BU EVLİLİK OLACAK

2073 Words
Yataktan kalkmadım bile, yorganı üstümden fırlatıp yatağı yumrukladım. Saçlarımı darmadağın ettim, sonra da sessiz bir çığlık attım. Allah’ım, sabah sabah sınav mı bu? Elime telefonu kaptım, hemen Selin’i aradım. Telefon açılır açılmaz o cıvıl cıvıl sesi geldi: “Aşkım! Nasılsın? Vallahi beni unuttun sandım artık.” Gözlerimi devirdim, usulca söyledim: “Unutmadım be, aramaya fırsat bulamadım. Babamın acil diye çağırdığı saçmalıkla uğraşıyordum.” Tabii Selin hemen atladı: “Ne oldu, ne işiymiş bu?” Derin bir nefes aldım, dudaklarımı büzdüm ve bombayı patlattım: “Evleniyorum.” Karşı taraftan çıt çıkmadı. Telefon gitti sandım, ekrana bakıyorum, hala açık. “Alo? Duyuyor musun beni? Dedim ki ev-le-ni-yo-rum.” Birden Selin’in sesi patladı: “NE DEMEK EVLENİYORUM? Kiminle? Nerede? Ne zaman tanıştın? Bana niye söylemedin?!” Beynimi delik deşik etti sorularıyla. “Kızım, sus bi dakika, anlatacağım!” dedim ve başıma geleni tek tek anlattım. Tabii Selin çıldırdı: “Hemen dönüyorsun buraya! Ben babamla konuşurum, böyle saçmalığa izin veremezsin!” Gülümsedim, sakin sakin söyledim: “Ya izin verdiğim falan yok. İkimiz de istemiyoruz ama aileler aramızı yapmaya çalışıyor.” Selin bir durdu, sonra bastı soruyu: “İkiniz derken? Ne ara ikiniz oldunuz? Yoksa aşık mı oldun sen? Adı ne bu adamın?” Kahkahayı patlattım: “Aşık mı? Saçmalama ya! Bildiğin hanzo. Sesini bile doğru düzgün duymadım. Dün bana ne dedi biliyor musun? ‘Müstakbel karıcığım.’” Selin çığlık attı: “Ne? DÜN MÜ? Görüştünüz mü?!” Artık saklayacak halim kalmadı, anlattım. Dün geldiler, tanıştık. Miran’ın annesiyle yakaladığım konuşmayı, Miran’ın annesine karşı beni savunmasını, her şeyi söyledim. “Başta istemediğini sandım ama sonra bana ‘Müstakbel karıcığım’ dedi. Aklım allak bullak oldu. Hem saçma sapan biri gibi, hem de garip şekilde kendinden emin. Yani bilmiyorum Selin, kafam karışık. Ama ailem… onlara da bir şey borçluyum. Neredeyse 7 yıldır uzağım, hep destek oldular.” Selin tabii yine durmadı: “Ama hayatının sonuna kadar sürecek bir kararı onlar veremez!” Omuz silktim, içimde bir boşlukla: “Bilmiyorum. Belki de zamana bırakmalıyım. Kendi yolunu bulur bu iş.” Selin kıs kıs: “Tamam o zaman, bana adını soyadını söyle bakalım. Ben araştırırım.” Gözlerimi kıstım, sırıtarak cevapladım: “Miran Derviş. Hadi bakalım, FBI’cım iş başında.” Sonra toparladım: “Bugün görüşecekmişiz onunla. Ne olur ne biter sana detaylı anlatırım.” Selin şen kahkahasını patlattı: “Ne giyeceksen foto at o zaman. Görüşürüz, bayyyy!” Telefonu kapattım, ekrana bir süre baktım, sonra doğruldum. Evde kimseden eser yoktu annemden başka; herkes işe gitmişti. Kahvaltı yaparken annem elinde telefonla çıkageldi. Telefonu uzaktan tutuyor, yazıyı görmeye çalışıyor. Ben o sırada çatala taktığım domatesi ağzıma