2.BÖLÜM

1802 Words
Yedi yıl önce peri halkının yarısı insanlar tarafından katledilmeye başlanmıştı. Büyücülerin toprakları aniden kuraklaşmaya ve küçük çocuklar topraklar yüzünden zehirlenmeye başlamıştı. Toprakların salgıladığı kokular çocukları öldürmeye başlamıştı. Cadılar esir alınmaya ve yakılmaya başlanmıştı. Aurora'nın büyükannesi o zamanlar meclisin lideri ve kurucusuydu. İnsanların işgalleri ve katliamını durdurmak için insanlarla anlaşmaya gitmeye zorlanmıştı. "Bir taş seç, küçük kızım." demişti öksürükleri arasından. 600 yaşındaki yaşlı büyücü artık yorulmuştu. Aurora, masadaki renkli taşları teker teker incelemeye başlamıştı. Biri küçük, fil dişi bir taştı. Taşın ortasında üç tane küçük, leke şeklinde turuncu damlalar vardı. İkincisi, mor ve iki ucu sivri bir taştı. Elmas kadar saydam görünüyordu. Sivri uçlarına parmaklarını dokundurttuğunda parmak uçlarından küçük damlalar şeklinde kanlar damladı. Üçüncüsü beyaz bir elmastı. Kalp şeklinde ve cam kadar saydam, parlaktı. Dördüncü ve saydam olan taş ise siyah ve taşın kenarlarında kırmızı boyalar vardı. Kırmızı boyalar sanki gitgide siyaha bulanıyor ve parlıyordu. "Bunlar ne işe yarıyor efendim?" Aurora taşlardan gözünü ayırmıyordu. Sesinde büyük bir kuşku ve soru işaretleri vardı. "Dün gece bir kâbus gördüm..." Yavaş ve temkinli adımlarla torununa yaklaştı. "Kabusumda sen de vardın. Yakutlarla kaplı bir elbise giyiyordun. Sislerle kaplı bir ormanın içinde koşuyordun. Korkuyordun ve bir şeyden kaçmaya çalışıyordun. Ardından ormanın içinde durdun ve etrafına bakınmaya başladın. Bir anda üzerindeki elbise kanla kaplandı ve çamur dolu bir göle düştün. Yardım çığlıkları atmaya başlamana rağmen sesini duyuramadın. Saçların ve yüzün çamur yerine kanla kaplandı. Çırpındın fakat kimse gelmedi." Yaşlı büyücü yutkunduğunda elleri torununun saçlarına gitti ve yavaşça ellerini gezdirdi. "Bir anda bir savaşçı geldi... Seni kurtarmak için çamur dolu göle girdi. Seni kurtaracağını zannederek sevindin fakat göle seni öldürmek için girmiş." "Ne demek istiyorsunuz?" Korku dolu bir sesle büyükannesine döndü. Rengi atmıştı. "Bu kâbusun ne anlama geldiğini anlamamız için bu taşlardan birini seçmen gerekiyor Aurora. Taşlar sana geleceğini fısıldayacak." Yaşlı kadın, bakışlarıyla masayı işaret etti. "Seç birini." Dedi otoriter bir sesle. Aurora, taşlara yeniden baktı. Birinci taşı es geçti, onu sevmemişti. İkinci taşta durdu, parmaklarındaki kan kurumak üzereydi. O taşta gezinen bakışları üçüncü taşta durdu fakat o da ilgisini çekmemişti. Sonuncu taşa geldiğinde yoğun bir istekle ona dokunmak istedi ama kendini dizginlemeyi başardı. Taş sanki hareket edercesine parladı fakat bunu Aurora'nın büyükannesi göremedi. "İkinci taş" dedi aniden. İçinde doğmak üzere olan yoğun korkuyu saklamaya çalışarak yutkundu. Büyükannesi derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Kristal taşa mutlulukla bakan büyükannesi gururla taşı aldı. "Bu güzel haber demek Aurora" Fakat Aurora, hala daha siyah taşı izliyordu. Sanki taş onunla konuşmaya çalışıyordu. "Hangi taş kötü haberi simgeliyor efendim?" Bu soruyu merak ettiği ve şüphelendiği için soruyordu. "Bunu tam olarak bilemeyiz tatlım. Geleceğimizi temsil eden mor renktir ve geleceğin sivri uçları çoktan kanına bulanmışa benziyor. Bu iyi bir haber Aurora, gelecek canını yaksa da devam edeceksin." Aurora yutkundu. Çünkü yanlış taşı seçtiğini hissediyordu. "Peki ya o?" bakışlarıyla sonuncu taşı gösterdi. İçini kaplayan bir his onun kötü bir haber olduğunu söylüyordu. Büyükannesi sonuncu taşı eline aldı ve büyük bir nefretle sıktı. Taşın sert uçları, yaşlı kadının avucuna batmış ve avucunu kesmişti. Yere damlamaya başlayan kan lekeleri hızlıca yere akıyordu. "Bu lanetli taş. Diğer taşlardan farklı olarak doğada sadece bir tane bulunur. Çok nadirdir. Söylenenlere göre, kaderin ipiyle yontulmuş, zamanın taşlarıyla yoğrulmuş ve lanetli kralların kanıyla yıkanmış. En masum insanı bile şeytana çevirecek kadar güçlü bir taş. Bir insanı baştan çıkartıp savaşlara neden olacak kadar tehlikeli. Kader ağlarını ördüğünde, bize sadece kurallara uymak düşerdi. Üç ip sıraya girdi. Mavi, sarı ve kırmızı. İlk ip, düğümünü attı. İkinci ip, düğüme sarmalandı. Üçüncü ip, düğümü mühürledi. ... İstila edilen krallığın başkenti, dumanlarla çevrelenmişti. Kaos ve kan kokan oksijen ölü bedenleri sarıp sarmalıyordu. Fakat bu durum büyük sarayda geçerli değildi. Düşen krallığın altın kaplamalarla süslü sarayında büyük bir kutlama vardı. Kederle kaplı insanlar etrafta koşuşturup isyancıları ağırlıyordu. Duvardaki kan ve çamur lekelerini çıkarmaya çalışan temizlikçiler, gözyaşları içinde hıçkırarak korkularını belli etmemeye çalışıyordu. Koridorlarda yankılanan çığlıklar yerini büyük bir sessizliğe bırakmıştı. Sarayın beyaz mermer taşlarına yansıyan kan lekeleri kurumaya yüz tutmuştu. Altın rengi duvarların önünde duran küçük heykelciklerden yere doğru damlayan kan lekeleri küçük göletler oluşturuyordu. Güneş yavaş yavaş bulutların arkasına saklanırken sarayın kubbesi yavaşça kızıllığa teslim oluyordu. Karanlığa gömülen saray, cesetlerle birlikte gölgelere esir düşmüştü. İsyancılar, taht odasında toplanmıştı. William, karşısındaki lord ve asil tabakayı etkilemek için olabildiğince korkusuz görünmeye çalışıyordu. Oturduğu taht, onu daha küçük gösteriyordu. Ağabeyiyle aynı olan ela gözleri hüzünle karşısında yere çökmüş insanları izliyordu. Tahtın bir adım gerisinde duran Raymond'ın bir eli, çaprazındaki Kılınç'ı tutuyordu. Üzerinde kırmızı bir zırh ve zırhının üzerinde yeni nişanesi duruyordu. Kahverengi bakışları, etrafı bir şahin gibi izliyordu. Taht salonunun etrafında toplam otuz tane isyancı, yeni kralın önünde diz çökmüş olan on tane asil soyu nefretle izliyordu. İsyancılara göre kimse ne çok zengin ne de çok fakir olmalıydı ve karşılarındaki bu on asilzade de hak ettiklerinden fazla lüks içinde yaşıyordu. Kendileri pamuklar içinde uyurken dışarıda taş üstünde yatan insanları umursamıyorlardı. "Buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederim." William'ın naif sesi taht odasının doldurduğunda kısaca bir yutkundu ve hafifçe önüne eğildi. Yeni krallığında kötü bir başlangıç yapmış olabilirdi ama harika bir yönetici olacağından emindi. Asilzadelerin sözcüsü olarak görev yapan Lord Gray, çöktüğü yerden ayağa kalkmak istedi fakat arkasında duran muhafız, kanayan omzuna baskı yaparak onu yerinde sabit tuttu. Acıyan yüzünü ekşitti ve William'a bakarak söz istedi. William, Muhafıza işaret işaret ederek muhafızın bir adım geri gitmesini sağladı. Lord Gray derin bir nefes aldı. Derin mavi gözleri, yeni silinen fil dişi zemine kaydı. Hamile karısı ve doğmamış çocuğu için isyancılarla iş birliği yapması gerekiyordu. Korktuğunu belli etmemeliydi. "Bizden ne istiyorsunuz?" Lord Gray lafa başlamadan