Haberci Rüyalar
Eladan..
Son haftalarda olduğu gibi yine kan ter içinde uyandım.. Yine aynı ses yine aynı söz.. Az kaldı cesur Elara çok az kaldı.. boşlukta yankılanan ses ve eyradfımda ortaçağdan kalma kıyafetşeri olan bir yığın gölge.. Haaa birde elimin üzerinde duran ve keskin bakışlarını benden almadan sanki hadi dememi bekleyen Kartal gillerden bir kuş ama Şahin mi Doğan mı yada Kartal mı bilmiyorum.. Soluk soluğa gözlerimi açtığımda dışarıda gün doğmak üzereydi...
Kısa bir süre tavanı izledim.. Neydi bu rüyalar haftalardır görüyorum mekan değişiyor ama ses aynı ses birde kolumda keskin bakışları ile beni inceleyen kuş hep aynı... Off diyerek kalktım yataktan odamın perdesini araladığımda Güneş İstanbul semaları ı tatlı bir kızıllığa bürümüştü çoktan.. Tarihin en güzel ve gizemli şehri sanada günaydın dedim fısıltıyla...
Uyuşuk adımlarla yüzümü yıkamak için banyoya girdim önce sonrasında kahvaltı için çaydanlıpn altını yaktım ama öncesinde her savah olduğu gibi sert sade ve şekersiz bir kahve alıp küçük balkonuma çıktım güne kahvesiz başlarsam asla kendime gelemiyorum.. Hoş son haftalarda gördüğüm rüyalar yüzünden kafam oldukça karışık sanırım bu yüksek lisans yüzünde kafayı yiyeceğim.. Az kaldı rüyalarımda kendimi Bizans prensesi ilan edeceğim...
Hızla ve huzursuzluk yaptığım kahvaltı sonrası evden çıktığımd saat
Kapıyı kilitleyip apartmandan çıktığımda sabahın o serin ama diri havası yüzüme çarptı. İçimdeki huzursuzlukla garip bir tezat oluşturuyordu bu sakinlik. Sokaklar henüz tam uyanmamıştı; birkaç simitçi, işe yetişmeye çalışan insanlar ve uzaktan gelen vapur düdüğü…
Adımlarım otomatikleşmişti, ama zihnim hâlâ rüyadaydı.
“Az kaldı cesur Elara…”
Elara. Bu isim… benim değil. Ama artık yabancı da gelmiyor. Sanki biri bana ait olmayan bir geçmişi hatırlatmaya çalışıyor. Ya da… benim unuttuğum bir şeyi.
Otobüs durağına vardığımda elim istemsizce sol koluma gitti. Rüyadaki o kuş… hâlâ oradaymış gibi bir his. Parmaklarım derimin üzerinde gezindi. Saçma… ama o hissi tarif edemiyorum. Sanki gerçekten ağırlığını hissettim.
Otobüs geldi. İçeri bindim, cam kenarına oturdum. Şehir yavaş yavaş hızlanıyordu. İnsanlar, arabalar, sesler… ama benim içimde hâlâ o boşlukta yankılanan ses vardı.
Başımı cama yasladım.
Bir anlığına gözlerim kapandı…
Ve bir görüntü çaktı zihnimde.
Taş duvarlar. Yüksek kemerler. Mum ışıkları. Ve ben… ama ben değilim. Üzerimde ağır, işlemeli bir elbise. Omuzlarımda altın detaylar. Saçlarım farklı, bakışım daha sert… daha kararlı.
Ve o kuş.
Bu sefer çok daha netti.
Gözleri… inanılmaz keskin. Bana bakmıyordu sadece. Sanki beni ölçüyordu. Değerlendiriyordu.
“Henüz hazır değil…” dedi bir ses.
Gözlerimi aniden açtım.
Otobüs ani bir fren yapmıştı.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Bu… artık sadece bir rüya değil.
Bir şey beni çağırıyor.
Ama nereye?
Ve neden “az kaldı”?