götürmüştüm, annemin bu haline bakakaldım, ağzım açık. Kadın yaklaştı, çeneme pıt diye vurdu: “Şu mesaja baksana. Yanlışlıkla sildim. Zehra’ya numaranı gönder, adını yaz. Miran sana yazar.” Domatesi masaya bıraktım, anneme ters ters baktım. O da kafamın arkasına şaplak gibi dokundu: “İşine bak hadi.” Mırıldanarak numaramı yazdım Zehra hanıma. Bir de inadına mesajı şöyle attım: “Sarya Hanımağa.” Sonra kahkahamı bastım, mesajı sildim, telefonu anneme geri verdim ve kahvaltıma devam ettim. Bir süre sonra telefonuma mesaj düştü: “Saat 5, Derun’da ol.” Gözlerim ekrana kilitlendi. Beni almaya gelmeyecekmiş. “Ne demek, beni almaya gelmeyecek?” dedim kendi kendime. Dudaklarımdan istemsiz çıktı: “Ulan kendini beğenmiş göt… Gıcık herif.” Ama içimde bir kıvılcım yandı. Sinirle beraber bir oyun isteği… Madem o böyle yapıyor, ben de onun oyununa uymam. Benim yolum var. Babamı aradım. “Baba, neredesin?” “Şirketteyim kızım, bir şey mi oldu?” “Oldu tabii. Miran’la buluşacakmışız ya, hoşuma gitmedi. Millet görür, laf eder. Sanki sizden gizli görüşüyormuşuz gibi olur. Ben de düşündüm ki… şirkete geleyim. Sen de Miran’a haber verirsin, oradan alır beni. Hem sen de görmüş olursun. Ne dersin?” Babam güldü. “Olur. Renas’ın arabası kapıda. Anahtarı evde.” Telefon kapanınca derin bir nefes alıp sırıtışımı tutamadım. Mis gibi plan. Evden iki adımlık yere gideceğine, bir saat yol gelsin bakalım! Kim kime kök söktürüyor göreceğiz. Odaya çıkıp hazırlandım. Saç, makyaj tamam. Hava buz gibi ama ne olacak, arabayla gidiyorum. Mini etek, kalın çorap, uzun bot, üstüme de bol gri kazak. Son dokunuş: deri trençkot. Omuzlarıma attım. Aynadan bir fotoğrafımı çekip seline gönderdim. “Anneee! Çıkıyorum, babamın yanına gideceğim. Miran oradan alacak, akşam da o bırakır.” Annemin yüzü çiçek gibi açtı. Sanki gelin arabasına bindiriyorlar beni. “Ah anne, senin şu heveslerin yok mu…” diye iç geçirdim. çantamı kaptım, çıktım. Yarım saat sonra şirketteydim. Saat daha dörtlü. Babam birkaç evrak işi vermişti oturdum bilgisayarın başına onlarla ilgilenmeye başladım. Kulaklıkları taktım, müziği açtım. Zaman akıp gitti. Sonra bir anda fark ettim ki önümde üç gölge var. Başımı kaldırdım. Babam, Miran, bir de o iki sinir bozucu kardeşim Namer’le Siyabend. Ellerini kavuşturmuş, gözlerini dikmiş bana bakıyorlardı. Kulaklığı çıkarıp kaşlarımı kaldırdım: “Ne bakıyorsunuz?” Renas hafif sırıtıp yana eğildi: “Sana sesleniyoruz.” Gözlerimi devirdim. “Kulaklık vardı, duymadım. İşim bitmek üzere, beş dakika bekleyin.” Renas, diğerlerine dönüp alayla mırıldandı: “Yine azarlamaya başladı.” Gözlerimi kısmak istedim ama gerek görmedim. Dudak kenarımda küçücük bir tebessüm bıraktım. Miran’a baktım. Ne gülüyor, ne somurtuyor. Ama gözlerinde hafif bir meydan okuma var. O bakış bana “ben buradayım” diyordu. Ben de içimden dedim ki: “İyi. Ben de buradayım. Bu oyun daha yeni başlıyor, Miran Derviş.” … İşimi bitirene kadar tek kelime etmedim. Ekrandaki son dosyayı kapatıp derin bir nefes aldım. Bilgisayarı kapattığım anda gözlerim kendiliğinden cama kaydı. Bahçede Miran vardı. Bir elinde ince belli çay bardağı, diğerinde sigara. Arada bir çaydan yudum alıyor, sonra dumanı gökyüzüne savuruyordu. Ama asıl mesele o değildi… Asıl mesele, gözlerini benden ayırmamasıydı. Kaşları hafif çatılmış, öyle bir bakıyordu ki, sanki oradan bana “kıpırdasan görürsün” der gibi. Sandalyemden kalktığımda, kaşlarının biraz daha indiğini gördüm. Öylece baştan aşağı süzdü beni. Açıkça bakıyordu. Ben de bilerek ağırdan aldım, montumu giydim, çantamı omzuma taktım. Ağır adımlarla bahçeye çıktım. Yanlarına vardığımda, Miran yarım bir gülümseme eşliğinde sigarasını yere bastırdı. Hava soğuktu ama bizim aramızdaki gerilimden olsa gerek, üşümek falan aklıma gelmedi. Babam sözünü yarıda kesip bana baktı. “Çok geç kalmazsın diye düşünüyorum,” dedi, sonra sarılıp saçlarımdan öptü. Miran, babamın elini sıktı. Sonra önde ben, arkamda o, arabaya yürüdük. Tam o sırada Miran yanımda belirdi. Sert bir hamleyle kapıyı açtı. Göz göze gelmemek için hemen koltuğa oturdum. “Teşekkür ederim,” dedim, sesimde en ufak minnet yoktu. Yüzüne baktım; belli belirsiz bir öfke vardı. Benim rahat tavrım içini kemiriyordu, farkındaydım. Sert bir hareketle sürücü koltuğuna geçti. Ben sakin sakin kemerimi taktım. “Gidebiliriz,” dedim soğuk bir sesle. Yola koyulduk. O hâlâ konuşmuyordu. Direksiyona bakıyordu. Sessizliğiyle bile hesap soruyordu. Belli ki kafasında intikam planları dönüyordu. Mekâna vardığımızda içerisi kalabalıktı. Loş ışık masaların üzerine dağılmıştı. Miran hiçbir şey sormadan, bara yakın bir masaya oturdu. Ben de karşısına geçtim. Garson geldiğinde, o hiç düşünmeden, “Kahve,” dedi. Garson gözlerini bana çevirdi. Daha Miran konuşmaya fırsat bulamadan, ben net bir sesle söyledim: “Kahve.” Miran başını hafifçe bana çevirdi, bakışları kısa bir an üzerimde takılı kaldı. Sonra hiç oyalanmadan, sesi ciddi ve kararlıydı: “Benim evlenmeye niyetim yok.” Yüzümde tek bir şaşkınlık belirtisi yoktu. Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Bunu çoktan biliyordum zaten. Tam o sırada, mekânın gürültüsünün arasından bir ses kulağıma net bir şekilde çarptı: “Sarya!” Başımı kaldırdım. Karşımdaki yüzü görünce içimden, neredeyse dudaklarımın arasından fısıltı gibi bir söz döküldü: “Siktir…” Serkan’dı. Göz göze geldiğimizde hafif bir gülümsemeyle ayağa kalktım. “Ah, merhaba,” dedim ve elimi uzattım. Ama o elimi sıkmadı. Samimi bir şekilde bana sarılıp yanağımdan öptü. Bu kadar yakın temas hiç hoşuma gitmedi. Sarılma bittiğinde yüzümü buruşturup sessizce arkamı döndüm. O an Miran’a baktım. Sessizdi. Masada öylece oturuyordu ama bakışları Serkan’a saplanmıştı. Gözlerinde belli belirsiz bir sıkılık vardı; çenesini hafif kasmıştı. Masaya içecekler geldiğinde Serkan söze girdi. “Görüşmeyeli ne kadar oldu? Geldiğinden haberim yoktu.” Omuz silktim. “Çok ani oldu.” Miran tam o sırada bardağını aldı. Rahat görünmeye çalışıyordu, bir yudum aldı, sakindi. Ama fark ettim—parmakları bardağı biraz fazla sıkıyordu. Göz ucuyla bana, sonra Serkan’a bakıp duruyordu. Gizlediğini sanıyordu ama ben görüyordum. Ve asıl önemlisi… Serkan da görüyordu. Serkan’ın gözleri Miran’a kaydıkça, masadaki gerilim arttı. Ben ise dudaklarımı araladım, gerginliği kırmak için: “Sizi tanıştırmadım…” dedim, elimi Miran’a doğru uzatarak. “Bu Miran.” Miran hiç kalkmadan elini uzattı, sesi tok ve netti: “Sözlüsü.” O an ona öyle bir baktım ki… bakışım sertti, meydan okuyordu. Sonra tekrar Serkan’a döndüm. “Evet, çok ani oldu demiştim.” diyerek gülümsedim. Serkan’ın yüzü bir anda düştü. Morali bozulmuştu. “Çok özür dilerim,” dedi ve neredeyse koşar adım uzaklaştı. Serkan arkasını dönüp hızla uzaklaştığında gözlerim onun ardından bir süre takılı kaldı. İçimden derin bir nefes verdim, sonra masaya oturdum. Daha ağzımı açmadan Miran’ın sesi üzerime bıçak gibi saplandı. “Kimdi o?” dedi. Sesi sakin gibi çıkıyordu ama gözlerindeki öfke saklanacak gibi değildi. “Elbette bir arkadaş.” dedim, net ve soğuk bir tonda. Miran dudaklarını kıstı, bana iyice yaklaştı. “Arkadaş, ha? Arkadaş dediğin adam neden ulu orta sana sarılıp öpüyor ? Şu montunu giy.” Bir an boğazıma düğümlenen öfkeyi yuttum. Çenemi dikleştirip gözlerinin içine baktım. “Kıyafetimden sana ne? Benim üzerime ne giyeceğime sen karar veremezsin.” Miran’ın bakışları yukarıdan aşağıya süzüldü, sanki incelemeye alır gibi. “Gayet de söylerim. Buralarda böyle dolaşmak dikkat çekiyor. Az önce gördün işte, her önüne gelen sana yapışıyor.” Gözlerim kısıldı, dudaklarımda sert bir çizgi belirdi. “Senin derdin o değil. Sen kıskandın. Ama belli etmemek için saçma sapan laflar ediyorsun. Evlenmeye niyetim yok diyorsun. Neden sözlüsü dedin.” Miran sandalyesine yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. “Niyetim yok dedim evlenmeyecem demedim. Ben kıskanacak adam mıyım? Yalnızca gözümün önünde yaşanan rezilliği söylüyorum.” Öfkeyle eğildim, sesimi alçalttım ama her kelimeyi vurguladım. “Rezillik dediğin şey, yıllardır tanıdığım bir arkadaşın selamı. Asıl rezillik, benim ne giydiğime, kiminle konuştuğuma hesap sormaya kalkışman.” Masaya gelen sessizlik ağırdı. Miran’ın bakışları üzerimdeydi, sanki gözlerimin içine işleyip nefesimi kesiyordu. “Benim masamda oturuyorsan; kimse haddini aşıp sana dokunamaz.” dedi, sesi tok, kararlı… Kesinlik vardı, tartışmaya yer bırakmıyordu. Kelimeler boğazımda düğümlendi ama gözlerimi ondan kaçırmadım. Dudaklarımda ince bir alay kıvrıldı. “Beni sahiplenmen gerekmiyor, Miran. Ben kendi sınırlarımı çizebiliyorum.” Gözlerinde belli belirsiz bir parıltı… hem öfke hem de meydan okuma. Çenesini hafif yukarı kaldırıp geri yaslandı. “Bu evlilik olacak… kendini buna hazırlasan iyi olur.” İçimde bir şey sıkıştı. Babamın bakışları, ailemin sözleri, yıllardır sırtıma yüklenen o sorumluluklar… Evet, evet biliyordum. Ama bu adamın karşısında başımı öne eğmeye hiç niyetim yoktu. “Belki olacak,” dedim sertçe. “Ama bu, bana emir verir gibi konuşabileceğin anlamına gelmiyor.” Kaşlarını çattı, hafifçe eğilip bana yaklaştı. Nefesi yüzümdeydi, ağır ve baskın. “Ben emir vermem, Sarya. Söylerim… olur.” O an kalbim hızla çarptı. Hem kızgındım hem de nedense içinde boğulduğum bu baskı beni daha çok tetikliyordu. Omuzlarımı dikleştirip bakışlarımı daha da sertleştirdim. “Ben de öyle kolay boyun eğmem. Bunu aklına yaz.” Miran’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı, yarı gülümseme, yarı meydan okuma. “Göreceğiz.” dedi sadece. İnat ateşi içimde parladı. Belki ailemin hatırı için bu evliliğe razı olacaktım… ama ona teslim olmayacaktım. Mekânda ışıkların loşluğu, aramızdaki gerilimi daha da belirgin kılıyordu. Miran’ın gözleri bir anlığına dudaklarıma, sonra küçük piercinge kaydı. Kaşlarını hafifçe kaldırdı, sesi alaycıydı: “Onu çıkarmayı düşünmüyor musun?” Kaşlarımı çattım, elim istemsizce piercinge gitti. “Niye çıkartacakmışım? Seni rahatsız mı ediyor?” Miran dudaklarının kenarını kıvırdı, gözlerini üzerimde gezdirdi. “Beni rahatsız etmiyor… sadece merak ediyorum. Başka nerelerde var?” Sesi daha da kısıldı, altındaki ima apaçıktı. Bir an yutkundum, boğazım düğümlendi ama sinirim hızla kabardı. “Seni ilgilendirmez.” dedim, sesim yükselmişti. O, hiç istifini bozmadı. Daha da yaklaşıp neredeyse fısıldar gibi konuştu: “İlgilendirmiyor mu gerçekten? Yoksa yanlış kişiye gösterdin de şimdi utanıyor musun?” Kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Hem kızgın hem de üzerime doğru eğilen bu tavrı yüzünden garip bir baskı altındaydım. Sandalyeden kalkmaya yeltendim. “Yeter! Haddini aşıyorsun, Miran.” Elim çantama giderken, kolunu masaya koydu ve hafifçe bana doğru eğildi. Sesinde tehdit değil, tuhaf bir sahipleniş vardı. “Benim kadınım olacaksan… bana cevap vereceksin, Sarya. Kaçmak yok.” Sandalye gıcırdadı, öfkeyle geri ittim. Dudaklarım titredi ama gözlerimi ondan ayırmadım. “Ben kimsenin malı değilim! Hele senin hiç…” Bir anda kalbim küt küt atmaya başladı, öfkem yüzümü kızartıyordu. Sandalyeden tüm gücümle kalktım. “Sen haddini tamamen aştın!” Miran hiç geri çekilmedi. İki kolunu masaya koymuş, başını hafif kaldırmış bana bakıyordu. “Benim kadınım olduğunda, neye hakkım olduğunu gayet iyi anlayacaksın.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD