🕂 6

1109 Words
"Aden Bahçesi Kitabı Mukaddes'e göre "Tanrı'nın Bahçesi" olarak da geçerdi. Aden Bahçesi'nin içinden bir ırmak dört akıntılı yola ayrılır ve bahçenin sınırlarını aşardı. Bu ırmakların adları: Pişon, Gihon, Hiddekel ve Peráth idi. Aden Bahçesi'nde her türlü ağaç vardı ve ayrıca diğer ağaçlardan daha önemli iki ağaç bulunuyordu. Özel anlamlara sahiptiler. Bunlardan biri "Yaşam Ağacı" ve diğeri ise "Bilgelik Ağacı” idi.. Bu iki ağaç bu bahçede yaşayacak insanların Tanrı'yla ilişkileri arasında önemli iki bağlamdı. Adam ve Eva’ya verilen buyruğa göre her ikisi de iyiyle kötüyü bilme ağacının elmasından yememeliydiler. Eğer yerlerse bu Adam ve Eva için Tanrı’ya itaatsizlik anlamına gelecekti. Adam ve yaşam ağacının yasaklandığını gösteren bir söz yoktu ama Adem ve Eva'nın itaatsizlikleri ardından sonra her ikisinin de bu ağaçtan yemelerine yasak getirildi. Yaşam ağacının elmasından mutlaklık veren özelliklere sahip olduğundan bahsedilemezdi ve bilgelik ağacının da ne elmaları da zehirliydi.. Bu ağaçların bu adlarla adlandırılmaları onların manevi anlamlarıydı. Bilgelik ağacı Adam ve Eva için imtihandı. Özgür iradeye sahip varlıklardı. Yaptığı seçimler Tanrı'ya itaat ya da itaatsizlik mi edeceklerini gösterecekti. Doğada bulunan her bitkinin yenilebilir özellikte olmadığı göz önüne alındığında, onların bu ağacın meyvesinden yememelerinin de onlar için herhangi bir yoksunluk yarattığı söylenemezdi. Bu açıdan bakıldığında onların geçmeleri gereken sınavın hiçbir zorluğu yoktu. Ancak onlar elmayı koparıp yediler. Eva önce yasak edilen elmayı aldı ısırdı, sonra da Adam'e verdi. Adam elmayı aldı ve o da elmadan ısırdı. Yaratılan ilk erkek ve kadın Tanrı’ya itaatsizlik etmeyi seçmişti. Yasak edilen ve tüm uyarılara rağmen Eva yılan tarafından kandırıldı. İlk ısırığı alan Eva oldu. Bilgelik ağacının bir elma kopardı ısırdı, ardından Adam. Yılan şeytandı; Lucifer. İlk düşmüş melekti. Cennetten düşürüldü. Tanrı her üçünü de lanetledi. Bilgelik ağacının elmasını yediklerinden sonra Yaşam ağacının elmasından yemesinler ve ebedi bir hayatla lütuflandırılmasınlar diye Adam ile Eva da cennetten sürgün edildiler. Lucifer’dan ziyade Adam ve Eva ile yeryüzüne mahkum edilen soyundan gelen oğulları -çocukları- cennete çiğnedikleri yasağın cezasını yeryüzünde çektikten sonra göklere, cennete yeniden kabul edeceklerdi. Tanrı yaratılışa böyle buyurmuştu.” Judas vaazi sözlerini bitirdikten sonra kalın ciltli mukaddesi iki elinin arasındayken kapattı. Cemaatte sesli, sessiz mırıltılar dolanırken, Aden babasının anlattıklarını hayranlıkla dinlemişti. Bu tür gerçeğe dayalı ya da efsanelerle bağlantılı mitleri dinlemek her daim merakını cezbederdi. Tarikatın davetinden bu yana üç gün geçmişti. Baş Melekler gözümüz ve kulağımız gibi On Üç Katedrali’nin çevresinde muhafızlık ve gözcülük yapıyorlardı. Katedralin ilahi ve ruhani gücü on yıllara kıyasla hat safhadaydı. Hissedebiliyordum. “Sormak isterim.” Ellerini avuçları yukarı bakacak şekilde iki yana açtı. “Burada asıl suçlu kim? Olacakları bilen Tanrı mı? Yılan kılığında yasağı çiğnemeleri için Eva’ya fısıldayan Lucifer mı? Yoksa yılana kanan Eva mı? Ya da belki o ana şahitlik eden cennet sahibi melekler mi?” Kimseden ses soluk çıkmadı. “Hiç kimse.” Aden’in sesi Katedral de yükseldi. “Tanrı dışında herkes günahlarının mahkumu. Öte yandan Tanrı onlara irade vermişti. Aksini de yapmayı da seçebilirlerdi. Ya da Lucifer hırsından dönebilirdi. Üstelik melekler o ana şahitlik ederken Adam ve Eva’ya güveniyorlardı. Bu bir yanılma olsa da onları suçlu yapmaz. Tanrı’nın olacakları bilmesi de, yapılan eylemin sorumlusu olarak onu bilmemiz isyan edeceğimiz anlamına gelmez. Bilmek suç değildir.” Aden kıkırdadı. “Belki suçlu ağaçtır ya da ağacı oraya eken kişi de. Elbette o da olacakları bilemezdi.” Kızımın saçlarını okşadım. “Bu güzel bir cevap.” Cemaate göz gezdirdim. Kendi doğrularını bulduklarına inananlardan oluşan farklı ırklardan varlıklardı. Hepimizin ortak birleşme nedeni; ihanetti. Her birimiz farklı