KARANLIĞIN GÖLGESİ
Şehrin ışıkları Gece Saygın için hiçbir zaman umut olmadı.
İnsanlar o ışıklara bakıp hayat görürdü.
Yeni başlangıçlar.
Kalabalık caddeler.
Gecenin içinde kaybolan binlerce insan.
Bir yere yetişmeye çalışan ayak sesleri.
Açık kalan vitrinler.
Kırmızıda bekleyen arabalar.
Gökyüzüne doğru uzanan binaların camlarına vuran sarı ışıklar…
Gece ise o ışıklara baktığında hep aynı şeyi hissederdi.
Kaçmak.
Çünkü Saygın soyadıyla büyümek, dışarıdan bakıldığında parıltılı bir hayat gibi görünse de içeriden bakıldığında sessiz bir esaretti. İnsanlar ona imrenerek bakardı. Süleyman Saygın’ın kızı olmak, çoğu insanın hayatı boyunca ulaşamayacağı bir konfor demekti.
Lüks arabalar.
Özel okullar.
Korumalar.
Kusursuz davetler.
Pahalı elbiseler.
Ve her zaman, her yerde arkasında duran o görünmez gölge.
Ama kimse o gölgenin ne kadar soğuk olduğunu bilmezdi.
Kimse koca bir evin içinde büyüyüp de bir kez bile gerçekten evinde hissedememenin ne demek olduğunu anlamazdı.
Gece anlardı.
Çünkü o evde hiçbir şey eksik değildi.
Bir tek sevgi eksikti.
Süleyman Saygın ona hiçbir zaman açıkça kötü davranmamıştı. Sesini yükselttiği günler olmuştu elbette. Buz gibi bakışlarıyla susturduğu, tek cümleyle bütün cesaretini kırdığı zamanlar da olmuştu. Ama mesele bunlar değildi.
Mesele daha derindi.
Süleyman ona bakarken çoğu zaman gerçekten onu görmüyor gibiydi.
Sanki Gece’nin yüzünde başka bir şey arıyordu.
Sanki gözlerinin arkasında görmek istemediği bir geçmiş vardı.
Gece küçükken bunu anlamlandıramazdı. Çocuk aklıyla daha çok çalışırsa, daha az hata yaparsa, daha iyi bir evlat olursa Süleyman’ın bir gün ona gururla bakacağını sanmıştı.
Olmamıştı.
Okulda birinci olduğunda da olmamıştı.
İlk resim yarışmasını kazandığında da.
Üniversiteye girdiğinde de.
O gece, kendi sergisinin kapanışında bile olmamıştı.
Süleyman Saygın gelmemişti.
Gece bunu umursamadığını kendine en az on kez söylemişti.
Umursamıyordu.
Gerçekten.
Ama galerinin ortasında, insanlar tablolarını incelerken, biri yanına gelip “Babanız gurur duymalı,” dediğinde boğazında beliren o küçük düğüm onu ele vermişti.
Gurur.
Ne garip bir kelimeydi.
Onun hayatında hep başkalarının babalarına ait olmuştu.
Gece gülümsemişti.
Kibarca teşekkür etmişti.
Sonra elindeki kadehi bir masaya bırakıp en sevdiği tablonun karşısına geçmişti.
Tabloda büyük, karanlık bir ev vardı.
Evin pencerelerinden ışık sızıyordu ama kapısı yoktu.
İnsanlar o tabloya bakıp “çok etkileyici” demişti.
Gece ise neden yaptığını bile bilmiyordu.
Sadece bir gece uyandığında zihninde o ev vardı.
Kapısız.
Sessiz.
Karanlık.
Ve tuvalin başına geçtiğinde elleri kendiliğinden hareket etmişti.
“Başarılı bir kapanış oldu.”
Yanında beliren galeri sorumlusunun sesiyle irkildi.
Gece hızla kendini toparladı.
“Evet,” dedi, dudaklarına küçük bir gülümseme yerleştirerek. “Sanırım oldu.”
“Yorgun görünüyorsunuz.”
“Biraz.”
Aslında yorgun değildi.
Boştu.
İnsan bazen çok istediği bir şey gerçekleştiğinde sevinmesi gerektiğini bilir ama sevinç, beklediği yerden çıkmazdı. Gece de öyle hissediyordu. Aylarca bu sergi için uğraşmıştı. Gecelerini uykusuz geçirmiş, elleri boya içinde sabahlamış, her tabloya kendinden bir parça bırakmıştı.
Ve şimdi bitmişti.
İnsanlar beğenmişti.
Bazıları tablo satın almıştı.
Birkaç dergi onunla röportaj yapmak istemişti.
Ama içinde hâlâ aynı boşluk vardı.
Küçük.
Karanlık.
Adını koyamadığı bir boşluk.
Telefonu çantasının içinde titredi.
Gece hemen çıkardı.
Bir an, aptalca bir umutla, Süleyman’ın mesaj attığını sandı.
Ekranda evin şoförünün adı vardı.
Hanımefendi, araç hazır. Otoparktayım.
Gece’nin yüzündeki gülümseme biraz daha soldu.
Süleyman değildi.
Tabii ki değildi.
Kısa bir cevap yazdı.
Geliyorum.
Sonra galeri sorumlusuyla vedalaştı. Kalan birkaç kişiye teşekkür etti. Çiçeklerin bir kısmını görevlilere bıraktı; hepsini taşıyacak hali yoktu. Omzuna küçük siyah çantasını astı ve galeri kapısından dışarı çıktı.
Soğuk hava yüzüne çarptığında derin bir nefes aldı.
Gecenin serinliği onu kendine getirdi.
Sergi binasının önünde birkaç kişi hâlâ taksi bekliyordu. Sokak lambalarının altında gülüşmeler, kısa vedalaşmalar, kapanan araba kapıları vardı. Her şey normal görünüyordu.
Ama Gece’nin içindeki huzursuzluk geçmedi.
Aksine büyüdü.
Sanki bir şey vardı.
Görünmeyen.
Sessizce bekleyen.
Onu izleyen.
Başını hafifçe çevirdi.
Caddenin karşısında park etmiş siyah bir araç gördü. Camları koyuydu. İçerisi görünmüyordu. Gece birkaç saniye o araca baktı. Kalbinin ritmi sebepsiz yere değişti.
Sonra kendi kendine kızdı.
Paranoya yapıyordu.
Süleyman’ın evinde büyüyen herkes bir süre sonra paranoyak olurdu. Çünkü o evde güvenlik, güven demek değildi. Tehlikenin her an gelebileceğini sürekli hatırlatmak demekti.
Gece başını çevirdi ve otopark girişine doğru yürüdü.
Topuklu ayakkabılarının sesi mermer basamaklarda yankılandı.
Asansöre bindiğinde aynadaki yansımasına baktı.
Yirmi iki yaşındaydı.
Ama bazı geceler kendini çok daha yaşlı hissediyordu.
Üzerindeki siyah elbise zarifti. Saçları ensesinde dağınık bir topuzla toplanmıştı. Gözlerinin altındaki hafif yorgunluk makyajla kapatılmıştı. Dışarıdan bakıldığında başarılı, güzel, zengin ve şanslı bir kadın gibi görünüyordu.
Gece aynadaki kendi gözlerine baktı.
Şanslı.
Bu kelime ona hep yabancı gelmişti.
Asansör -2’ye indiğinde kapılar açıldı.
Otoparkın soğuk havası yüzüne vurdu.
Burada yukarıdaki şehir yoktu.
Müzik yoktu.
İnsan sesi yoktu.
Sadece betonun, benzinin ve kapalı kalmış havanın ağır kokusu vardı.
Gece bir an durdu.
Nedenini bilmediği halde kalbi hızlandı.
Uzaktan birkaç floresan lamba titreyerek yanıyor, bazı köşeleri tamamen karanlık bırakıyordu. Arabaların parlak yüzeyleri zayıf ışığı yansıtıyor, aralarındaki boşluklar olduğundan daha derin görünüyordu.
Gece çantasını biraz daha sıkı tuttu.
“Saçmalama,” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama adımlarını hızlandırdı.
Şoförün aracı genelde çıkışa yakın beklerdi.
Bugün yoktu.
Gece kaşlarını çattı.
Telefonunu çıkardı. Ekrana baktı.
Sinyal zayıftı.
Şoförü aradı.
Çaldı.
Çaldı.
Açılmadı.
Gece’nin midesinde soğuk bir ağırlık oluştu.
Bir kez daha aradı.
Yine cevap yok.
Tam o sırada otoparkın uzak köşesinden metalik bir ses geldi.
Sanki bir şey devrilmişti.
Gece olduğu yerde dondu.
“Kim var?”
Sesi otoparkta yankılandı.
Cevap gelmedi.
Sadece floresan lambalardan birinin cızırtısı duyuldu.
Gece geri adım attı.
Sonra arabasını fark etti.
Kendi aracı birkaç sıra ilerideydi.
Şoför yoktu ama araba oradaydı.
Bu onu rahatlatmadı.
Tam tersine daha da huzursuz etti.
Anahtarını çantasından çıkardı.
Eli titremiyordu.
Henüz.
Adımlarını hızlandırdı.
Bir sıra.
Sonra bir sıra daha.
Arabasına neredeyse ulaşmıştı.
Tam kapıyı açmak için uzandığında arkasında bir gölge kıpırdadı.
Gece’nin bedeni içgüdüyle gerildi.
Dönmeye çalıştı.
Ama çok geçti.
Sert bir el ağzını kapattı.
Bir kol beline dolandı.
Gece’nin gözleri korkuyla büyüdü.
Çığlık atmak istedi.
Sesi avucun içinde boğuldu.
Bütün gücüyle direndi.
Topuğunu adamın ayağına bastırdı.
Dirseğini geriye savurdu.
Adam kısa bir an sendeledi ama bırakmadı.
Gece çantasını savurdu.
Çantanın metal tokası saldırganın yüzüne çarptı.
Adam küfretti.
Bu Gece’ye bir saniye kazandırdı.
Bir saniye.
Sadece bir saniye.
Ama Gece o bir saniyede kendini ileri attı.
Arabasının kapısına vurdu.
Alarm ötmeye başladı.
Otoparkın sessizliği tiz bir sesle parçalandı.
Gece bu kez gerçekten çığlık atabildi.
“Yardım edin!”
Ama sesi daha ikinci kelimeye varmadan yeniden bastırıldı.
Burnuna keskin bir koku doldu.
Keskin.
Kimyasal.
Boğucu.
Başını sağa sola savurdu.
Nefesini tutmaya çalıştı.
Ama panik insanın bedenine söz geçirmesini engelliyordu.
Ciğerleri yanmaya başladı.
Görüşü bulanıklaştı.
Uzaktaki ışıklar uzadı.
Büküldü.
Dağıldı.
Gece son gücüyle saldırganın elini tırmaladı.
Tırnaklarının altında deri hissetti.
Adamın eli gevşedi.
Ama bu kez başka biri kolunu yakaladı.
Bir değil.
İki kişilerdi.
Belki daha fazla.
Gece ayakta kalmaya çalıştı ama dizleri boşaldı.
Tam yere düşecekken biri onu tuttu.
Ve o an, karanlığın içinden bir çift göz gördü.
Siyah.
Derin.
Donuk.
Adam birkaç adım ötede duruyordu.
Diğerleri gibi acele etmiyordu.
Panik yapmıyordu.
Sadece bakıyordu.
Sanki Gece’nin çırpınışını izlemek için özellikle orada durmuştu.
Gece bilinci kayarken o gözlere takıldı.
O gözlerde merhamet yoktu.
Acıma yoktu.
Ama sadece nefret de yoktu.
Daha eski bir şey vardı.
Yıllanmış.
Kökleşmiş.
İnsanı diri diri yakacak kadar soğuk bir kin.
Adam yavaşça yaklaştı.
Gece artık ayakta değildi.
Kolları iki adamın arasında sarkıyordu.
Siyah gözlü adam tam karşısında durdu.
Başını hafifçe eğdi.
Sesi karanlığın içinden geldi.
Düşük.
Keskin.
Buz gibi.
“Babanın günahları bu gece tahsil edilecek.”
Gece’nin kalbi korkuyla sıkıştı.
Babasının günahları mı?
Ne demekti bu?
Süleyman mı?
Ne olmuştu?
Sorular zihninde çarpıştı ama dudakları hareket etmedi.
Göz kapakları ağırlaştı.
Adamın yüzü karanlığın içinde bulanıklaştı.
Son duyduğu şey alarmın uzaktan gelen tiz sesi oldu.
Sonra karanlık her şeyi yuttu.
…
Uyandığında ilk hissettiği şey soğuktu.
Sonra acı.
Sonra korku.
Başının içinde bir davul çalıyordu sanki. Gözlerini açmak istedi ama kirpikleri bile ağır geliyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı.
Sonra bileklerindeki sızıyla tamamen kendine geldi.
Bağlıydı.
Kalın ipler bileklerini acıtıyordu. Elleri arkasında değil, sandalyenin iki yanına bağlanmıştı. Ayak bilekleri de sandalyenin bacaklarına sabitlenmişti.
Gece nefesini tuttu.
Panik, boğazına sıcak bir el gibi sarıldı.
Gözlerini açtı.
Karanlık bir odadaydı.
Taş duvarlar.
Nem.
Eski tahta kokusu.
Köşede yanan küçük bir mum.
Alev titriyor, duvarlarda uzun, eğri gölgeler oluşturuyordu.
Gece bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştı.
Burası bir bodrum olabilir miydi?
Terk edilmiş bir ev?
Bir depo?
Başını çevirdi.
Kapı demirdi.
Penceresizdi.
Havasızdı.
Ve çok sessizdi.
O kadar sessizdi ki kendi nefesini duyabiliyordu.
“Kimse var mı?”
Sesi boğuk çıktı.
Kimse cevap vermedi.
Bir kez daha denedi.
“Lütfen…”
Sesi kırıldı.
Kendinden nefret etti.
Ağlamayacaktı.
Ne olursa olsun ağlamayacaktı.
Süleyman’ın evinde öğrendiği ilk şey buydu.
Korkunu belli edersen insanlar onu kullanırdı.
Ama bu kez korkusu çok büyüktü.
Bütün bedenine yayılmıştı.
İplerden kurtulmaya çalıştı.
Bileklerini çevirdi.
Canı yandı.
Daha çok çevirdi.
İp tenini sıyırdı.
Acıyla dişlerini sıktı.
“Hayır…”
Nefesi hızlandı.
“Hayır, hayır…”
Bir an babasını düşündü.
Süleyman Saygın bunu öğrenince ne yapardı?
Onu arar mıydı?
Adamlarını yollar mıydı?
Yoksa yine soğuk bir yüzle, sanki bu da Gece’nin kendi hatasıymış gibi mi bakardı?
Bu düşünce göğsünü beklemediği kadar acıttı.
Çünkü kaçırılmıştı.
Bağlanmıştı.
Ölebilirdi.
Ve zihninin en karanlık köşesinde bile, Süleyman’ın onu gerçekten merak edip etmeyeceğinden emin olamıyordu.
Bu gerçeğin acısı, bileklerindeki ipten daha çok yaktı.
Tam o sırada koridorun derinlerinden bir ses geldi.
Ayak sesleri.
Yavaş.
Ölçülü.
Ağır.
Gece’nin bütün bedeni kaskatı kesildi.
Ayak sesleri yaklaştı.
Tak.
Tak.
Tak.
Her adım kalbine vuruyordu.
Kapının önünde durdu.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra kilit döndü.
Demir kapı ağır ağır açıldı.
Mumun titrek ışığı, içeri giren adamın gölgesini önce duvara düşürdü.
Uzun bir gölge.
Sonra adam içeri girdi.
Gece onu gördüğü anda nefesi boğazında kaldı.
Otoparktaki adamdı.
Siyah gözlü adam.
Uzun boylu, geniş omuzlu, kusursuz siyahlar içindeydi. Üzerindeki takım elbise sanki bu karanlık oda için fazla temiz, fazla düzenliydi. Ama asıl ürkütücü olan kıyafetleri değildi.
Duruşuydu.
Sanki girdiği her yer kendiliğinden ona ait oluyordu.
Sanki odadaki hava bile onun izin verdiği kadar hareket ediyordu.
Gece gözlerini ondan ayıramadı.
Adam kapıyı arkasından kapattı.
Kilit sesi tekrar duyuldu.
Sonra yavaşça ona doğru yürüdü.
Gece’nin parmakları sandalyenin kenarını kavradı.
Kaçamazdı.
Bağlıydı.
Adam karşısında durdu.
Bir süre hiç konuşmadı.
Sadece baktı.
Bu bakış, Gece’nin tenini değil ruhunu soyuyormuş gibiydi.
Sonunda Gece dayanamadı.
“Kimsin?”
Sesi titredi.
“Beni neden kaçırdın?”
Adamın yüzünde en ufak bir ifade yoktu.
Gece yutkundu.
“Lütfen… beni bırak. Ne istiyorsan babamdan iste. Benim hiçbir şeyle ilgim yok.”
Adamın çenesi hafifçe kasıldı.
Babasından bahsetmesi, odanın sıcaklığını birkaç derece düşürmüş gibiydi.
Yavaşça eğildi.
Yüzleri birbirine yaklaştı.
Gece nefesini tuttu.
Adamın kokusu burnuna doldu.
Sigara.
Soğuk hava.
Ve açıklayamadığı bir yanık kokusu.
Adam konuştuğunda sesi mum alevini bile titretmiş gibi geldi.
“Baban.”
Bir saniye sustu.
“Senin burada olmanın tek sebebi o.”
Gece’nin gözleri doldu.
“Süleyman ne yaptı bilmiyorum.”
Adamın gözlerinde karanlık bir parıltı yandı.
“Süleyman Saygın çok şey yaptı.”
Her kelimeyi dişlerinin arasından çıkarıyordu.
“Benim ailemi aldı.”
Gece nefesini tuttu.
“Çocukluğumu aldı.”
Adamın bakışı sertleşti.
“Geleceğimi aldı.”
Gece’nin boğazı düğümlendi.
Adam biraz daha yaklaştı.
“Şimdi sıra onda.”
Gece başını iki yana salladı.
“Ben onun yerine geçemem.”
Adamın dudak kenarı acımasızca kıvrıldı.
“Zaten geçtin.”
Bu cümle Gece’nin içine buz gibi saplandı.
Adam doğruldu.
Bir an onu yukarıdan izledi.
Sonra elini kaldırdı.
Gece refleksle gözlerini kapattı.
Ama darbe gelmedi.
Adam sadece çenesini tuttu.
Sert.
Soğuk.
Kontrollü.
Gece gözlerini açtı.
Adam onu yüzünü çevirmeye zorladı.
“Bana bak.”
Gece istemedi.
Ama baktı.
O siyah gözler karşısında nefesi kesildi.
“Sana baktığımda sadece Süleyman Saygın’ın kızını görüyorum.”
Gece’nin göğsü sıkıştı.
Adamın parmakları çenesinde biraz daha sertleşti.
“Ondan ne kadar nefret ediyorsam…”
Bir saniye sustu.
Gece’nin kalbi delice attı.
“…senden de o kadar nefret edeceğim.”
Gece’nin gözünden yaş aktı.
Adam bunu gördü.
Bakışı bir anlığına gözyaşında kaldı.
Ama merhamet etmedi.
Elini çekti.
Geriye doğru bir adım attı.
“Adım Alaz Karahan.”
İsim o taş duvarların arasında ağır ağır yankılandı.
Gece bu ismi duymuştu.
Fısıltı gibi.
Korkuyla.
Süleyman’ın adamlarının yanında bile yüksek sesle söylemekten çekindiği bir isimdi.
Alaz Karahan.
Şimdi karşısındaydı.
Ve ondan nefret ediyordu.
Alaz kapıya doğru yürüdü.
Gece bir an, onu durdurmazsa gerçekten yok olacağını hissetti.
“Bekle!”
Alaz durdu.
Sırtı ona dönüktü.
Gece’nin sesi kırıldı.
“Bana ne yapacaksın?”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Alaz başını hafifçe çevirdi.
Yüzünü tam göstermedi.
Sadece profilinin keskin hattı mum ışığında belirdi.
“Öldürmeyeceğim.”
Gece’nin içinden bir nefes boşaldı.
Ama Alaz’ın bir sonraki cümlesi o nefesi boğazında öldürdü.
“Henüz.”
Gece dondu.
Alaz kapıyı açtı.
Çıkmadan önce son kez konuştu.
“Bu gece eski hayatının öldüğü gece, Gece Saygın.”
Kapı sertçe kapandı.
Kilit döndü.
Mum titredi.
Ve Gece Saygın ilk kez gerçekten anladı.
Şehrin ışıkları artık çok uzaktaydı.
Özgürlük de…