yanı başında duran Annabelle tükürürcesine, yeni krala bağırmaya başladı. " Aldığın canların hesabını vermeyeceğini mi zannediyorsun? Hepiniz ama hepiniz bunun hesabını vereceksiniz!" William yutkunarak başını yavaşça Raymold'a çevirdi. Reynolds, kadının arkasında duran muhafıza işaret ederek "Kadını zindana götürün." dedi büyük bir hiddetle. Kadının arkasındaki muhafız, kadının kollarından tutarak sürüklemeye başladı. Taht odasında yankılanmaya başlayan küfürler ve mırıldanmalar git gide uzaklaşmaya başlarken William ne yapacağını bilemeyerek omuzlarını düşürdü. Hiçbir şey hayal ettiği gibi gitmiyordu. Eskiden, çok eskiden ağabeyiyle büyüdüğü gemide, her gece yatmadan önce ağabeyiyle hayaller kurardı. O hayallerinde bir gün ucu bucağı olmayan bir toprağa ayak basacaklardı ve yaşadıkları toprakları daha iyi bir hale getireceklerdi. Kan dökmeyeceklerdi. Hayalleri kana bulanmaya başlamıştı. Daha on dört yaşındaydı ve daha çok küçük bir çocuktu. Kalbi temizdi ama bugün gördükleri kalbini kapkara yapmıştı. "Bunu çözebiliriz." Dedi Lord Gray. Krallık yıkılmadan önce, eski kralın en yakın dostu ve kral Lord meclisinin sözcüsüydü. Esmer tenine çok yakışan bir yüzü ve kıvırcık siyah saçları vardı. Güvenilir bir havası ve bunu destekleyen güven verici bir duruşu vardı. "Eminim harika bir kral olacaksınız fakat yöntemleriniz çok yanlış, bunu düzeltebilirsiniz." William gülümsedi ve ayağa kalkmasını söyledi. Lord Gray, acıyan omzuna rağmen ayağa kalkmak için çok büyük bir uğraş verdi fakat acısını göstermemeye başladı. İki tarafında duran diğer asilzadeler ona endişeyle bakmaya başladı. Onları kurtarabilirdi fakat Lord Augustus Gray'in aklı sadece kendi ailesindeydi. Onları korumalıydı. "Bize ne istediğinizi söyleyin Lordum." Raymold, William'dan izin almadan konuştuğunda delici bakışları karşısında güç gösterisi yapan adamdaydı. Çektiği acının kokusunu alıyordu. Adamın omzundan akan kanlar beyaz tişörtünü kırmızıya boyamıştı ve yüzü artık beyazlaşmaya başlamıştı ama savaşmadan geri durmayacaktı. "Tek istediğim barış!" Aniden yükselen sesini kesmek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından derin bir nefes aldı ve etraflarını çevreleyen isyancılara baktı. Hepsinin üzerinde kırmızı zırhlar ve zırhlarını omuzlarından kollarına kadar saran siyah şeritler vardı. Zırhlarının sol göğüs hizalarında ise mavi aslan armaları vardı. Zırhların sol tarafında kılıç kabzaları bulunuyordu. Hepsinin yüzünde tek bir ifade vardı 'Nefret.' "Bizim istediğimiz de bu." Dedi William fakat aldığı tek yanıt büyük bir kahkaha oldu. Lord Gray'in yanındaki adam, daha doğrusu Lord Meclisinin en yaşlı, en yüksek rütbelisi olan Lord Wall büyük bir kibirle güldü. "Öyle olsaydı nehirlerimize kan karışmazdı. Doğanın dengesini bozan pis böceklerden farkınız yok! Halkımızı, krallığımızı yakıp yıktınız ve şimdi size itaat etmemizi bekliyorsunuz!" William bu ani çıkışla beraber yerine daha da sindi. Onları nasıl sakinleştirebileceğini bilmiyordu. Taht odasının kapısı yavaşça açıldı. Önce William kapıya baktı ardından bütün bakışlar o yöne çevrildi. Lord Gray arkasını dönmek için bir hamle yapmaya çalıştı fakat çektiği acı buna izin vermedi. James, yavaş adımlarla taht salonuna giriyordu. Üstündeki kırmızı zırh kana bulanmış ve kanlı parmakları, altın işlemeli kapı koluna dokunuyordu. Neredeyse iki metrelik boyu, fil dişi zeminde büyük bir gölge oluşturmuştu. Altın sarısı saçları zırhının omuz hizasına kadar uzanıyordu. Kirli sakalları ve özensiz taranmış saçları yüzünde çok güzel duruyordu. "Efendim." Raymond, büyük bir saygıyla Komutan James'in önünde eğildiğinde diğer isyancılar da aynısını yaptı. James, büyük bir kibirle tahta doğru yürüdü ve asilzadelere bakmadan kralın iki adım önünde durarak selam verdi. William, ağabeyine gülümsedi ve başını salladı. "Kararınız nedir?" Dedi William aldığı cesaretle. James onu daha güçlü hissettiriyordu. "Yanımızda mısınız yoksa karşımızda mısınız?" İçinde büyüyen endişe yerine güce bırakmıştı. Ağabeyine güveniyordu. Taht odasındaki asilzadeler endişeyle birbirine ardından da Lord Gray'e bakmaya başladılar. Yeni krala güvenmiyorlardı fakat Lord Gray'e güveniyorlardı. "Onlara ihtiyacımız yok." James, onların konuşmasına izin vermeden Raymold'a göz kırptı. Bu onları almaları için bir işaretti. "Bize ihtiyacınız var! Biz halkız!" Aralarından yükselen bir sesle herkes, o yöne baktı. Bu konuşan Lord Gray'di. "Bize ihtiyacınız var!" Artık nefes almada zorlanan Lord, son nefeslerini veriyordu. "Siz, sadece iyi çalmasını bilen hırsızlarsınız." dedi James altın rengi kaşlarını çatarak. "Sizin de pek bir farkınız yok. Zorla bir krallığa sahip olmaya çalışıyorsunuz ve bizim yardımımızı istiyorsunuz. Ne için? Size borç para vermemiz için mi? Topraklarımızı sakinleştirip, vergilerimizi mi bölüşelim? Halkımın yarısını yok etmenize rağmen size en güzel yemeklerimizi, en güzel yataklarımızı mı verelim?" Lord Gray birkaç adım geriye sendeledi, gözleri kararıyor ve artık kulakları uğuldamaya başlıyordu. Evi için geldiklerinde savaşmadan durmamış ve ağır bir yara almıştı. "Aileniz ve kendinizin iyiliği için yeni krala itaat yemini etmelisiniz, ardından eskisinden de iyi bir durumda olacaksınız. Yeni kralın desteği, yeni unvanlar ve yeni toprak sahipleri olacaksınız." William, orta yolu bulmak için uzlaşmacı bir tonda konuştu. "Yeni topraklar mı?" Lord Gustav alayla güldü. "Katlettiğiniz arkadaşlarımızın toprakları yani." "Biz ne yeni toprak istiyoruz ne de yeni unvanlar! Katlettiğiniz arkadaşlarımızı, çocuklarımızı geri istiyoruz!" Leydi Francesca tükürürcesine Komutan James'e baktı. Yavaş yavaş artan gürültü ve bağırışları bölen James'in gür bağırışıydı. "Hepsini alın! Hepsini sarayın önünde asın ve yeni Kral'a yapılan herhangi bir isyanın sonucunu gösterin!" Bu sefer taht odasında çığlıklar ve yakarışlar yankılanmaya başladı. Bazı yolların geri dönüşü olmazdı. Bazı ipler kopunca büyük kıyametleri de yanı başında getirirdi. Lord Gray o ipte sallanan insanlardan biri olmadı çünkü bedeni o taht odasına büyük bir yankıyla yığıldığında odayı derin bir sessizlik kapladı. Genç Lord daha fazla acıya dayanamamış olacak ki son nefesini soğuk zemine karşı verdi ve gözlerini kapattı. Artık dayanamayan kalbi son atışlarını yaptığında Ormanın derinliklerinde bir çığlık yayıldı. Bir büyücü ve bir insan evlendiğinde periler gelin ve damadın etrafında dans ederek sihirli bir melodi fısıldardı. Periler, gelin ve damat için dualar eder, onlara büyülü gölün suyunu hediye ederlerdi. Bu suyu içen çifttin ruhları birbirine bağlanmaz ama birbirini hissederdi. Birbiri için atan iki kalpten biri durduğunda ise diğer kalp acırdı...çok acırdı. Ölen bir insan için atan başka bir yakarış intikamı çağırdı ve intikam yanında lanetli ipi getirdi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD