Sera, şehrin en nezih restoranlarından birinin köşe masasında tek başına oturuyordu. Cam kenarındaki masa, dışarıya açılan büyük pencereden gelen hafif gün ışığıyla aydınlanıyordu. Elinde kahve fincanı, bakışları ise yan masadaki çifte takılmıştı. Kadın ve adam birbiriyle konuşmuyordu ama gözleri konuşuyordu. Birbirlerine bakışlarında öyle bir sevgi, öyle bir bağlılık vardı ki… Gülümsemelerindeki samimiyet, parmaklarının arasındaki temas, adeta “biz buradayız” diye haykırıyordu.
Sera, iç çekti. Yıllardır içinden çıkamadığı bir boşluk gibi çöreklenmiş hayatı, ansızın gözlerinin önüne serildi. Dışarıdan güçlü, akıllı, zarif bir kadın gibi görünüyordu belki ama içinde yıllardır konuşmayan bir ses vardı.
Fısıltı gibi döküldü dudaklarından:
— Bu kararı vermekte çok geciktim. Benim de hakkım var… Sevilmeye, âşık olmaya... Her şey mevki, para, düzen değil...
O anda restoranın girişinden tanıdık bir yüz belirdi. Belgin Hanım. Yıllardır birlikte çalıştığı, güven duyduğu başarılı avukatı. Sakin ama otoriter duruşuyla masaya doğru ilerliyordu.
— Merhaba Sera Hanım, geç kaldığım için üzgünüm. Duruşma biraz uzadı, dedi gülümseyerek ve elini uzattı.
Sera yerinden kalktı, nazik ama kararlı bir şekilde elini sıktı.
— Sorun değil Belgin Hanım. Buyurun, oturun lütfen.
Elinin tersiyle oturması için işaret etti. Belgin çantasını kenara koydu, dosyalarını çıkarmadan önce göz teması kurarak konuşmaya başladı.
— Nasıl yardımcı olabilirim size?
Sera’nın gözleri bir an için yan masaya kaydı tekrar. Sonra gözlerini Belgin’in gözlerine dikti. Bu kararı vermek zaman almıştı ama artık kararlıydı.
— Boşanmak istiyorum Belgin. Hem de bir an önce.
Avukat gözlerini kısmadan, sesini değiştirmeden devam etti.
Belgin:
“Sera Hanım, durumunuzu anlıyorum. Ancak eşinizin – Yiğit Bey’in – bu kararı nasıl karşılayacağını öngörebilmemiz için birkaç detaya daha ihtiyacım olacak. Sizi yakından tanıdığım için şunu çok net söyleyebilirim: bu boşanma süreci, eğer stratejik ve kontrollü ilerletilirse, hiçbir tarafın itibarına zarar gelmeden sonlanabilir. Ancak eğer karşı taraf bu süreci zorlaştırırsa...”
Sera gözlerini camdan dışarı çevirir. Sesi kararlı ama sükûnetini korur.
Sera:
“Yiğit, görünürde sakin biridir ama düzeninin bozulmasına asla tahammül edemez. Bu evliliğin yıllardır sadece bir formaliteden ibaret olduğunu ikimiz de biliyoruz ama... toplumda çizdiği o güçlü aile imajı… işte ona zarar gelmesini istemez.”
Belgin başını sallar. Notlarına birkaç şey daha ekler.
Belgin:
“Anladım. O zaman iki senaryo üzerinden çalışmamız gerekecek. Birincisi, anlaşmalı boşanma için gerekli şartları hazırlayıp ona uygun bir zemin oluşturmak. İkincisi, çekişmeli bir süreçte sizin hak ve itibarınızı maksimum düzeyde koruyacak şekilde hareket etmek.
Ancak, sizin de güçlü ve itibarlı bir aileden geldiğinizi unutmamak lazım. Bu durum, pazarlık gücünüzü ciddi şekilde artırır.”
Sera hafifçe tebessüm eder ama yüzünde geçmişin ağırlığı vardır.
Sera:
“Yıllardır bu evliliğin dışarıdan kusursuz görünmesi için çabaladım. Ama artık aynaya baktığımda tanımadığım bir kadın görüyorum. Sadece güçlü durmak yetmiyor, insanın kalbi de güçlü olmalı. Oysa benimki, çoktandır yorgun...”
Belgin dosyasını kapatır, ciddiyetini bozmadan yumuşak bir ses tonuyla konuşur.
Avukat Belgin:
“O halde ilk adımı birlikte atıyoruz. Tüm maddi ve hukuki kazanımlarınızı garanti altına alacak, sizin lehinize bir dosya hazırlayacağım. Medyada veya aile çevrenizde bir sızıntı olursa da nasıl müdahale edeceğimizi önceden planlayacağız.
Ve unutmayın... Bu bir son değil. Sizin gibi bir kadının hikâyesi asıl şimdi başlıyor.”
Sera başını sallar. Artık bakışları daha nettir.
Sera:
“Teşekkür ederim Belgin. Yanımda olduğun için... Hem bir avukat olarak hem de bir dost gibi. Hazırım artık. Başlayalım.”
Avukat Hanım kısa bir not aldıktan sonra çantasını yavaşça kapattı, bakışlarını Sera'ya çevirdi.
Belgin:
"Anlattığınız tüm hususları dikkate alarak süreci hemen başlatacağım. İlk etapta anlaşmalı boşanma için gerekli dilekçeyi ve mal paylaşımıyla ilgili ön protokol taslağını hazırlamam gerekiyor. Evrakları imzalamanız için noterden bazı belgeleri de temin etmemiz gerekebilir. Müsaadenizle, ofise dönüp dosyayı oluşturayım."
Sera:
(Başıyla onayladı)
"Elbette... Gereken neyse yapalım Belgin Hanım. Sürüncemede kalmasın artık."
Belgin çantasını omzuna alırken, sesi yumuşak ama netti:
Belgin:
"En geç yarına kadar size ilk taslakları göndermiş olurum. Sonrasında Yiğit Bey’e resmi bildirimi yaparız."
Sera bakışlarını yan masaya çevirdi. Aşkla el ele oturan çift hâlâ aynı huzurla birbirlerine bakıyordu. O an içinden geçen cümleyi tutamadı, mırıldandı:
Sera:
"Ben de böyle bakılmayı hak ediyorum..."
Belgin durdu, arkasını döndü sanki Seranın içindeki sesi duymuşcasına….
"Ve göreceksiniz, bir gün biri size tam da öyle bakacak."dedi
Aralarında kısa ama anlamlı bir bakışma oldu. Sonra Belgin hızlı ve kendinden emin adımlarla restorandan ayrıldı.
****
Sera, işini garantiye almak için hemen bir plan yaptı. Hızlıca evine döndü. Yiğit'in bir süre önce birlikte olduğu çalışan kızı buldu ve onu köşeye çekerek gizlice konuşmaya başladı. Kız, birkaç gündür zaten diken üstünde geziyordu. Yiğit Bey’le yaşanan o geceden sonra işinden olacağından korkuyordu. Şimdi bir de Sera Hanım’ın onu böyle gizlice çağırması iyice endişelendirmişti. Eli ayağı birbirine karışmıştı, yüzü kireç gibi bembeyazdı.
Sera, kızın bu korkusunun farkındaydı ve bu durum onun daha da işine geliyordu. Soğukkanlı bir şekilde konuştu:
“Geçen gece Yiğitle yattığını biliyorum. Eğer rezil bir hayat yaşamak istemiyorsan, söylediklerimi harfiyen yapacaksın.”
Kız gözleri korku dolu bir şekilde Seraya bakarken titrek bir sesle konuştu:
“ B-Ben özür dilerim... Lütfen affedin beni... Ne olur beni işten atmayın…”
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Sera ise ses tonunu değiştirmeden devam etti:
“Eğer dediklerimi yaparsan sana para veririm. Hem hayatın kurtulur, hem de iyi bir işin olur.”
Kız daha da panik olmuştu:
“ Ne yapmam gerekiyor? Lütfen ne isterseniz yaparım, bana kötü bir şey yapmayın... Ne olur…”
Sera soğuk bir ifadeyle gözlerini kıza dikti:
“Yiğit’le yeniden yakınlaşmanı, onunla bir gece geçirmeni istiyorum.”
Kız bu söz karşısında adeta dondu kaldı:
“Ama Sera Hanım…”
Sera onun sözünü kesti:
“Bana sizin o geceye ait videonuz lazım. Eğer bunu yapmazsan, seni mahvederim. Süründürürüm. Ama yaparsan dediğim gibi rahat, garantili bir hayat seni bekliyor. Numara yapma bana. Bir kere birlikte oldun, ikinci kez de olursun. Bence arada pek fark yok.”
Kızın gözleri doldu, ama başka çaresi olmadığını anladı. Başını eğdi ve kısık bir sesle konuştu:
“Tamam... Ne isterseniz yaparım…”
Sera derin bir nefes aldı, gözlerinde zaferin ilk kıvılcımları parlıyordu. Oyunu artık o kuruyordu. Kontrol tamamen elindeydi.
*****
Akşam yemeği için salon özenle hazırlanmıştı. Koca masa her zamanki gibi kusursuz bir şekilde donatılmış, kristal bardaklar ışıkta parıldıyordu. Her şey dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyordu ama içerdeki hava bambaşkaydı.
Yiğit her zamankinden erken gelmişti. Üzerindeki pahalı takım elbisesiyle, ağır adımlarla içeri girdi. Kapının açıldığını duyan Sera, sandalyesinden hafifçe doğrulup başını çevirdi. Göz göze geldikleri an, Sera kendini tutamayıp yüksek sesle kahkaha attı. Bu kahkaha, içinde biriken alayla, bıkkınlıkla, umursamazlıkla doluydu. Onun bu tepkisi, son günlərdə Yiğit’in yapmacık iyi niyet çabalarına duyduğu tepkinin dışavurumuydu. Çünkü Sera, bu erken gelişi de, masadaki gülleri de, birkaç gündür ona gösterilen "ilgilinin" de ne kadar sahte olduğunu çok iyi biliyordu.
Yiğit kahkahanın nedenini anlamıştı. Yüzü bir anda kıpkırmızı oldu ama o an yerin dibine geçmek yerine, her zamanki soğukkanlılığını koruyarak masaya doğru yürüdü. Ne olursa olsun, zayıflığını belli etmeyecekti. Sertçe sandalyeyi çekti, sessizce oturdu ve dudaklarının kenarına zoraki bir tebessüm yerleştirerek, "İyi akşamlar," dedi.
Sera, kahkahasından sonra kendini toparlamıştı ama yüzündeki alaycı ifade hâlâ duruyordu. Neşeli, neredeyse şen bir ses tonuyla karşılık verdi:
"İyi akşamlar, Yiğit Bey."
Sesi hem tatlıydı, hem de iğneleyiciydi. Bu “Yiğit Bey” hitabı, aralarındaki soğukluğu hatırlatır gibiydi. Aralarında ne bir sıcaklık vardı , ne de samimiyet. Her zaman olduğu gibi bu günde iki yabancı gibi oturmuşlardı o büyük sofraya. Ama dışarıdan bakan biri hâlâ onları "mutlu bir çift" sanırdı. Sera’nın kahkahasıysa, bu illüzyonu ilk çatlatan şey olmuştu.