Ondan hoşlanmamalıyım.

1019 Words
Ela Suzan’la Gamze’yle karşılaşmamızdan sonra arkadaş olduk. Öğlen molalarında buluşuyor, bazen bir şeyler yerken bazen de kahve filan içiyorduk. Yine bir öğle arası molasında söylediği sözlerle kahvem boğazımda kaldı ve az kalsın boğuluyordum neredeyse. “Duydun mu? Patronumuz bebek sahibi olacakmış. Hayal edebilir musun? Barış Soylu kendi isteğiyle üremeye karar vermiş. Kim acaba bu şanslı kız?” diye düşler gibi söylendi. Nefesim kesildi ve öksürmeye başladım. “Ela?” İyi misin?” diyen Suzan peçete uzatırken elime aldım. Biraz öksürmem iyileşince tekrar konuştu. “Şimdi gizemli bebek annesine geri dönelim. Sence şirketten birini seçer mi? Yoksa bu fazla mı skandal olurdu?” “Suzan! Bizi ilgilendirmez.” diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Yüzümde bir şey okur gibi bir an bana baktı, sonra başını hafifçe yana eğdi ve merakı birden kaybolmuş gibi “Hadi kalkalım.” dedi. Suzan şirkete doğru yürürken olası şanslı kızdan bahsetmeye devam etti. Benimse içimde bir fırtına vardı. Sözleşmeye imza atışım, Barış beyin sabit sesiyle şartları söyleyişi, hesabıma yatacak olan paranın gözümün önünden geçişi. Ofise döndüğümde telefonum titredi. “Hesabınıza para gelmiştir.” Açtım ve nefesim kesildi. Tam söz verildiği gibi gelmişti. Altı haneli bir meblağ, dolar olarak gönderilmişti. Tam da annemin ihtiyacı olan para. Elim titreyerek hastanenin ödeme bölümünü açtım ve anında parayı tek seferde transfer ettim. Sonra rehabilitasyon merkezini arayarak bilgi verdim. Bu akşam annemi ziyaret edeceğimi söyleyerek kapattım. Hala inanamıyordum. Barış beyden mümkün oldukça uzak duruyordum. Akşam olduğunda da annemin ameliyatının ertesi gün gerçekleşeceğini öğrenerek evime döndüm. Yatağın içine çuval gibi düşerek uyumuş kalmıştım. Ertesi gün istemeden ama geri çekilemeyeceğim bir ritme girdi. Sabahları staj işleri, öğle molasında klinik randevusu. Kalçalarımı ağrıtan hormon iğneleri, damarlarımı morartmaya yeminli kan testleri, ultrasonlar. Öyle çok imza atmıştım ki imzam bile değişmişti artık. Ofiste yine Barış beyden kaçınıyordum. Sözleşmeyi adamdan ayrı tuttuğuma inanıyordum böylelikle. O da benimle normalden çok ilgilenmiyordu allahtan. Akşam olduğunda çantam her zamankinden daha ağır çıkarken biri adımı seslendi. “Ela!” Arkamı dönüp baktığımda gördüğüm kişiyle şaşkınlığa uğradım. “Savaş?” diyip ona doğru ilerledim. Kot ceketi ve rahat gülümsemesiyle öyle dikkat çekiciydi ki ondan etkilenmemek mümkün değildi. O günden hatırladığım sıcak kahve gözler beni süzerek elindeki termosu kaldırdı. “Senin olduğunu biliyordum.” dedi. Elindeki benimdi o, onda mı kalmıştı yani. Ağzım açık kaldı. “Telefon hırsızından kaçarken bunu düşürmüşsün.” dedi. “Teşekkür ederim. Sana zahmet verdim.” dedim termosu elinden alırken. Soğuk metal ellerimde sağlam ve güven verici hissettirdi. “Kahve içmek için doğru zaman olmasını umarak bu saatte geldim.” dedi. İçimde garip bir kıpırtı oldu. “Kahve mi?” “Evet. Hani insanların birlikte iş dışında içtiği ve sohbet ettiği o sıcak içecek.” dedi gülümsemesi daha da büyüyerek. “İstersen buna teşekkür kahvesi de diyebilirsin.” diye ekledi. Tereddüt ettim. Barış’la yaptığım sözleşme, zihnimin bir köşesinde gölge gibi duruyordu. “Üçüncü şahıs yok!” Tam da onun sözleriydi. “Flört yok Ela!” dedim kendime. Karşımda cevap bekleyen Savaş’a baktığımda hala bana gülümsüyordu. Onun gülümsemesi insanı savunmasız bırakıyordu. Belki de senden tek istediği bir gülüştü. “Tamam.” dedim yavaşça “Sadece bir kahve, teşekkür etmek için. Başka bir şey değil.” diye söyledim. Elini göğsüne koyup “Söz sadece bir kahve.” diyip göz kırptı alaycı bir ciddiyetle. Kendime, birlikte yürürken sadece bu olduğunu söyledim. Sadece bir teşekkür. Bir iyiliğe karşılık vermek. Asla ondan etkilendiğim için değil. Ondan hoşlanmamalıyım. Onun kahkahası içimde sıcak bir şeyler uyandırdığı için değil. Kesinlikle birinin karşısında oturmanın nasıl bir his olduğunu öğrenme isteği değil, beni bir sözleşme, bir yükümlülük ya da işleyen bir saat olarak görmeyen birinin nasıl hissettireceği değil. Ama Savaş’ın rahat gülümsemesi hissetmemem gereken düşündüğüm her şeyi hissettiriyordu bana. Savaş’la zaman o kadar çabuk geçti ki ondan kaçarcasına uzaklaştım. Annemin ameliyatı hakkında bilgi almak için hastaneye giderken Savaş’ın ne kadar iyi hissettirdiğini düşünmeden edemedim yine. Hastaneye vardığımda annemin ameliyatının başarılı geçtiğini fakat komplikasyonlara karşı önlem olarak yanına girilmesinin yasak olduğunu öğrenerek eve geldim. Ertesi gün Barış’la klinikteydik. Odanın bu kadar aydınlık olacağını hiç düşünmemiştim ve bu kadar soğuk. Hemşire bacak desteklerini ayarladı ve bana rahatlamamı söyledi. Sanki rahatlamak çok mümkünmüş gibi. Steril koku tenime yapışmıştı ve kalp atışım neredeyse kulaklarımda atıyordu. Yatağın kenarlarını öyle sıkı tutuyordum ki eklemlerim acıdı. “Nefesini tutuyorsun.” dedi Barış, bir makinenin bip sesinin ardından keskin bir şekilde duyuldu. Sakin, düşük, her şeyi kontrol altında tutan o CEO tonuyla. “İyiyim.” diye yalan söyledim. “Değilsin.” Başımı çevirdim ve yanımda oturduğunu görünce irkildim. Ceketi yoktu, kolları dirseklerine kadar sıvalıydı. Hiç tereddüt etmeden elimi tuttu. Avucu sıcak ve güven vericiydi. Parmaklarım onun etrafında kapanana kadar tutunacak bir şeye ne kadar ihtiyacım olduğunu farketmemiştim bile. “Garip.” diye fısıldadım. “Garipliğe aldırmıyorum.” dedi bana bakarak. “Onlara değil bana bak.” Bende öyle yaptım. Bakışları bir an bile kaymadı. Ne hemşire aletleri hazırlarken, ne doktor işlemi başlatırken, ne de ben irkildiğimde. Elimi sıktı “Nefes al.” diye hatırlattı, bu kez daha yumuşak. Her şey bittiğinde kendimi uzun bir maraton koşmuş gibi hissediyordum. Doktor gülümsüyordu. “Klinik olarak başarılı.” dedi sanırım ama onu zar zor duymuştum. Barış’ın hala elimi bırakmamış olmasının hala farkındaydım. Koridora çıktığımızda nihayet elimi bıraktı. “Çatı katına taşınıyorsun.” dedi sanki bu kararı çoktan almış gibi. “Pardon? Ne?” dedim gözlerimi kırparak. “En uygun izleme için.” diye açıkladı asansörün düğmesine basarak. “Doktor stresin azaltılmasını, dengeli öğünleri, düzenli kontrolleri önerdi. Hepsi orada olacak.” “Sadece beni göz hapsine almak istiyorsun.” diyerek kollarımı kendime kavuşturdum. “O da var.” dedi ve asansör ding sesiyle açıldı. “Yarın neye ihtiyacın varsa getir.” Ve işte böylelikle ertesi gün adresim değişti. Onun çatı katı… Yerden tavana cam duvarlar, öyle cilalı mermer zeminler. Ki yansımamı her yerden görebiliyordum. Gerçeküstü bir şehir manzarası vardı, güzeldi ama soğuktu onun gibi. Her mobilya parçası kullanılmak için değil de dergi çekiminde kullanılmak için seçilmiş gibiydi. Daha valizimi misafir odasına yeni bırakmıştım ki kapıda o belirdi, ifadesi okunmazdı. “Burada daha rahat edeceksin.” dedi. “Rahat mı?” Kaşımı kaldırdım ve etrafa göz gezdirerek “Burası müzeye taşınmak gibi.” dedim. Ağzı hafifçe kıpırdadı. Eğleniyor muydu alay mı ediyordu benimle merak ettim. “Alışırsın.” diyip gözden kayboldu. Devam edecek…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD