Ben seni seviyorum!” diye bağırdı.
“Hayır,” dedim. “Sen beni sevmiyorsun. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibisin.”
Bir anda frene bastı. Araba sertçe savruldu.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Bana döndü.
Gözleri kıpkırmızıydı.
“Ben olmadan yaşayamazsın!” dedi.
Nefesim bir anlığına kesildi.
Ama korkudan değil.
Bu cümleyi daha önce de duymuştum… defalarca.
Ve her seferinde inanmıştım.
Ama bu sefer…
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerinin içine baktım.
İlk defa… gerçekten ilk defa… onun söylediklerini değil, gerçeği gördüm.
“Bak,” dedim sakin ama keskin bir sesle, “Ben sensiz de öyle bir yaşarım ki aklın şaşar.. Sen kendini ne sanıyorsun be?"
Korkuyor muyum? Evet.. Ama susacak da değilim.. Bıktım artık.. Yıllarca beni manipüla etmesinden. Bir an sustu. Sanki ne diyeceğini bilemedi.
Ama o boşluk uzun sürmedi.
Çünkü o… susmayı bilen biri değildi.
“Elinde hiçbir şey yok!” diye bağırdı tekrar. “Hiçbir şey! Ben olmadan sıfırsın sen!”
Gülümsedim..
" İyi ya" dedim "Bende sıfırdan başlarım.."
"Nalan sus asabımı bozma.. Aklını başına al düzgünce konuşacağız.." diyerek bir kez daha susturmak istedi.. Bu kez sustum.. Ama o istediği için değil, kendi mi düşündüğüm içindi..
Kırkbeş dakikalık bir yoldan sonra araba ormanlık alanda durdu.. "İn hadi konuşacağız." diyerek arabadan indi manyak. Bu dağ başında ne konuşacağız acaba? Yeminle öldürüp bıraksa kimse bulamaz.. Biraz tırsarak arabadan indim. Aklıma gelen kötü düşünceleri bir kenara bırakıp.. "Yok canım o kadar da değil.. Okan yapmaz öyle bir şey." diyerek arabadan indim..
"Konuş seni dinliyorum Okan." dediğim de
Ellerini saçlarının arasından geçirdi. Sinirliydi. Ama o bildiğim bağıran, çağıran Okan’dan biraz farklıydı bu sefer. Daha… köşeye sıkışmış gibiydi.
“Sen…” dedi dişlerinin arasından, “Sen ne ara böyle oldun Nalan?”
"Ben hangi ara böyle oldum öyle mi? Ulan sen beni aldattın aldattın.. Yetmedi üstüne bir de çocuk yaptın.. Şimdi karşıma geçmiş hangi ara böyle oldun diye soruyorsun öyle mi?"
"Tamam haklısın.. Bir hata yaptım ama, affedilmeyecek gibi değil. Bizim bir düzenimiz vardı. Gül gibi geçinip gidiyorduk.. Ne olur affetsen?"
Yeminle kafayı yiyeceğim.. Bu gerizekalı aylar önce bana neler söylüyordu, şimdi karşıma geçmiş ne söylüyor. Derya ile aynı evde yaşamamı bile teklif ediyordu. Şimdi yok seviyorum diyor. Hayır bir de utanmadan beni suçluyor..
"Affetmiyorum seni Okan affetmiyorum.. Hiçbir zaman da affetmeyeceğim.. Bir kaç gün sonra da senden kurtulacağım. Yeter artık ya.. Kabullen.."
Sesi gittikçe sinirlendiğini açık ediyordu..
"Herşeyi halledebiliriz. Sen bir şans ver ben herşeyi halledeceğim Nalan.. Yine eskisi gibi çok mutlu olacağız.."
Başımı iki yana salladım.
“Hayır,” dedim net bir şekilde. “Biz hiçbir şeyi halletmiyoruz Okan. Sen konuşuyorsun, ben susuyorum. Sen bağırıyorsun, ben korkuyorum. Sen kırıyorsun, ben topluyorum. Buna ‘halletmek’ denmez.”
Yüzü gerildi.
Çenesini sıktı.
“Abartıyorsun,” dedi.
Bir kahkaha attım.
Ama bu kahkaha… mutlu değildi.
“Abartmak mı?” dedim. “Bana ‘ben olmadan yaşayamazsın’ diyen adama abarttığımı söylüyorsun. Bu sevgi değil Okan. Bu… sahiplenmek. Kontrol etmek. Ezmek. Sen bana gerçeği söylesene.. Neden kararın değişti? Sen bana söylediklerini unutmuş olabilirsin ama ben unutmadım..”
Bir anlığına gözlerini kaçırdı.
“Ben seni seviyorum!” diye bağırdı tekrar, bu sefer sesi çatladı. “Anlamıyor musun? Seni kaybetmek istemiyorum!”
Derin bir nefes aldım. Göğsüm sanki içten içe çöküyordu ama yüzümdeki ifade… ilk defa bu kadar netti.
“Sevgi bu değil Okan,” dedim. Sesim titredi. “Sevgi korkutmaz. Sevgi aşağılamaz. Sevgi insanı kendinden şüphe ettirmez.”
Bir adım geri attım.
“Sen beni sevmiyorsun. Sen… beni kaybetmek istemiyorsun. Çünkü ben varken kendini güçlü hissediyorsun. Çünkü ben sustukça sen büyüdüğünü sanıyorsun. Sen yıllarca kendi egonu tatmin ettin benimle. Benim sana olan sevgimi kullandın.. Ama artık o Nalan yok.. Onu sen kendi ellerinle öldürdün.. Senden nefret ediyorum.” diye bağırdım.. Artık konuşmak istemiyorum. Anlatmak istrmiyorum..
Yüzündeki ifade değişti.
Sanki bir şey koptu içinde.
Gözleri karardı.
“Kes!” diye bağırdı bir anda.
Refleksle irkildim.
“Kes dedim sana!” diye üstüme yürüdü. “Ağzına geleni söylüyorsun! Kimsin lan sen bana böyle konuşuyorsun?!”
Geri çekildim. Ayağım taşa takıldı ama düşmemek için kendimi toparladım.
“Gerçekleri söylüyorum,” dedim. “Senden nefret ediyorum.” dememle yüzüme gelen tokatla bir kez daha sarsıldım..
Yanağımda patlayan o keskin acıyı hissettim. Kan tadı geldi ağzıma..
Yavaşça yüzümü tekrar ona çevirdim.
Gözlerimin içine baktı.
Belki pişmanlık bekledi.
Belki korku.
Ama bu sefer…
Hiçbirini bulamadı.
Bu onu daha da çıldırttı.
“Bak işte!” dedi parmağını yüzüme sallayarak. “Bak beni bu hale sen getirdin! Sen! Tahrik ediyorsun beni!”
Gülümsedim..
“Yine ben suçluyum değil mi?” dedim alçak bir sesle.
Kolumdan sertçe tuttu.
“Arabaya bin!” diye bağırdı.
“Bırak,” dedim dişlerimin arasından.
“Bin dedim sana!”
"Yeter!!!" diye bağırarak ittim. Nerden bilebilirdim bu kadar ileri gideceğini
“Sen kimsin lan bana el kaldırıyorsun!” diye haykırdı. Oysaki sadece bıraksın diye itmiştim. Saçlarımdan yakaladı bir kez daha canımın acısını hiçe sayarak.
“Bırak!” diye bağırdım..
Ama dinlemedi.
Beni sertçe yere itti.
Sırtım toprağa çarptı. Nefesim kesildi.
Başım döndü. Gözlerim karardı bir an.
Üzerime eğildi.
“Akıllanacaksın,” dedi dişlerini sıkarak. “Ya benim dediğim olacak… ya da hiçbir şeyin olmayacak.”
Karnıma yediğim tekmeyle gözlerim bir an kapandı.. Sanki daha önce hiç böyle bir acı hissetmedim.. Ben yerde kıvranırken o sinirle birşeyler söylenip söylenip tekrar vurmaya başladı.. Daha ne kadar dayanacağımı düşünürken gözlerim tamamen kapandı.. Galiba buradan dönüşüm yoktu.. Aferin Nalan sana.. Aferin kızım.. Kendi ayaklarınla eceline geldin.. Keşke annemin sözünü dinleyip de gelmeseydim.. Ama bir kez daha aynı hataya düşüp söz dinlemedim.. Şimdi burada geber git de kurta kuşa yem ol.. Neyse en azından ölüm bir işe yarar. Aç hayvanların karnı doyar..
Toprak soğuktu. Bedenim ürperiyordu.
Ama garip bir şekilde artık acı… o kadar da yakmıyordu canımı.
Sanki bedenimle arama bir mesafe girmişti. Sesler uzaktan geliyordu. Okan’ın bağırışları… küfürleri… nefes alışları… hepsi bulanıklaştı.
Sonra… Sessizlik.
Tam anlamıyla bir sessizlik değil aslında… Rüzgârın ağaçların arasından geçerken çıkardığı o ince uğultu vardı. Ama onun sesi yoktu.
Ve bu… tuhaftı.
Çünkü o sustuğunda… dünya ilk defa korkutucu değil, huzurlu gelmişti..
Oysa ki izlediğim o sabah programlarında ki kadınlara nasıl da kızıp sinir oluyordum.. Sizin hiç mi aklınız yok demek ne kadar da kolay geliyordu.. Bile bile neden peşlerinden gidiyorsunuz demek.. Ama öyle olmuyormuş işte.. Bilemiyor muşsun... Başına neler gelecek anlamıyormuşsun.. Okumuş etmiş, iş güç sahibi insan diyorsun.. Yapmaz asla diyorsun.. Ama yapıyorlar mış.. Ben aynı evde beş sene yaşadığım, aşık olduğum adamı hiç tanımamışım.. Bu kadarını da yapmaz dediğim herşeyi yaptı.. Sanırım ben bu sonu hak ettim..
& & & &
Toprak hala çok soğuktu… ama içimdeki o garip hafiflik… daha da ürkütücüydü.
Gözlerimi açmaya çalıştım. Başaramadım. Sanki kirpiklerim bile bana ait değildi artık. Ne kadar süredir buradayım hiç bilmiyorum. Ama hava kararmıştı.. Doğrulmaya çalıştım ama nafile.. Sanki tüm kemiklerim kırılmış gibiydi.. Tam olarak etrafı göremesem de.. Kulağım hâlâ duyuyordu. Adım sesleri duymaya başladım..
Bu Okan değildi.
Onun yürüyüşünü bilirdim. Sert, öfkeli, sabırsız… Toprağı bile azarlar gibi basardı. Ama bu… daha temkinliydi. Daha dikkatli.
Bir ses duydum.
“Hey! …Hey! Beni duyuyor musun?!”
Bir erkek sesi.
Yabancı.
İçimden bir şey kıpırdadı. Çok zayıf… ama hâlâ ölmediğimin kanıtı gibi.
“Yaşıyor… nabzı var!” dedi aynı ses, bu sefer daha panik.
Sonra bir başkası:
“Ambulansı ara! Çabuk!”
Ambulans…
Demek… henüz bitmemişti.
Bir şeyler omzuma değdi. Beni çevirmeye çalıştılar. Acı… bir anda geri geldi. Tüm vücuduma yayılan o keskin sızıyla dudaklarımdan belli belirsiz bir inleme çıktı.
“Tamam tamam… sakin… buradayız.”
O an… garip bir şey oldu.
Okan’ın sesi yoktu.
Gerçekten yoktu.
Ne bağırıyordu… ne suçluyordu… ne de “ben olmadan yaşayamazsın” diyordu.
Ve ben… ilk defa…
Onsuz nefes alıyordum.
Zor… acılı… ama özgür.
Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Belki de bu… korkudan değildi.
Belki de bu… hayatta kaldığım içindi.
Sonra abimin sesini duydum..
"Nalan!! Abicim.. Geldik abicim geldik.. Çok şükür yaşıyorsun."
Abimin sesini duymanın rahatlığıyla bir kez daha gözlerimi kapattım.. Abim geldiyse artık güvendeydim..
Gözlerimi açtığımda beyaz bir tavan vardı.
Keskin bir antiseptik kokusu doldu burnuma. Makine sesleri… düzenli, sakin… hayatın hâlâ devam ettiğini fısıldıyordu.
Kıpırdamaya çalıştım.
Olmadı.
Kolumda bir ağırlık hissettim. Serum.
Başımı hafifçe çevirdiğimde… bir siluet gördüm.
“Uyandın…” diyen hemşire yüzüme sıcacık baktı..
Dudaklarım kuruydu. Konuşmak istedim ama sesim çıkmadı.
Kadın eğildi.
“Güvendesin. Hastanedesin. Seni ormanda bulmuşlar. Merak etme ailen burada..”
O an aklıma olanlar geldi.. Bir kadını sırf boşanmak istiyor diye ölüme bırakan bir erkek.. Belki benim adım da yüzlerce olan o kadınların arasında yer alacaktı.. Sadece yeni bir hayat kurmak istiyorum diye hayata gözlerini yuman kadınlar gibi.. Kendi hatalarını kabul etmek yerine, karşıdakini suçlayan o iğrenç zihniyetler.. Bir kadının daha hayatını alamadı bu kez.. Ben de Nalansam ismimin anlamına inat, bu kez feryat eden, ağlayan, hüzünlü kadın olmayacağım.. Mutlu olacağım hemde çok...