Hadi be, ben senden niye kaçayım. diyemediğim için
"Tamam geliyorum" dedim..
Hem belki poşetim öylece arabada beni bekliyordur.. Şimdiye kadar birşey söylemediğine göre de kesin görmedi..
Evet ya görmüş olsa en azından sorardı değil mi?
Kapıya geldiğimizde elim otomatik olarak kolu tuttu. Bu sefer kimse elimle yarışmadı. Şükür.
Kapıyı açtım. Akşam serinliği yüzüme vurdu. Bir an gerçekten rahatladım.
Temiz hava, oh mis.. Tabi en büyük rahatlığım poşeti fark etmemiş olması.. Yani hala ben öyle düşünüyorum..
Arabaya bindiğimde ilk olarak gözlerimle arabanın içini kontrol ettim. Arka tarafa baktım çaktırmamaya çalışarak. Ama arka koltuklarda birşey yoktu. Mert'le bir an göz göze geldik.
"Birşey mi arıyorsun?"
"Yoo... Birşey aradığım yok.. Araban güzelmiş." diyerek salaklıkta level atladım.
Hayır yani nasıl sorayım dün akşam poşetim senin arabanda kalmış. İçinde de süper seksi iç çamaşırı vardı.. Onu arıyorum mu diyecektim..
Mert kaşını hafif kaldırdı. O bakış… Hani “ben bir şey biliyorum ama sen ne kadar saçmalayacaksın bakalım” bakışı var ya, aynen o.
Ben de camdan dışarı bakıyormuş gibi yaptım. Geceyi izliyormuşum gibi… Halbuki beynim full poşet arama modunda.
Allah’ım nereye koyduysam artık…
Mert arabayı çalıştırdı. Motor sesiyle birlikte içimdeki panik de hafif yükseldi.
“Sanki bana birşey kaybetmişsin de onu arıyormuşsun gibi geldi… Ama sen yok diyorsan öyledir..” dedi sakin bir sesle.
Çok mu belli ettim acaba?..
“Sana öyle gelmiş.. Hem senin arabanda ne kaybetmiş olabilirim ki?” dedim, sesim fazla normal çıkınca kendim bile şüphelendim.
Mert hafifçe güldü.
“Bilmem.. dediğin gibi belki bana öyle gelmiştir.."
Kesin gördü. Kesin gördü ve bilerek bir şey demiyor. Beni zor durumda bırakmak için böyle yapıyor.. Bu adamın içinde şeytan var ya… net. Bir de Şükran iyi insana benziyor diyor.. Ne iyi insanı sinsi yılan bu..
Bir süre sessizlik oldu. Ben susunca oda sustu.. O sessizlik var ya… Hani insanın iç sesini bile yankı yapacak kadar ağır olanlardan. İnsanın aklından binlerce şey geçirdiği sessizlik.. Hah tam olarak öyle bir sessizlik.. Ama ben daha fazla dayanamadım.
“Şey…” dedim.
Mert anında döndü. “Evet?”
“Dün… şey… ben galiba… bir poşet unutmuş olabilirim senin arabada. Yani tam emin değilim.. Ama arabada unutma ihtimalim var..” Oh be.. Sonunda sordum..
Helal bana.
Mert direksiyonu tek elle tutarken diğer eliyle çenesini hafifçe kaşıdı. Birşey biliyorum ama emin değilim der gibi..
“Olabilir…” dedi gayet sakin bir şekilde..
OLABİLİR Mİ?
“Yani… hani böyle küçük bir poşet… beyaz… Küçük bir kutu vardı içinde …” diye saçmalamaya başladım..
Allah’ım yer yarılsa da içine girsem..
“İçinde ne vardı?” dedi..
İçinde nemi var?
Bitti. Geçmiş olsun. Ruhuma Fatiha.
“Hiç ya… öyle normal şeyler…” dedim, gözlerim hâlâ camda. Camda kendimi görüyorum, yüzüm kıpkırmızı.. Nasıl kızarmasın.. Düştüğüm şu duruma bak ya..
"O öyle normal olan şeyleri ben dün eve bıraktım.." deyince
O an ruhumu bedenimden ayrılırken hissettim.
Yavaşça kafamı çevirdim. O kadar yavaş ki… sanki ani hareket edersem her şey daha da kötü olacak.
"İçine baktın mı?" diye sordum. Cevap vermedi ama yüzü, o pis sırıtışı herşeyi anlatıyordu..
Gözlerimi kapattım bir an. İçimden “şu an kalp krizi geçirip ölsem kimse beni yadırgamaz” diye geçiriyorum.
“Ben… aslında… o…” diye cümle kurmaya çalışıyorum ama beynim error verdi. Sonra birden "Aslında onu anneme almıştım ben" dediğimde yüzüme baktı.. Yeminle gülmemek için kendini zor tutuyor.. Söylediğim şeyi düşününce normal yani..
Mert’in o bakışı… Allah’ım, adam resmen sahne izler gibi beni izliyor.
Kaşını hafif kaldırdı, dudaklarının kenarı titredi. Gülmemek için kendini zor tuttuğu o kadar belliki… İşte insanın kendini pencereden atasının geldiği o anda gibiyim.. Kendimi daha fazla ne kadar dibe çekebilirim diye yarış halindeyim..
“Annene mi?” dedi, sesi o kadar düz ki… Ama alt metin? Dalga geçiyor. Net.
“Evet.” dedim, hiç bozuntuya vermeden. “Ne var yani? İnsan annesine… şey… alabilir.”
“Tabii alabilir…” dedi başını sallayarak. “Gayet… mantıklı.”
Mantıklı mı? MANTIKLI MI?
Şu an beni ciddiye alıyor gibi yapıp içinden kahkaha attığını hissedebiliyorum. Adamın ruhu gülüyor resmen.
“Yani…” diye devam ettim, kendimi daha da batırarak, “Annemle babamın evlilik yıl dönümleri yaklaşıyor… Bende küçük bir hediye almak istedim.. Olamaz mı yani..”
Sus. Lütfen sus. Artık konuşma.
Ama hayır, ben susarmıyım? Hayır.. Çünkü sıçtım birde sıvıyorum...
Mert bir anda sağa çekti arabayı. Kalbim “bitti, şimdi yüzüme vuracak her şeyi” diye atmaya başladı.
El frenini çekti, bana doğru döndü. Gözleri direkt gözlerimde.
“Şu an gerçekten devam edecek misin bu hikâyeye?” dedi.
Yutkundum.
“Ben gayet ciddiyim. Ne oyunu? Valla yalan söylemiyorum..” dedim. Yemin ederim Oscar’lık performans.
"Çarpılacaksın yemin etme.." deyip
Mert bir saniye bana baktı… iki saniye… üç…
Sonra patladı.
Kahkaha atıyor. Ama öyle böyle değil. Bildiğin kırılıyor.
“Sen… annene…” dedi gülmekten zor konuşarak, “o… şeyleri… almışsın…”
Gözlerimi kapattım.
“Gülme!” dedim, sinirle.
“Gülmeyeyim mi?” dedi hâlâ gülerek. “Hayatımda duyduğum en kötü yalan olabilir bu.”
“Yalan değil!” dedim refleksle.
“Tabii canım.” dedi, kendini toparlamaya çalışarak. “Zaten kutunun içindekileri görünce ben de ‘bu kesin annesine’ dedim.”
Bitti. Gerçekten bitti.
“Baktın yani…” dedim, dişlerimin arasından.
Mert omuz silkti.
“Evet baktım..”
“Gerçekten baktın mı?” dedim şokla. “Sen her bulduğun poşeti açıp bakar mısın?!”
“Hayır.” dedi sakinleşerek. “Ama arabamın içindeyse bakarım tabiki de...”
Şaka yapıyor. Bu adam benimle oynuyor.
Kollarımı bağladım, camdan dışarı döndüm.
“Rezilsin.” dedim. Kendi rezilliğimi unutup..
“Katılıyorum.” dedi hiç düşünmeden.
Bir an sustuk.
Sonra Mert biraz daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Bu arada…” dedi, “sana yakışır.”
Ne?
Yavaşça ona döndüm.
“Ne?”
Gözlerimin içine baktı. Bu sefer gülmüyordu.
“Onlar.” dedi kısa bir şekilde.
Kalbim… saçma bir şekilde tekledi.
“Saçmalama.” dedim hemen, bakışlarımı kaçırarak.
“Saçmalamıyorum.” dedi.
"Yani beğendim, zevkliymişsin.." dedi pislik...
Ben hâlâ rezil olduğumla baş etmeye çalışıyordum, o ise sanki hiçbir şey olmamış gibi rahat.
Bir süre sonra Mert tekrar arabayı tekrar çalıştırdı.
“Bu arada…” dedi yola bakarak, “poşeti geri vermeyeceğim.”
Hemen döndüm.
“Ne demek vermeyeceğim?!”
“Hatıra.” dedi ciddi ciddi.
“Saçmalama Mert, ver onu!” Hayır yani ben o üç parça şeye bir sürü para verdim..
“Yok.” dedi net bir şekilde. “Bir gün lazım olur.”
“Ne için lazım olacak sana ya?!” dedim sinirle.
Mert hafifçe sırıttı.
“Bilmiyorum…” dedi. “Belki… sana geri vermek için doğru zamanı beklerim.”
"Ne saçmalıyorsun sen ya??" desemde omuz silkti..
O an anladım.
Bu adam… beni delirtmeye yemin etmiş.
Ve galiba… biraz da hoşuma gidiyor bu durum. Niye böyle oldu ki şimdi..
Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları tek tek geçiyor. Işıklar yüzüme vuruyor, kayboluyor… tekrar geliyor.
İçimde tuhaf bir his var.
Utanç mı? Sinir mi?
Yoksa?? Yoksası yok Nalan.. Aklından bile geçirme.. Yolun geri kalanında konuşmadım.. Konuşacak bir şey kalmadı çünkü.. Daha fazla rezilliği kaldıramam.. Bu günlük yeter.. Mahalleye girdiğimiz anda "Ben burada ineyim marketten almam gerekenler var" deyince mecbur marketin önünde durdurdu arabayı.. Arabadan inmemle Zuhal teyzeyle göz göze geldim..
"Buyrun cenaze namazına.." En son eve gelip oğlu için yalvarmıştı.. O günden sonrada hiç görmemiştim..
Zuhal teyzenin gözleri benimkilerle kilitlendiği an… içimde bir şey eski bir yarayı yeniden kanattı.
O bakış…
Hiç değişmemişti.
Sanki hâlâ ben suçluydum.
Sanki hâlâ onun oğlu masumdu.
“Yüzünü bile görmek istemiyordum senin.” dedi dudaklarını büzerek. “Ama kader işte… yine karşıma çıktın.”
Bir an nefesim takıldı.
Ama bu sefer kaçmadım.
“Ben de istemezdim.” dedim düz bir sesle. “Ama hayat herkesin istediği gibi ilerlemiyor Zuhal teyze.”
Kaşları çatıldı.
“Adımı ağzına alma.” dedi sertçe. “Senin yüzünden oğlum hapiste! Sen erkeklerle fink atarken benim oğlum senin yüzünden dört duvarın içinde.. Birde utanmadan milletin arabasından iniyorsun..” dedi. Bana dedi.. Kendi oğlunun yaptıklarını unutup bana erkeklerle geziyorsun mu dedi?
Gözlerimi ondan ayırmadan konuştum.
“Benim yüzümden değil.” dedim. “Yaptıkları yüzünden dört duvarın içinde." Aslında çok daha fazla şey söylemek istesem de sustum.. "Size iyi akşamlar" deyip arkamı dönmüştüm ki
"Hiç utanmada yok.. Oğlumu yalanlarıyla hapise attırdı. Şimdi orda, burda kendini becerttiriyor." Sözleri kulağıma çarptığı an… içimde bir şey koptu.
Yavaşça geri döndüm.
Bu sefer kaçmadım.
Bu sefer yutmadım.
Gözlerimi direkt onun gözlerine diktim. İçimdeki o eski korku yoktu artık. Yerini başka bir şey almıştı… öfke. Ama öyle bağırıp çağıran cinsten değil. Sessiz, keskin, yakıcı.
“Ne dediniz?” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Zuhal teyze bir adım öne çıktı. Sanki söylediklerini geri alacakmış gibi değil… üstüne koyacakmış gibi.
“Aynı şeyi tekrar ettirme bana.” dedi küçümseyerek. “Herkes biliyor ne mal olduğunu.. Akşamın bu saatinde kimin arabasından indin?”
İçimden kısa bir kahkaha geçti ama dışarı çıkmadı..
"Sana ne, kime ne? Benim kimim arabasından indiğim kimi ne ilgilendirir?"
Yüzü gerildi.
Ama susmadı. Hala aynı noktada
“Benim oğlum.. senin yüzünden orada..”
“Elinizi vicdanınıza koyup konuşun!” dedim bu sefer, sesim bir anda sertleşti. Kendim bile irkildim o tondan. “Gerçekten masum olduğuna inanıyor musunuz?”
Bir anlık duraksadı.
İşte o bir an…
Her şeyi anlatıyordu.
Ama hemen toparladı kendini.
“Ben annesiyim!” dedi yüksek sesle. “Tabii ki inanacağım! Oğlumu o hale sen getirdin.. Ne vardı sanki azıcık alttan alsaydın? Ama tabi meğersem senin derdin başkaymış..” derken neyi ima ettiği çok belli..
Etrafımızda birkaç kişi yavaş yavaş bakmaya başlamıştı. Ama umurumda değildi. Bu sefer değildi.
"Benim derdimin ne olduğu inanın sizi hiç ilgilendirmiyor.. Sen bu ahlak derslerini zamanında oğluna verseydin de evliyken başka kadından çocuk peydahlamasaydı.
“Ve bir daha benim hakkımda böyle konuşursanız…” dedim, sesimi alçalttım ama daha da tehlikeli bir hale geldi..
"O zaman çok başka bir Nalan'la tanışırsınız.. Sen önce oğlunun pisliklerine bak.. Eğer zamanın kalırsa o zaman benim kapımın önüne bakarsın." diyerek tekrar arkamı döndüm.. Daha fazla konuşmaya değmezdi.. Azıcık içimde değişik duygular gelişmişti. Onunda içine etti akşam akşam..