sebeplerden kendi topluluklarımızla yollarımızı ayırmış, İskaryot da buluşmuştuk. Bu oldukça eşsiz bir birleşimdi. Bana kalırsa burada ki hiç kimse yüzde yüz suçlu sayılmazdı. Kurunun yanında yaşta yanıyordu. Burada ki çoğunluk o kuru odunlardan sayılırdı. Juds sırf beni bulabilmek için Daimon’un hükümranlığın da ki Son Getirenler ordusuna katılmıştı. Bu uzun bir hikayeydi ama kesinlikle bir aşk hikayesi değildi. Bizimkisi yüzlerce hikayeden sadece biriydi. Bizde o hikaye derlemesinden bir kısımdık. Judas vaaz vermeyi bitirmişti ki -çoğu kişi inançlı bile değildi meraktan ya da azılı eğlencelerden dolayı- vaaza katılım gösteriyorlardı. Birkaç soru ve minik sohbetten sonra herkes kendi rutin hayatına dönmüştü. Baş Melek Uriel sıralı bankların en sonunda oturup sessizce bizi izliyordu. Yanımda sadece Juds ve Aden duruyordu. Uriel bir anda gözle kaş arasında ortadan kaybolduğunda garipsemedim. Meleklerin birden ortadan kaybolması ya da birden ortada belirmesi normaldi. Alışmıştım. Judas, Aden’i kucağına aldı. Kaygısız bir sesle, “Sanırım bugünlük bu kadardı.” dedi. Ardından Aden’e bakıp gülümsedi. “Ne dersiniz İskaryot’a inip biraz gezelim mi?” “Sevdiğim hurmalardan da alalım baba.” dedi Aden gülümseyerek. Katedralin kapısını elimle işaret ettim. “Elbette olur. Beraber vakit geçirmeyeli uzun zaman oldu. Gidelim.” On Üçlüler Katedralini terk ettik ve kasabaya giden orman patikasından yola koyulduk. Ormanın içinden hareket ederken Aden’in söylediği ilahileri dinliyorduk. Sesi bir bülbülün ki gibi güzel ve capcanlıydı. İskariyot biz uzaktan tepenin üzerindeyken görülüyordu. İskariyot, devasa metal yapılarıyla gökyüzüne doğru uzanıyor, her biri ince işlenmiş desenlerle bezeli metal sütunlarla destekleniyordu. Kulelerin zirvelerinde, güneş ışıklarıyla parıldayan can kubbeler, uzaktan bile göze çarpıyordu. Şehrin etrafında, zümrüt yeşili ormanlar adeta bir halı gibi serilmişti. Bu ormanlar, sayısız küçük dere ve nehirle bezeli, doğanın en cömert renklerini taşıyan bitki örtüsüyle kaplıydı. Yollar, taş kaldırımlarla döşenmiş, inci gibi parlayan taşlarla bezenmişti ve her biri İskariyot’un merkezine, Büyük Meydan’a doğru uzanıyordu. Meydanın ortasında uzanan saat kulesini bakarak iç geçirdim. Onu tamir etmek için çok uğraşmıştık. Çarkları baştan sona çıkarmış, paslı yerleri cilalamış ve hareketli ekleme yerlerini yağlamıştık. Büyük bir emeğin sonunda akrebi ve yelkovanı hareket edişine tatmin dolu gözlerle bakmıştım. “Saat kulesi buradan bile çok devasa.” diye mırıldandı Aden hayret edici bir sesle. “O çarklar gerçekten harika bir iş çıkarıyor olmalı.” Juds iç çekti. “Bizimde birazcık yardımımız oldu Aden.” “Elbette biliyorum baba.” Aden kıkırdadı. “Sadece espri yapıyordum.” Judas da güldü. “Peki. Peki seni mizahşör.” “Birbirinize sataşmayı bırakın.” dedim, Juds’un koluna sarılarak. “Yoksa size ceza vereceğim.” Tepeden inerken, bu sefer gülen bendim. Aden ve Judas somurtmuştu. Ancak bu kısa bir an içindi. Aden kasabanın girişinde ki köprüden geçerken parmağıyla metal yapıları gösteriyordu. Aden’in heyecanı her ikimizi de sarmıştı. Juds bana bakarak inci dişleri ile birlikte sırıttı. Bende ona içten bir şekilde karşılık verdim. Aden, Juds’un kucağında kıpır kıpırdı. En son böyle kıpır kıpır olduğunda kundaktaydı. Köprüden geçtikten sonra İskariyot’un merkezine gelmiş olduk. Juds Aden’i kucağından indirdi ve elinden tuttu. Aden etrafa meraklı gözlerle bakınıyordu. İskariyot’un merkezine her zaman inmiyorduk. Yerleşim yerinin dışında yaşadığımız için Aden’in meraklı bakışlarına anlam verebiliyordum. Aden hayatının çoğunu izole büyüyerek geçirmişti. Katedrale gelen cemaat toplandığı zaman çevresinin en kalabalık olduğu zaman olurdu. Ve hiç kendinde yaşıtları ile arkadaşlık edememişti. Eskisi gibi çocuk görmek imkansız bir olasılıktı. Kimse artık çocuk sahibi olmak için çaba göstermiyordu. Çocuk demek yük ve daha fazla sorumluluk demekti. Aden sorumluluğumdaydı ama benim için asla yük olamazdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD