Ayşegül'ün anlatımı...
Adım atmadım. Geri de çekilmedim. Ondan kaçamayacağımı anladım.
Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama yüzüme tek bir duygu bile yansıtmadım.
“Kazanmış gibi duruyorsun…” dedim yavaşça.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Derin bir nefes aldım. Sesimi sabit tuttum.
“Asla....ama asla senin nikahına evet demeyeceğim. Benim ağzımdan asla sana evet çıkmaz Baran ağa.”
Bu kez gerçekten dikkat kesildi.
“Bu kadar emin olma Ayşegül hanım..”
Gözleri yüzümde gezindi. Bir adım attı bana doğru.
“Cesursun,” dedi alçak bir sesle.
Yaklaştım. Aramızda artık sadece bir adım vardı.
“Her kapıyı kontrol edebilirsin,” dedim fısıltıyla bakışlarımı gözlerinin üzerinden çekmedim.
“Ama kimsenin duygularını kontrol edemezsin....”
Elini uzatıp bileğimi kavradı.
Sertti. Dişlerimi sıkıp yüzüne sert baktım.
“Senin kontrolün bende. Sahibin de benim patronun da.”
Gözlerimi kısmadan baktım ona.
“Ben hayvan değilim. Sen kapındaki itlerle karıştırma beni Baran ağa! ”
Derin bir nefes aldı. Sinirini bastırmaya çalışıyordu.
“Nikahtan sonra bu asiliğini düzelteceğiz.”
Bileğimi sertçe bıraktı.
“Bu akşam o nikâh masasına kendi isteğinle oturmazsan…”
Durdu. Sözlerini özellikle ağırlaştırdı.
“O çok sevdiğin üvey baban girdiği delikte ölür...”
Boğazım kurudu. Ama korkumu göstermedim. Acıyla yutkundum.
Boğazımdaki düğüm büyüdü. Sanki tek bir yutkunuşla değil, bütün geçmişimle birlikte yutuyordum o anı.
Ama başımı eğmedim. Gözlerimi ondan kaçırmadım.
Korku… içimdeydi. Hem de iliklerime kadar. Ama ona göstermek, yenilmek demekti.
Yavaşça nefes aldım. Göğsüm ince ince sızladı.
“Tehditle mi kendine kadın alacaksın?” dedim, sesim sandığımdan daha sakindi.
Baran’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi… bu, avını köşeye sıkıştırmış birinin sabrıydı.
“Gerçeklerin hatırlatılması,” dedi.
Sözleri ağır ağır üzerime çöktü. Bir taş gibi… kaçamayacağım kadar ağır.
Bir anlığına gözlerimi kapattım.
Baki babamın yüzü geldi aklıma. O kırışmış elleri… bana her “kızım” dediğinde yumuşayan sesi… Hayatımda bana sahip çıkan tek insan.
Kalbim bu kez başka türlü çarptı.
Korkuyla...Öfkeyle...çaresizlikle.
Gözlerimi açtığımda içimdeki o kırılgan parça yerini başka bir şeye bırakmıştı. Daha sert… daha keskin.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Demek böyle kazanıyorsun,” dedim. Sesim artık daha soğuktu. Daha uzak.
Baran’ın bakışları değişti. Sanki içimdeki o dönüşümü fark etmişti.
“Sen buna kazanmak diyorsan…” diye devam ettim, bir adım daha yaklaşıp.
“Ben buna acizlik derim.”
Baran’ın çenesi gerildi. Gözlerindeki o sakin karanlık bir anlığına çatladı.
Ben Baki babama söz vermiştim. Hiç birine boyun eğmeyecektim. Ama ona bir şey olma korkusu daha ağır basıyordu.
Bileğim hâlâ onun dokunuşunun izini taşıyordu. Sanki derime işlemişti o sertlik. Ama içimde yanan şey artık acı değildi.
İnandığı düzeni parçalama isteğiydi.
“Oturtursun beni o masaya,” dedim alçak ama net bir sesle dişlerimin arasında devam ettim.
“Evet… otururum.”
Sözlerim onu bir an duraksattı. Ama devam ettim.
“Gelinliği de giyerim. Herkesin önünde susarım da…”
Gözlerimin içine baktı. İlk kez ne söyleyeceğimi kestiremiyordu.
Ve tam o an, dudaklarımda çok hafif bir gülümseme belirdi.
“…ama senin sandığın hikâye yaşanmaz o masada, Baran ağa.”
Sesim fısıltıya döndü.
“Çünkü ben o masaya gelin olarak değil…”
Bir saniye durdum.
Kalbim bir kez daha sertçe vurdu.
“…sonunu yazmaya gelen biri olarak otururum.”
Bu kez gerçekten sessizlik oldu. Ağır. Yoğun. Nefes kesen.
Baran geri çekilmedi.
Ama ilk kez…
Beni tamamen kontrol edemeyaceğini anladı. Ama yinede dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Kaçmayı tekrar deneyebilirsin,” dedi. “Ya da bu oyunu benim kurallarımla oynarsın.”
Kapıya doğru yürüdü. Sonra durdu.
“Seçim senin, Ayşegül.”
***
Kapının kilidi yavşça açılırken yerimden doğrulmadım bile.
Ses… o kadar sıradandı ki. Ama içimde yankısı bir infaz fermanı gibiydi.
“Ne var? ” dedim.
Kapı aralandı. İçeri iki kadın girdi. Başları hafif eğik, bakışları temkinliydi. Ellerinde büyük, krem rengi bir kutu vardı. Kutunun üzerindeki ince dantel işlemeler bile bu işin ne kadar “özenle” hazırlandığını anlatıyordu.
Ama ben… o kutuya bir gelinlik değil, bir kafes gibi baktım.
Kadınlar sessizce ilerledi. Kutuyu yatağın üzerine bıraktılar. Odanın içinde sabun, ütü ve yeni kumaş kokusu yayıldı.
“Hazırlanmamız gerekiyor hanımım…”
Hanım.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıpırdadı. Ne kadar tuhaf bir hitap… Özgür olmayan birine verilen en nazik unvan.
Yavaşça kutuya yaklaştım.
Parmaklarım kapağın kenarına değdiğinde içimden bir ürperti geçti. Sanki kapağı kaldırdığım anda hayatımın geri kalanı da açığa çıkacaktı.
Ama durmadım.
Kapağı kaldırdım.
Beyaz.
Göz alacak kadar saf… bir o kadar da yabancı.
Gelinlik, kat kat tüllerin arasında usulca duruyordu. İnce işlenmiş danteller, zarif taşlar… her detayı kusursuzdu.
Birinin hayali gibi.
Ama benim değil.
Elimi uzattım. Kumaşa dokundum.
Soğuktu.
Tıpkı içimde büyüyen şey gibi.
“Giydirelim,” dedi kadınlardan biri nazikçe.
Başımı salladım.
“Gerek yok,” dedim.
Sesim sakindi. Kararlıydı.
Kadınlar kısa bir an tereddüt etti ama geri çekildiler.
Yavaşça fermuarımı indirdim. Günlük elbisem omuzlarımdan kayıp yere düştü. Aynada kendime bir an baktım.
Bu… son bakıştı belki de.
Son “ben”.
Gelinliği iki elimle kaldırdım. Hafifti… ama üzerime geçirdiğimde ağırlığı omuzlarıma çöktü.
Sanki sadece kumaş değil, bir kader giyiyordum.
Kollarımı içinden geçirdim. Kadınlardan biri dayanamadı, arkamdan yaklaşıp fermuarı kapattı. Metal dişlerin sesi odada yankılandı.
Bir kilit kapanır gibi.
Sırtımda hissedilen o son çekişle birlikte… kaçacak yer kalmadı.
“Çok yakıştı…” dedi biri fısıltıyla.
Duymamış gibi yaptım.
Yavaşça aynaya döndüm.
Karşımda duran kadın… bendim.
Ama değildim.
Saçlarım omuzlarıma dökülmüş, beyazın içinde neredeyse kırılacak gibi duran bir siluet… Gözlerimse…
Orası hâlâ bendim.
Soğuk.
Keskin.
Ve kararlı.
Bir adım attım aynaya doğru.
Parmaklarımı cama değdirdim.
“Bitmedi,” diye fısıldadım kendi yansımama.
Arkamdan kapı yeniden açıldı. Bu kez adım sesleri daha ağırdı. Onun geldiğini anlamam uzun sürmedi. Midemden boğazıma acı bir tat oluştu.
Yıllarca öz babamdan kaçarken o adam gibi birinin karısı olmakta kaderdendi.
***
Yüksek, gösterişli, neredeyse kulak tırmalayan bir ihtişamla yükseliyordu. Konağın içindeki o boğucu sessizlikten sonra dışarısı bambaşka bir dünyaydı.
Bir an duraksadım. Sonra adımımı attım.
Konağın önü baştan aşağıya ışıklarla donatılmıştı. Dev avizeler ağaç dallarına asılmış, altın tonlarında parlayan süslemeler rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Uzun masalar… beyaz örtüler… kristal kadehler… her şey kusursuzdu.
Ama fazlaydı. Abartılıydı.
Nefes kesiciydi… ama samimi değildi.
“Gösteriş…” diye mırıldandım kendi kendime.
“Tam sana yakışır.”
İnsanlar…
Onlarca, belki yüzlerce kişi.
Şık giyimli davetliler, fısıldaşmalar, meraklı bakışlar…
Ve hepsi…Bana bakıyordu.
Gelinliğimin eteklerini hafifçe kaldırarak merdivenlerden indim. Her adımım yankılanıyor gibiydi. Kalbim hızlı atıyordu ama yüzüm…
Sakin.
Soğuk.
Kontrollü.
Tam olması gerektiği gibi. Nikâh masası tam ortadaydı.
Beyaz çiçeklerle çevrili, yükseltilmiş bir platform…
Ve onun önünde…
O.
Baran Zaferi.
Siyah takımının sanki bu sahnenin sahibi değil… yaratıcısıydı.
Gözleri beni buldu.
Ve bir anlığına… Gülümsedi.
Ama bu bir hoş geldin gülümsemesi değildi.
“Bakalım ne yapacaksın?” gülümsemesiydi.
Yürümeye devam ettim.
Etrafımdaki sesler yavaş yavaş silindi. Müzik uzaklaştı. İnsanlar bulanıklaştı.
Nikâh memurunun sesi araya girdi.
“Başlayabilir miyiz?”
Baran gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
“Başlayın.”
Nikâh memuru konuşmaya başladı. Uzun, resmi cümleler… evlilik, birlik, yasa…
Hiçbirini duymadım. Çünkü ben… Zamanı bekliyordum.
Doğru anı.
“Sayın Baran Zaferi…”
“Evet,” dedi hiç düşünmeden.
Tabii ki. Sıra bana geldi.
“Sayın Ayşegül Sönmez…”
Kalbim bir anlığına hızlandı. Ama bu korku değildi..Karar anıydı.
“Baran Zaferi ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
Sessizlik.
Tüm kalabalık sustu. Rüzgâr bile. Baran’ın bakışlarını hissettim.
Beni zorluyordu. Bekliyordu.
Emindi.
Yavaşça nefes aldım. Ve dudaklarımı araladım.
“E—”
Duraksadım.
Gözlerimi onunkilere kilitledim.
Gülümsedim.
Ama bu masum bir gülümseme değildi.
Bir hamleydi. Kimse ama kimse Şeref Baki Atabey'in kızını tehditle bu koltuğa oturtamazdı.
“Hayır."
Fısıldaşmalar patladı. İnsanlar ayağa kalktı. Şaşkınlık, şok, merak içinde sesler yükseldi.
Her şey birbirine karıştı.
“Bu nikâh olmayacak,” dedim net bir sesle. “Ben kimsenin malı değilim.”
Bu kez meydan okuyordum. Kalabalığın önünde.
Onun dünyasında.
Baran ağanın şaşkın bakışlarına bakıp devam ettim.
“Baki babam ne derdi biliyor musun Baran ağa? İnsan sadece şerefi için yaşar. Olacak olana kimse mani olamaz. Ölüm gelirse gelir, kimseye boyun eğme...!”
Gözleri karardı. Kalabalık yoktu artık onun için.
Sadece ben vardım.
“Yanlış hamle yaptın,” dedi dişlerinin arasından.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Yoksa…” dedim.
“Tam da istediğim şeyi yaptım”
Bir adım attı bana doğru. Müzik kesilirken karanlığın içinden bir gurup insan bize doğru yaklaştı.
Baran ağa tam konuşacakken esmer tenli iri bir adam bizim masaya doğru yürüdü.
"Selamun aleyküm, aleykümselam." dedi adam.
Yavaşça ayağa kalkıp adamla Baran Ağa'da göz gezdirdim.
"Sen de kimsin?" diye sordu Baran Zaferi.
"Halil İbrahim, adım Halil İbrahim. Gelin hanıma selam getirdim."
Adam bana biraz daha yaklaştığında söylediği isimle kalbim yeniden hayata döndü sanki.
"Baki Atabey'in selamı var."