu seyrederdim ve bundan bir an bile olsa bıkmazdım.
Nikâhımızın kıyılacağı nikâh dairesine geldiğimizde Tuğrul'un uzattığı elini sıkıca tutup, peşinden ilerledim. Düğünümüz olmayacaktı. Nikâhtan sonra yakın akrabalar için bir lokantada yemek verilecekti sadece. Tuğrul, eğer istersem düğün de yapabileceğimizi söylemişti gerçi ama ben böyle bir şeyi istememiştim. Sessiz sakin bir nikâhla evlenmek gözüme daha cazip görünmüştü açıkçası.
Kısa bir bekleme süresinin ardından nikâh masasındaki yerlerimizi aldık. Heyecanım elim ayağımın titremesine sebep olsa da, sakince yerimde oturmak için resmen kendimi kasıyordum. Birçok davetlinin bakışlarının üstümüzde olduğunu bilmek ise bana gerçekten hiçbir fayda sağlamıyordu. En son ne zaman insanların odak noktası olmuştum? Galiba ilkokulda yaptığımız bir tiyatro gösterisindeydi...
Nikâh memurunun sırasıyla sorduğu soruya, her ikimiz de net bir şekilde 'Evet' cevabını vermiştik. Önüme bırakılan deftere imza atarken kalbim yerinden çıkacakmışcasına hızlı atıyordu. Tuğrul'un da imzayı atmasıyla, nikâh memuru bizi karı koca ilan ederek, nikâh defterini de elime tutuşturdu.
Hâlâ inanamıyordum... Her şey sanki ışık hızında gerçekleşmişti. Şaşkın bir şekilde Tuğrul'a doğru döndüğümde, onun gülümsediğini fark ettim... Hem de öyle bir gülümsüyordu ki, sanki dünya onun gülüşü sayesinde daha da aydınlanıyor gibiydi.
Elleri yavaşça duvağıma uzandığında ben de ellerimin arasındaki nikâh cüzdanını duyduğum heyecandan daha sıkı kavramıştım. Sonunda aramızda hiçbir engel olmadan gözlerimiz buluştuğunda, dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı. Alnımın ortasında hissettiğim sıcak dudaklardan sonra ise gözlerimi açık tutmam imkânsızdı. Geri çekilmeden önce çok kısa bir süre kulağıma doğru eğildi. "Çok... çok güzelsin. Ve benimsin," diye fısıldadı.
Onundum... O da benimdi. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?
Nikâhın kıyılmasından sonra sıra takı merasimine gelmişti. Sanırım düğünlerin en sıkıcı kısmı da buydu. Sırasıyla gelen kişilerle kucaklaşmak beni biraz bunaltsa da, güler yüzümden hiç ödün vermeden bu duruma mecburen katlandım. Sonunda bu eziyet de bir son bulduğunda, Nuran anne, "Biz lokantaya geçiyoruz oğlum. Siz de imam nikâhını kıydırdıktan sonra gelirsiniz," dedi.
"Tamam, anne."
Yanımızda Tülay ve Tuğrul'un mahalleden bir arkadaşıyla birlikte oradan ayrıldık. Mahallede çok saygı duyulan bir hoca efendinin evine geldiğimizde Tülay'ın yardımıyla ilk önce lavaboda görüntüme bir çeki düzen verdim ve başıma beyaz bir tülbent örttüm.
Şahitlerimizin eşliğinde Allah'ın huzurunda da karı-koca olmak için hocanın karşısında yerlerimizi aldığımızda titreyen elimi sıkıca tuttu önce Tuğrul. Yüzüne doğru baktığımda bana içten bir gülümseme hediye etti. O da en az benim kadar heyecanlı ve mutluydu, sadece duygularını benim kadar açıktan yaşamıyordu.
Hoca efendi sırasıyla bize birbirimizi zevceliğe kabul edip etmediğimizi sordu. Yine aynı coşkuyla birbirimizi bu sefer Allah'ın huzurunda kabul ettik. Sonrasında da hiç vakit kaybetmeden tekrar yola koyulduk.
"Lokantaya gitmeden önce Eyüp Sultan'a gidebilir miyiz?" diye sordum birden. Oraya gidip geleceğimiz için dua etmeyi her şeyden çok istiyordum. Tuğrul'la bir ömrü mutlu geçirmek en büyük dileğimdi ve bunu ancak rabbimden isteyebilirdim.
Her zaman olduğu gibi bu seferde kırmadı sevdiğim adam beni ve arabanın yönünü Eyüp Sultan'a çevirdi.
***
Yorucu olduğu kadar, aynı zamanda hayatımın en güzel gününü geçirmiştim. Şimdi bundan sonra sevdiğim adamla paylaşacağım yatak odasında oturmuş, Tuğrul'un namazını kılmasını beklerken tüm bedenim heyecan içerisinde kıvranıyordu. Terleyen avuç içlerimi sürekli gelinliğimin eteğine silip duruyordum.
Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde gülümsedim. Tuğrul'un odasındaki eski eşyaları atarak, yenisine yenilerini almıştık. Beyaz tonlardaki yatak odası takımı çok hoş görünüyordu.
Kendimize ait bir evimiz yoktu belki ama bu oda sadece bize aitti. İkimizindi. Her akşam bu odaya sevdiğim adamla el ele girecektim. Onun koynunda uyuyup, yeni güne onun yüzünü görerek başlayacaktım. Bu bile yeterliydi benim için. Zaten hiçbir zaman bana verilenlerden daha fazlasını isteyen biri olmamıştım. Mutlu olmak hep ilk sıradaydı benim için.
Tuğrul katladığı seccadeyi sandalyenin üstüne bıraktıktan sonra yanıma geldi. Elimden tutup ayağa kaldırdıktan sonra ise cebinden beş tane altının yan yana dizildiği altından zinciri çıkardı. Yüz görümlülüğümdü bu. Elimde olmadan gülümsediğim sırada boynuma takıldı o kolye. Sonra duvağım açıldı ve ben yine sevdiğimin dudaklarını alnımda hissettim. Kokusu buram buram genzime dolarken mutlu bir iç çekmekten kendimi alamadım. Onun sıcaklığına nasıl bu kadar çabuk alışabilmiştim?
"Benim gelinim," diye fısıldadı Tuğrul gözlerimin en derinine bakarken.
"Benim kocam." Söylediğim söz hoşuna gitmiş olacak ki, gülümsemesi büyüdü, bir umman oldu.
Yüzümü ellerinin arasına aldığında, "Öyle mutluyum ki," dedi. "Artık karımsın."
"Rüya gibi." Bir fısıltıyı andıran sesimle söylediklerim gerçek hislerimi yansıtıyordu. Sanki bir rüyayı yaşıyorduk biz. Her an uyanmaktan da korkuyorduk aslında.
Dudakları alnımdan başlayarak yanaklarıma doğru ilerledi. Kondurduğu her küçük öpücük bedenimin daha fazla titreme sebebiydi. "Nursena'm... Gözümün nuru," diye fısıldadı kulağıma. "Seni çok seviyorum."
Konuşamadım... Dilim damağım kupkuruydu ve ben, duyduğum heyecan yüzünden konuşmayı bile beceremiyordum.
Dudaklarımızın ilk temasında olduğum yere yığılmamak için sıkıca kollarına tutundum. Kim ve nerede olduğumu bir anda unutmuştum. İlkti bu heyecan... İlk kez yaşıyordum ben bu duyguları. İlk olmasına rağmen yadırgamıyordum da. Çünkü karşımdaki Tuğrul'du. Hayatım boyunca sevdiğim tek adamdı. Ona güveniyordum. O beni nereye götürürse götürsün kabulümdü.
Üstümdeki gelinliğin fermuarı açılırken, ben sevdiğim adama -kocama- sıkıca sarıldım ve onun beni daha önce hiç bilmediğim bir diyara beraberinde götürmesine izin verdim.
***
Sabah gözlerimi açtığımda kendimi farklı hissediyordum. Bedenimdeki tatlı sızıların yanında, başta kalbimdeki sevinç beni farklı kılıyordu. Gülümseyerek başımı kaldırdığımda Tuğrul'un eli yanağında beni izlediğini fark ettim. Öyle güzel bakıyordu ki, bir süre aval aval yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamadım.
"Günaydın," dedikten sonra yüzüme düşen birkaç tel saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Günaydın."
"Kendini nasıl hissediyorsun?"
"İyiyim," cevabını verirken utançla bakışlarımı ondan kaçırmamak için kendi içimde büyük bir çaba verdim.
Yanağıma küçük bir öpücük kondurduktan sonra hızla doğruldu. "Birlikte kahvaltıyı hazırlayalım mı?"
Gece aldığım duş sebebiyle iyice birbirine girmiş saçlarımı elimle düzeltmeye çalışırken, "Olur," dedim. Tuğrul odadan çıkarken ben de yerimde doğruldum. Bakışlarım bir kenara bıraktığım çarşafa kaydığında yanaklarımdaki kızarıklığın arttığına emindim. Hemen ayağa kalkarak elimde çarşafla banyodan içeri girdim. Çamaşır makinesini açıp, çarşafı içine tıkıştırdım. Biz kahvaltıyı yapana kadar yıkanmış olurdu.
Elimi yüzümü de yıkadıktan sonra bu sefer odaya geri dönerek üstüme rahat bir elbise geçirdim.
Mutfağa geçeceğim sırada ise evin kapısının çalındığını duydum. İlk günden bizi evimizde kimin rahatsız edebileceğini bilemeyerek kapıya doğru yürüdüm ve dikkatlice açtım.
Karşımda bulduklarım kayınvalidemle kayınbabamdı. Onların hemen arkasında da bana mahcup bakışlar fırlatan görümcem duruyordu.
"Günaydın kızım," dedi Nuran anne.
"Günaydın." Şaşkınlığımı elimden geldiğince gizleyerek kapıyı ardına kadar açtım. "Buyrun."
Tuğrul'un anne ve babası içeriye geçerken, Tülay hemen yanımda durdu. "Kusura bakma Nursena. Ya valla ben sürekli bugün onları rahat bırakalım deyip durdum ama annem beni bir türlü dinlemek istemedi."
"Sorun değil canım," desem de aslında hayal kırıklığı yaşıyordum. Ben ilk günümüzü böyle düşlememiştim. Tuğrul'la baş başa olmayı her şeyden çok istiyordum.
İçeri geçtiğimizde Tuğrul da en az benim kadar şaşkın ve bu durumdan hoşnutsuz görünüyordu. Ama saygısından ne annesine ne de babasına bir söz söyleyebiliyordu.
Tülay'la birlikte kahvaltıyı hazırlamaya koyulduk. O sırada Nurdan anne, "Takılan altınları sen bana ver kızım. Hırlısı var hırsızı var. Ben onları iyi bir yerde saklarım," dedi.
"Gerek yok anne. Biz Tuğrul'la bankada bir kasa kiralamayı düşünüyoruz," diye cevap verdim.
Kayınvalidem aldığı yanıttan memnun kalmamıştı. Bunu hızla asılan yüzünden anlamak mümkündü lakin ağzını açıp da bu konuda herhangi bir şey söylemedi.
Kahvaltı boyunca daha çok Nuran anne konuşmuştu. Tuğrul da en az benim kadar sessizdi. Birlikte yaşamanın böyle bir şey olacağını ise sanırım artık daha iyi anlamıştık. Baş başa geçireceğimiz zamanlarımız kısıtlı olacaktı. Ayrı bir eve geçmedikçe, yatak odası dışında istediğimiz gibi özgürce birbirimize yaklaşamayacaktık.
Kahvaltı masasını topladığım sırada Nuran anne, "Gel kızım, odana çıkalım. Seninle konuşmak istediklerim var," dedi.
Şaşkınca yüzüne bakakaldım. Sonra silkinerek toparlanmaya çalıştım. Nuran anne önde, ben arkasında merdivenleri çıkarak dün gelin geldiğim odadan içeri girdik. Ben merakla duyacaklarımı beklerken, Tuğrul'un annesinin bakışları düzenli bir şekilde toplanmış yatağa kaydı.
"Nerede?" diye sorduğunda ilk başta kastettiği şeyi anlamadım.
"Ne nerede anne?"
"Çarşaf," dediği an ise başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım bir an. "Çarşafı görmek istiyorum."